Ana Sayfa Blog

Sosyal İmhanın Sona Ermesi İçin 15 Temmuz Aydınlatılmalı

0

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil, adalet; propaganda değil, hakikat; kolektif suçlama değil, bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi bazı sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

15 Temmuz 2016’nın üzerinden 10 yıl geçti. Ancak o gece yaşananlar ve ardından başlatılan kitlesel tasfiye süreci, Türkiye’nin en önemli hukuk, insan hakları ve toplumsal barış sorunlarından biri olmayı sürdürüyor. Mesele yalnızca darbe gecesi silah kullananların yargılanmasından ibaret kalmadı; yüz binlerce insan gözaltına alındı, on binlercesi tutuklandı, yaklaşık 130 bin kamu görevlisi herhangi bir mahkeme kararı olmadan mesleğinden çıkarıldı; kapatılan kurumlar, el konulan mal varlıkları, iptal edilen pasaportlar ve ailelere kadar yayılan toplumsal damgalama milyonlarca insanın hayatını etkiledi.

15 Temmuz sonrasındaki dokuz yılda 390.354 kişi gözaltına alındı ve 113.837 kişi tutuklandı. Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Adalet Bakanlığı istatistiklerinden hareketle yalnızca 2016–2021 döneminde Türk Ceza Kanunu’nun 314. Maddesi kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatıldığını, sonraki yıllar da eklendiğinde sayının iki milyonu aştığını belirtiyor. Yeneroğlu’nun ifadesiyle birkaç bin kişinin işlemiş olabileceği suçların yaklaşık iki milyon insana ve onların ailelerine mal edilmesi bir “akıl tutulmasıdır.”

Bu büyüklükte ve on yılı aşkın süredir devam eden bir toplumsal travmanın şeffaf bir soruşturmayla aydınlatılması zurunludur.

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249

https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr

Darbe girişimi ile toplumsal tasfiye birbirinden ayrılmalıdır

15 Temmuz gecesi güvenlik görevlilerinin ve sivillerin öldürülmesi, askerî birliklerin harekete geçirilmesi ve seçilmiş hükümetin devrilmeye çalışılması kabul edilemez bir saldırıdır. Darbe girişimine fiilen katılanların, emir verenlerin ve şiddet eylemlerinden sorumlu olanların adil yargılama ilkelerine uygun biçimde soruşturulması devletin hem hakkı hem de görevidir.

Darbe teşebbüsünü kınamak, sonrasında işlenen hukuksuzlukları görmezden gelmeyi gerektirmez. Demokratik hukuk devletini savunmak hem darbeye hem de darbe gerekçesiyle uygulanan kolektif cezalandırmaya karşı çıkmayı zorunlu kılar.

Türkiye’de bireysel ceza sorumluluğunun belirlenmesi gerçekleşmedi. Darbe gecesi silah kullanan askerlerle öğretmenler, akademisyenler, doktorlar, gazeteciler, esnaflar, öğrenciler, ev kadınları ve geçmişte tamamen yasal kabul edilen kuruluşlarla herhangi bir biçimde ilişki kurmuş kişiler aynı suç kategorisine yerleştirildi. Bir bankada hesap açmak, bir sendikaya veya derneğe üye olmak, belirli okullarda okumak, bir gazeteye abone olmak veya bir telefon uygulamasını kullanmak, kişinin şiddete katıldığına ya da şiddet amacı taşıdığına ilişkin somut delil aranmaksızın terör örgütü üyeliğinin göstergesi sayılabildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksel Yalçınkaya kararında ortaya koyduğu sonuç bu nedenle tarihî önemdedir. AİHM, ByLock kullanımı temelinde verilen mahkûmiyetlerde kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin, adil yargılanma hakkının ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, sorunun yalnızca tek bir başvurucuya ilişkin olmadığını, Türk yargısının yaklaşımından kaynaklanan sistemik bir sorun bulunduğunu açıkça belirtti. Karar sırasında AİHM önünde benzer nitelikte yaklaşık 8.500 başvuru bulunuyordu; Türk makamlarının ise yaklaşık 100 bin ByLock kullanıcısı tespit ettiği bildiriliyordu. AİHM 2025 yılında verdiği takip kararlarında da aynı yapısal sorunun çok sayıda kişiyi etkilediğini yeniden vurguladı.

