Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Dünyanın Derdi Bizim Derdimiz

Dünyanın Derdi Bizim Derdimiz

0
Dünyanın Derdi Bizim Derdimiz

Yarın bize “Dünyanın dört bir yanına dağılmıştınız. Önünüzde açık üniversiteler, özgür kürsüler ve sayısız imkân vardı. Allah aşkına, neden çalışmadınız?” dediklerinde verecek cevabımız var mı?

Olan oldu. Ülkemizi kendi irademizle, daha iyi bir hayat planının bir sonucu olarak terk etmedik. Evlerimizden, üniversitelerimizden, öğrencilerimizden, meslektaşlarımızdan ve alıştığımız hayattan koparıldık. Kimi bir gecede işini kaybetti, kimi hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle ayrıldı, kimi de çocuklarının geleceğini koruyabilmek için geride bütün bir geçmiş bıraktı. Başlangıçta göç, bizim için yeni bir hayata doğru atılmış cesur bir adım değil, daha çok hayatta kalabilmek için seçilmiş mecburi bir yoldu.

Aradan yıllar geçti. Çoğumuz gittiğimiz ülkelerde bir biçimde tutunduk. Yeni diller öğrendik, yeniden eğitim aldık, diplomalarımızın tanınması için uğraştık, daha önce yaptığımız işlerin çok altında görevlerde çalıştık. Yeniden yükseldik, yeniden meslek sahibi olduk. Çocuklarımız yeni okullara alıştı. Yeni dostluklar kurduk. Birçok bakımdan daha güvenli, daha düzenli ve daha müreffeh hayatlara ulaştık.

Güvenli ve onurlu bir hayat istemek insanın en tabii hakkıdır. Fakat bütün hikâyemiz bundan ibaret olmamalıdır. Zorunlu göçle yurt dışına çıkanlar arasında çok sayıda iyi yetişmiş insan bulunuyor. Akademisyenler, hekimler, mühendisler, öğretmenler, hukukçular, sanatçılar ve girişimciler… Bunlar yalnızca ülkenin kaybettiği insan gücü değil, aynı zamanda insanlığın eline geçmiş büyük bir imkândır. Yıllarca eğitim görmüş, ağır sınavlardan geçmiş, baskı karşısında ahlakını ve çalışma azmini koruyabilmiş insanların hayatlarını yalnızca daha yüksek maaş, daha rahat bir ev ve daha güvenli bir gelecek elde etmeye indirgemeleri büyük bir eksiklik olur.

Bize yapılan haksızlıkları unutmak zorunda değiliz. Fakat bütün enerjimizi geçmişin hesabını tutmaya da ayıramayız. Bizi yerimizden edenlerin hayatımızın geri kalanını da belirlemesine izin vermemeliyiz. Onların zulmü bizi göçe zorlamış olabilir, fakat göçten sonra nasıl bir insan olacağımıza onlar karar vermemelidir.

Yeni ülkelerimiz bize yalnızca sığınacak bir çatı vermedi. Bize yeniden düşünme, çalışma, üretme ve nefes alma imkânı sundu. Bunun karşılığında bizden beklenen yalnızca kurallara uymamız veya vergimizi ödememiz değildir. Asıl mesele, bu toplumların ilmine, eğitimine, ekonomisine, kültürüne ve ahlaki hayatına ne kattığımızdır.

Özellikle akademisyenler için bu sorumluluk daha büyüktür. Akademisyenlik, yalnızca bir üniversitede pozisyon edinmek, yayın sayısını artırmak veya akademik unvan kazanmak değildir. Akademisyenin görevi bilgi üretmek, hakikati savunmak, genç insanları yetiştirmek ve toplumun zor meselelerine çözüm bulmaktır. Kendi ülkesinde susturulmuş bir akademisyen, yeni ülkesinde yalnızca eski kariyerini yeniden kurmakla yetinmemelidir. Susturulmanın ne anlama geldiğini bilen biri başkalarının sesini daha dikkatli duymalıdır. Adaletsizliği yaşamış biri bilimi adaletin hizmetine sunmalıdır.

Yeni ülkenin dilini öğrenmek de bu bakımdan yalnızca gündelik hayatı kolaylaştıran teknik bir beceri değildir. Dil, topluma girmenin, insanlarla gerçek bağ kurmanın ve düşüncelerimizi başkalarına ulaştırmanın anahtarıdır. Bir toplumun dilini yeterince öğrenmeden o toplumun yaralarına dokunamayız, tartışmalarına katılamayız, kurumlarına yön veremeyiz ve gelecek tasavvuruna katkı sunamayız. Dil öğrenmek, meslek edinmek ve yeni sistemleri tanımak şahsi başarımız kadar toplumsal sorumluluğumuzun da parçasıdır.

Fakat katkı, yalnızca büyük keşifler yapmak veya yüksek makamlara ulaşmak demek değildir. Bir öğrencinin elinden tutmak, göçmen bir gence yol göstermek, laboratuvarda güvenilir bir araştırma yapmak, hastaya iyi bakmak, çalıştığımız kurumda adil davranmak, bir bilimsel tartışmada hakikatin yanında durmak da katkıdır. Bazen dünyayı değiştirmek, yalnızca bulunduğumuz odada işi doğru yapmakla başlar.