https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye

https://hudoc.echr.coe.int/#{%22itemid%22:[%22002-14187%22]}

Aydınlatılmayı bekleyen sorular

15 Temmuz’un tamamen hükümet tarafından sahnelenmiş bir olay olduğu bugün kamuya açık delillerle kesin biçimde kanıtlanmış değildir. Ancak “darbe girişimi gerçekti” demek, resmî anlatının tüm ayrıntılarıyla doğru ve eksiksiz olduğu, hükûmetin bunda herhangi bir rolünün olmadığı anlamına gelmez. O geceye ilişkin cevaplanmamış çok sayıda ciddi soru bulunmaktadır.

Darbe ihbarı neden yeterince değerlendirilmedi?

MİT’in 15 Temmuz günü öğleden sonra Genelkurmay Başkanlığı’na olağandışı bir askerî hareketlilik ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik muhtemel bir operasyon hakkında bilgi verdiği kabul edilmektedir. Buna rağmen ülke genelinde kapsamlı bir güvenlik alarmı verilmemiş, stratejik askerî üsler denetim altına alınmamış ve girişim başlamadan önce engellenmemiştir.

İhbarın tam içeriği neydi? Saat kaçta ve kimlere ulaştırıldı? Cumhurbaşkanı ve Başbakan neden zamanında bilgilendirilmedi? Darbe ihtimali görüldüğü hâlde hava sahası, askerî üsler, köprüler ve kritik iletişim merkezleri neden önceden kontrol altına alınmadı?

Bu sorulara bütünlüklü ve belgelerle desteklenmiş cevaplar verilmemiştir.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/darbe-girisimini-mite-ihbar-eden-binbasinin-ifadesi-ortaya-cikti-744459

Hakan Fidan ve Hulusi Akar neden Meclis Komisyonu’nda dinlenmedi?

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun kurulmasına rağmen olayın merkezindeki iki isim, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, komisyon önüne gelerek milletvekillerinin sorularını kamuya açık biçimde yanıtlamadılar.

İhbarı alan ve değerlendiren kurumların başındaki kişilerin dinlenmediği bir araştırmanın eksiksiz kabul edilmesi mümkün değildir. Üstelik komisyonun hazırladığı metnin Meclis Genel Kurulu’nda usulüne uygun biçimde görüşülmemesi ve kesinleşmiş resmî bir rapor niteliği kazanıp kazanmadığı konusunda yıllar sonra dahi tartışma yaşanması, araştırmanın üzerindeki şüpheleri daha da artırmıştır.

Adil Öksüz nasıl serbest bırakıldı?

Akıncı Üssü yakınlarında yakalanan ve darbe girişiminin sivil yöneticilerinden biri olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün kısa süre sonra serbest bırakılması, 15 Temmuz’un en karanlık noktalarından biridir.

Öksüz’ün neden sıradan bir şüpheli gibi değerlendirildiği, üzerindeki eşyaların ve telefon kayıtlarının neden derhal ayrıntılı biçimde incelenmediği, serbest bırakılmasında kimlerin sorumluluğu bulunduğu ve daha sonra izinin nasıl kaybettirildiği kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanmamıştır. Böylesine merkezi bir kişinin ortadan kaybolması ağır ihmal, kurum içi koruma veya delillerin karartılması ihtimallerinin bağımsız biçimde araştırılmasını gerektirir.

Darbe neden askerî açıdan bu kadar sıra dışı yürütüldü?

Klasik bir askerî darbede siyasi liderlerin etkisiz hâle getirilmesi, televizyon ve iletişim altyapısının denetlenmesi, hava sahasının kontrol altına alınması ve güvenlik kurumlarının eşzamanlı olarak devre dışı bırakılması beklenir. 15 Temmuz’da ise köprüler kısmen kapatılırken televizyon ve internet yayınları büyük ölçüde devam etmiş, siyasi liderler halka ulaşabilmiş, çok sayıda askerî birlik girişime katılmamış ve operasyon parçalı biçimde yürütülmüştür.

Bu durum, girişimin erken deşifre olması nedeniyle planların bozulmasıyla, darbecilerin beceriksizliğiyle ya da kendi aralarındaki koordinasyonsuzlukla açıklanabilir. Fakat devletin bazı unsurlarının girişimden önceden haberdar olduğu, gelişmeleri belirli bir aşamaya kadar izlediği veya süreci manipüle ettiği ihtimali de bağımsız bir araştırmanın konusu olmalıdır.

Tasfiye listeleri ne zaman hazırlandı?

Darbe girişiminden hemen sonra binlerce hâkim ve savcının, ardından on binlerce kamu görevlisinin olağanüstü bir hızla görevden uzaklaştırılması, tasfiye listelerinin 15 Temmuz’dan önce hazırlanmış olduğunu göstermektedir.

Devletin daha önce hukuka uygun biçimde yürüttüğü soruşturmalar ve topladığı istihbarat elbette bulunabilir. Ancak bir kişi hakkında önceden fişleme veya istihbarat kaydı bulunması, onun suçlu olduğunu göstermez. Listelerin hangi delillere göre hazırlandığı araştırılmalıdır. Kişilerin savunmaları alınmadan ihraç edilmesi ve darbe eylemiyle hiçbir somut bağlantısı olmayan insanların ömür boyu sürecek yaptırımlara maruz bırakılması kabul edilemez.

Deliller neden bağımsız incelemeye açılmadı?

Genelkurmay ve Akıncı Üssü kamera görüntüleri, radar kayıtları, askerî telsiz konuşmaları, MİT’e gelen ihbarın tam metni, Cumhurbaşkanının uçuşuna ilişkin kayıtlar ve darbecilerin emir-komuta bağlantıları bağımsız uzmanlardan oluşan bir komisyon tarafından bütünlüklü biçimde incelenmedi.

Belgelerin yalnızca siyasi iktidarın ve ona bağlı kurumların kontrolünde olması, kamuoyunun şüphelerini gidermeye yetmez. Aksine, bilgilerin eksik ve seçici biçimde açıklanması yeni kuşkular doğurur.

Meclis’teki patlamalar nasıl meydana geldi?

Resmî iddianame ve mahkeme kararlarına göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne F-16 savaş uçaklarından üç ayrı mühimmat atılmıştır. Ancak yargılamalar sırasında bazı askerî uzmanlar ve sanık pilotlar bu anlatıyla uçuş kayıtları, mühimmat bilgileri ve fiziksel hasar arasında önemli uyumsuzluklar bulunduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Meclis bahçesine atıldığı belirtilen yüksek tahrip gücüne sahip bombanın oluşturması beklenen krater ve etki alanıyla olay yerindeki hasarın uyuşmadığı; binanın içindeki kolonların eğilme yönü, çatıdaki açıklıkların boyutu ve enkazın dağılımının içeriden gerçekleştirilen bir patlamaya işaret edebileceği iddia edilmiştir.

Buna karşılık savcılık makamı pilotların ilk ifadelerini, telsiz konuşmalarını, uçuş bilgilerini ve bilirkişi raporlarını hava saldırısının kanıtları olarak göstermiştir. Ne var ki, pilotlar daha sonra ilk ifadelerinin işkence altında alındığını söylemiş, farklı teknik raporlardaki uçuş saatleri ve uçak numaraları konusunda çelişkiler bulunduğu savunulmuş ve ham uçuş verilerinin bağımsız bilirkişilere açılması taleplerinin karşılanmadığı ortaya çıkmıştır.