Bugün önümüzde iki yol var. Birincisi, yaşadığımız travmanın çevresinde daralan bir hayat kurmak; geçmişi tekrar tekrar anlatmak, bize yapılanların hesabını zihnimizde durmadan yeniden görmek ve elde ettiğimiz refahı korumaya çalışmak. İkincisi ise yaşadıklarımızı bir sorumluluğa dönüştürmek; acımızı başkalarının acısını anlamanın, bilgimizi başkalarının hayatını iyileştirmenin ve özgürlüğümüzü insanlığın ortak meselelerine hizmet etmenin bir aracı hâline getirmek.

İkinci yol daha zordur. Fakat bize yakışan da budur.

Bir gün bizden sonraki nesiller son yıllarda dünyanın dört bir yanına dağılan bu büyük insan topluluğuna bakacaklar. “Bu insanlar çok şey yaşadı,” diyecekler. Ardından şu soruyu soracaklar: “Peki, kendilerine yeniden düşünme, konuşma ve üretme imkânı verildiğinde ne yaptılar? Yalnızca kendi hayatlarını mı kurtardılar? Yalnızca daha iyi evlerde yaşayıp daha yüksek maaşlar mı aldılar? Yoksa bilgilerini, tecrübelerini ve acılarını insanlığın iyiliği için bir imkâna mı dönüştürdüler?”

Bu soruya verecek iyi bir cevabımız olmazsa, bu affedilecek bir şey değildir.

Çünkü artık “Keşke bizden öncekiler dünyaya açılsaydı, daha fazla insana ulaşsaydı, daha büyük işler yapsaydı” deme hakkımız yok. İnsanlığın farklı coğrafyalarına ulaşması gereken biziz. Yeni dilleri öğrenmesi, yeni kurumlara girmesi, bilim üretmesi, öğrenciler yetiştirmesi, adaleti savunması ve yaşadığı toplumların meselelerine çözüm araması gereken biziz.

Geçmiştekilere dönüp “Neden yapmadınız?” diye sormak kolaydır. Fakat yarının insanları da bize aynı soruyu soracaktır: “Siz dünyanın dört bir yanındaydınız. Üniversitelerdeydiniz, hastanelerdeydiniz, okullarda, laboratuvarlarda ve düşünce kuruluşlarındaydınız. Bilginiz, tecrübeniz ve özgürlüğünüz vardı. Siz neden yapmadınız?”

Göçe zorlandık. Çok şeyimizi kaybettik. Fakat bugün dünyanın pek çok ülkesine ulaşmış durumdayız. Öyleyse artık kayıplarımızı saymakla yetinemeyiz. Bulunduğumuz yerlerde sadece yaşamamalı, üretmeli, yetiştirmeli, iyileştirmeli ve iz bırakmalıyız.

Hepimizin büyük işler başarması mümkün olmayabilir. Bin kişiden yalnızca beşi bile kendi alanında kalıcı bir eser ortaya koysa; önemli bir bilimsel keşfe katkıda bulunsa, yüzlerce öğrenci yetiştirse, bir kurumun adalet ve liyakat kültürünü değiştirse veya insanlığın ortak bir meselesine çözüm sunsa, bu göç yalnızca bir kayıp hikâyesi olarak kalmaz.

Fakat o beş kişinin ortaya çıkabilmesi için binimizin de yüksek bir hedefle yola koyulması gerekir.

Yarın bize şunu söylemesinler: “Siz vardınız. Dünyanın dört bir yanına dağılmıştınız. Önünüzde açık üniversiteler, özgür kürsüler ve sayısız imkân vardı. Allah aşkına, neden siz yapmadınız?”

Tekraren: Böyle bir soruya verecek cevabımız yoksa, işte bu affedilecek bir şey değildir.

Artık sadece kaybedilmiş bir ülkenin mağdurları değiliz. Almanya’nın, Amerika’nın, Kanada’nın, İngiltere’nin, Avustralya’nın ve yaşadığımız diğer ülkelerin hekimleri, öğretmenleri, araştırmacıları ve vatandaşlarıyız. Aynı zamanda Türkiye’nin kaybettiği fakat insanlığın kazandığı birikimin taşıyıcılarıyız.

Bu yüzden hedefimizi yüksek tutmalıyız. Kendi küçük dünyamızın sınırlarını aşmalı; bilgimizi, mesleğimizi ve ahlaki birikimimizi bütün insanlığın hizmetine sunmalıyız. Dünyanın bütün yükünü tek başımıza taşıyamayız. Fakat her birimiz bulunduğumuz yerde yükün bir ucundan tutabiliriz.

Bize düşen sadece tutunmak değil, kök salmak, meyve vermek ve bizden sonra gelenlere daha adil bir dünya bırakmaktır.

* Bu yazı, son on yılda Türkiye’den ayrılmaya zorlananlara hitaben yazılmıştır.