Meclis’teki patlamayla ilgili olay yeri görüntüleri, yapı hasarı, patlayıcı kalıntıları, radar kayıtları, uçakların kara kutu verileri ve mühimmat envanteri bağımsız uluslararası adlî ve askerî uzmanlardan oluşan bir heyet tarafından yeniden incelenmelidir.

https://nordicmonitor.com/2021/07/turkish-parliament-bombing-in-2016-coup-attempt-was-staged-as-part-of-a-false-flag

https://nordicmonitor.com/wp-content/uploads/2021/07/Orhan_yikilkan_Akin_ozturk_testimony_parliament_bombing.pdf

https://15temmuzgercekleri.com/tbmmye-bomba-atildi-mi/

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/akincidan-kalkan-ucaklarin-meclisi-bombaladigini-inkar-etti/1398546

15 Temmuz’un uluslararası bağlantıları da araştırılmalıdır

15 Temmuz’un yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle açıklanamayacağına ilişkin çeşitli iddialar da bulunmaktadır. Bunlardan biri, 3 Ocak 2020’de Bağdat’ta ABD tarafından öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin darbe girişiminin engellenmesinde rol oynadığı iddiasıdır.

İran yanlısı Kudüs TV’nin yöneticisi Nureddin Şirin, Süleymani’nin 15 Temmuz gecesi Türkiye’ye önemli bir yardım sağladığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yardımı bildiğini ileri sürmüş; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Süleymani’nin bölgesel faaliyetlerini Erdoğan’ın yakından bildiğini ima eden açıklamalar yapmıştır. Ancak Süleymani’nin o gece tam olarak ne yaptığına, kiminle temas kurduğuna veya hangi istihbaratı aktardığına ilişkin kamuya açık, bağımsız biçimde doğrulanmış bir belge bulunmamaktadır.

Rusya konusunda da benzer bir belirsizlik vardır. Darbe girişiminden hemen sonra İran’ın Fars Haber Ajansı, Rus askerî istihbaratının Suriye’deki dinleme imkânlarıyla darbe hazırlıklarına ve Erdoğan’a yönelik Marmaris operasyonuna ilişkin telsiz mesajlarını yakalayarak Ankara’yı önceden uyardığını iddia etmiş, fakat Kremlin bu haberi resmen yalanlamıştır. Buna rağmen Rus Avrasyacılığının önde gelen isimlerinden Aleksandr Dugin’in 14–15 Temmuz 2016 tarihlerinde Türkiye’de bulunması, Doğu Perinçek ve çevresiyle temasları ve Perinçek’in daha sonra Dugin’in Erdoğan’ın danışmanlarını yaklaşan darbe konusunda uyardığını söylemesi dikkat çekicidir.

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nün Türkiye’de Avrasyacılık üzerine raporu da Dugin’in darbe günü Türkiye’de bulunduğunu doğrulamaktadır; ancak önceden uyarı yaptığı iddiasını kanıtlayan bağımsız bir kayda rastlanmamaktadır.

Perinçek çevresinin darbe öncesi ve sonrasında Rusya, İran ve Suriye’de devlet ve güvenlik çevreleriyle yürüttüğü görüşmeler, Türkiye’nin NATO ekseninden uzaklaşıp Rusya–İran merkezli bir Avrasya yönelimine girmesinde üstlendiği arabulucu rol ve darbeden hemen sonra hızlanan Türk–Rus yakınlaşması birlikte incelenmelidir.

Olayın diğer tarafında ise ABD yer almaktadır. Erdoğan, Ağustos 2016’da darbenin “senaryosunun dışarıda yazıldığını” söyleyerek Batı’yı darbecileri ve terörü desteklemekle suçlamış; daha sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da doğrudan “15 Temmuz’un arkasında ABD’nin bulunduğunu” ileri sürmüştür. ABD yönetimi ve dönemin ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel bu suçlamaları kesin biçimde reddetmişlerdir.

Dolayısıyla İran, Rusya ve ABD’ye ilişkin bu iddialar kanıtlanmış sonuçlar olarak değil; Süleymani’nin muhtemel temaslarının, Rus istihbaratının olası erken uyarısının, Dugin–Perinçek görüşmelerinin, İncirlik Üssü’nün ve darbenin ardından yaşanan hızlı dış politika ekseni değişikliğinin belgeler, diplomatik yazışmalar ve istihbarat kayıtları üzerinden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmasını gerektiren ciddi sorular olarak ele alınmalıdır.

https://turkishminute.com/2020/01/08/turkish-tv-director-claims-soleimani-played-crucial-role-in-thwarting-2016-coup-attempt

https://en.mfa.gov.ir/portal/newsview/570763/president-in-a-phone-call-with-his-turkish-counterpart-americans-made-a-grave-mistake-silence-towards-aggressor%E2%80%99s-acts-makes-them-bolder

https://www.themoscowtimes.com/2016/07/21/russia-warned-turkey-about-imminent-coup-a54674

https://www.reuters.com/article/world/middle-east/turkish-minister-says-us-behind-2016-failed-coup-hurriyet-idUSKBN2A41NE

Sivilleri öldüren mermiler hangi silahlardan çıktı?

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden sivillerin kimler tarafından vurulduğu da bağımsız biçimde açıklığa kavuşturulması gereken temel meselelerden biridir. Resmî iddianamelerde ölümlerin büyük ölçüde darbe girişimine katılan askerlerin açtığı ateşten kaynaklandığı kabul edilmiştir. Buna karşılık bazı dava dosyalarına ve sonradan yayımlanan balistik belgelere dayanan araştırmalarda, kurbanlardan çıkarılan bazı mermi ve mühimmat parçalarının yargılanan askerlerin silahlarıyla eşleştirilemediği, bazı mühimmatın ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığı envanterle uyumlu olmadığı ileri sürülmektedir. Ayrıca kimi olaylarda otopsilerin yapılmadığı veya yetersiz kaldığı, mermi çekirdekleri ve kovanların eksiksiz toplanmadığı, silahların balistik incelemelerinin geciktirildiği ya da hazırlanan raporların ilgili mahkemelere zamanında sunulmadığı iddia edilmektedir.

O gece farklı noktalarda kimliği belirsiz keskin nişancıların bulunduğu ve kalabalığa askerlerin mevzilerinden farklı yönlerden ateş edildiği de ileri sürülmüştür. Bu nedenle her ölüm için otopsi bulguları, yara kanallarının yönü, mermi çekirdeği ve kovan eşleşmeleri, atış mesafesi, barut artığı testleri, olay yeri görüntüleri ve o bölgede bulunan bütün asker ve polis silahlarının balistik sonuçları birlikte değerlendirilmelidir. Bu belgeler bağımsız adlî tıp ve balistik uzmanlarına açılmadan, sivillerin hangi silahlardan çıkan mermilerle ve kimler tarafından öldürüldüğü sorusu cevaplanmış sayılamaz.

https://www.turkishminute.com/2020/01/11/some-bullets-used-in-2016-coup-attempt-did-not-belong-to-turkish-military-journalist-claims

https://www.tr724.com/bir-ceset-uc-rapor/

Kontrollü darbe mi, yoksa kontrol edilen sonuçlar mı?

15 Temmuz’a ilişkin tartışmada birbirinden farklı iddialar çoğu zaman tek bir “kontrollü darbe” ifadesi altında toplanıyor. Oysa en az dört ayrı ihtimalden söz etmek gerekir:

  1. Darbe girişiminin baştan sona hükümet tarafından planlandığı,
  2. Darbe hazırlığının önceden öğrenildiği ancak tamamen engellenmediği,
  3. Gerçek bir darbe hazırlığının devlet içindeki bazı aktörler tarafından manipüle edildiği,
  4. Gerçek bir darbe girişiminin sonradan önceden tasarlanmış veya bekletilmiş geniş çaplı bir tasfiye için kullanıldığı.

Birinci ihtimali kesinleştirecek kamuya açık ve tartışmasız kanıtlar mevcut değildir. İkinci ve üçüncü ihtimaller, yukarıda açıklanmamış noktalar nedeniyle meşru araştırma sorularıdır. Ancak en güçlü delillerle desteklenen ihtimal dördüncüsüdür: Gerçek bir darbe girişimi, siyasi iktidar tarafından çok geniş bir toplumsal tasfiyenin gerekçesine ve aracına dönüştürülmüştür.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişimini henüz ilk saatlerinde “Allah’ın büyük bir lütfu” olarak nitelendirmesi, sonraki gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Darbenin bastırılmasının hemen ardından ilan edilen OHAL, yalnızca darbecileri ortaya çıkarmak için değil, devlet bürokrasisini, üniversiteleri, medyayı, sivil toplumu ve ekonomik hayatı yeniden şekillendirmek için kullanılmıştır.

Ceza soruşturmasından sosyal imhaya

Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma adlı kitabında 15 Temmuz sonrasında yaşananları “postmodern sosyal soykırım” ve “sosyal öldürme” kavramlarıyla açıklamaktadır. Demirtaş’a göre amaç insanların yalnızca özgürlüklerini sınırlamak değil, onları meslekî, ekonomik ve toplumsal varoluşlarından koparmaktır.

“Soykırım” kavramının hukukî anlamı ile “sosyal soykırım” kavramının sosyolojik ve siyasi kullanımı birbirinden ayrılmalıdır. 1948 Soykırım Sözleşmesi millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu tamamen ya da kısmen fiziksel olarak yok etme özel kastını arar. Uluslararası bir mahkeme Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yaşananları hukukî anlamda soykırım olarak tanımlamış değildir.

Yaşanan sosyal imha politikasının başlıca araçları şunlardır:

  • İnsanların mahkeme kararı ve bireysel gerekçe olmadan mesleklerinden çıkarılması,
  • İhraç edilenlerin özel sektörde iş bulmalarının fiilen engellenmesi,
  • Pasaportların iptal edilmesi ve ülke dışına çıkışın engellenmesi,
  • Şirketlere ve kişisel mal varlıklarına el konulması,
  • Eşlerin ve çocukların da şüpheli veya sakıncalı kabul edilmesi,
  • Yasal banka, okul, sendika, dernek ve medya ilişkilerinin suç deliline dönüştürülmesi,
  • Uzun tutukluluklar ve tek tip delillere dayalı kitlesel mahkûmiyetler,
  • İnsanların “KHK’lı”, “iltisaklı” veya “terörist” etiketiyle toplum dışına itilmesi,
  • Ölümlerin ardından cenazelere ve mezarlıklara kadar uzanan damgalama,
  • Yurtdışına çıkabilen kişilere karşı pasaport iptali, iade talepleri ve sınır aşan baskı uygulanması.

Bütün bunlar yalnızca hakkında işlem yapılan kişinin değil, eşinin, çocuklarının, anne ve babasının ve yakın sosyal çevresinin hayatını da etkiledi. Dolayısıyla soruşturma sayısı yaklaşık iki milyon olsa bile fiilen etkilenen insan sayısı bunun birkaç katına ulaşmaktadır.

İnsanlar yalnızca özgürlüklerinden mahrum bırakılmadı. Meslekleri, toplumsal itibarları, ekonomik güvenceleri, seyahat hakları ve gelecek umutları ellerinden alındı. Birçok kişi yaşadığı şehirden ayrılmak, ülkesini terk etmek veya kimliğini gizlemek zorunda kaldı. Çocuklar anne veya babalarının suçlamaları nedeniyle dışlandı. Aileler parçalandı, hastalıklar arttı, cezaevlerinde ve zorunlu göç yollarında ölümler yaşandı.

Bu tablo, darbe suçunun faillerini cezalandırmayı amaçlayan sınırlı bir adlî süreç değil, belirli bir toplumsal çevrenin kamusal ve ekonomik varlığını ortadan kaldıran bir sosyal imha rejimi görünümündedir.

Akademinin tasfiyesi

Binlerce akademisyen kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden çıkarıldı. İhraç edilenler yalnızca Gülen hareketiyle ilişkilendirilen kişiler değildi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış Akademisyenleri ve farklı muhalif çevrelerden bilim insanları da OHAL mekanizmasının hedefi hâline geldi.

Akademisyenler savunmaları alınmadan üniversitelerden uzaklaştırıldı, pasaportları iptal edildi, başka kamu kurumlarında çalışmaları yasaklandı ve çoğu özel üniversitelerde de iş bulamadı. Bilimsel üretimleri, yetiştirdikleri öğrenciler ve meslekî geçmişleri bir gecede değersizleştirildi.

Böylece OHAL, bir darbe soruşturmasının sınırlarını aşarak üniversiteleri siyaseten yeniden biçimlendiren bir araca dönüştü. Üniversitelerin kaybettiği yalnızca ihraç edilen akademisyenler değildi; eleştirel düşünce, akademik özerklik ve bilimsel güven ortamı da ağır zarar gördü.

15 Temmuz neden mutlaka aydınlatılmalıdır?

15 Temmuz’un karanlıkta kalan yönleri aydınlatılmadan toplumsal barışın kurulması mümkün değildir. Çünkü mevcut belirsizlik hem iktidarın resmî anlatısını sorgulayanları komplo teorilerine yöneltmekte hem de darbe sonrasında yaşanan hukuksuzlukların sürekli olarak “darbeyle mücadele” gerekçesiyle savunulmasına imkân vermektedir.

Bağımsız bir araştırmanın amacı şunları ortaya çıkarmak olmalıdır:

  • Darbe hazırlığını kimler ve ne zaman öğrendi?
  • Hangi kurumlar hangi tedbirleri aldı veya almadı?
  • Darbe girişiminin gerçek emir-komuta yapısı nasıldı?
  • Siyasi ve askerî sorumluluk kimlere aitti?
  • Kritik deliller neden kamuoyuna açıklanmadı?
  • Meclis araştırması neden tamamlanamadı?
  • Tasfiye listeleri ne zaman ve hangi ölçütlere göre oluşturuldu?
  • Darbe eylemine katılmayan yüz binlerce insan neden kolektif biçimde cezalandırıldı?

Bu sorular ancak Meclis’te bütün partilerin temsil edildiği, mağdurların ve tanıkların dinlendiği, uluslararası hukukçuların ve bağımsız uzmanların katılabildiği yeni bir araştırma komisyonu tarafından cevaplandırılabilir. MİT ve Genelkurmay dâhil bütün kamu kurumları ellerindeki belgeleri komisyona sunmalı; radar, kamera, telefon ve telsiz kayıtları bağımsız adlî uzmanlarca incelenmelidir.

Bunun yanında sosyal imha politikasının sonuçları da ortadan kaldırılmalıdır. Somut bir suça katıldığı bireysel delillerle gösterilemeyen kişilerin mahkûmiyetleri yeniden incelenmeli; AİHM’nin Yalçınkaya kararının gerektirdiği genel tedbirler uygulanmalı; KHK ihraçları bağımsız yargı denetimine açılmalı; beraat ve takipsizlik kararları bütün idarî sonuçlarıyla geçerli olmalı; pasaport, çalışma ve sosyal güvenlik hakları iade edilmelidir.

Sonuç olarak, 15 Temmuz’u aydınlatmak darbecileri aklamak değildir. Darbe girişimine karşı çıkmakla darbe sonrasında yürütülen hukuksuzluklara karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Demokratik tutarlılık her ikisine de aynı açıklıkla karşı durmayı gerektirir.

Bugün için devletin girişimden ne ölçüde haberdar olduğu, neden yeterli tedbir almadığı, kritik aktörlerin neden sorgulanmadığı, bazı şüphelilerin nasıl kaybolduğu ve olayın neden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmadığı hâlâ açıklanmamıştır.

Buna karşılık, darbe sonrasında meydana gelen sosyal imhanın varlığı bir varsayım değildir. Yaklaşık 130 bin kamu görevlisinin ihraç edilmesi, yüz binlerce kişinin gözaltına alınması, 100 bini aşkın tutuklama, iki milyonu aşan terör soruşturmaları ve milyonlarca aile ferdine yayılan damgalama bu sürecin boyutlarını göstermektedir. AİHM’nin tespit ettiği sistemik hukuk ihlalleri de söz konusu mağduriyetlerin yalnızca münferit hatalardan ibaret olmadığını ortaya koymaktadır.

Sosyal imhanın sona ermesi için önce onu mümkün kılan temel anlatının, yani 15 Temmuz’un bütün yönleriyle aydınlatılması gerekir. Gerçeğin ortaya çıkarılması yalnızca mağdurların hakkı değildir. Darbe gecesi hayatını kaybedenlerin, yaralananların, haksız yere suçlananların ve gelecek kuşakların da hakkıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil adalet, propaganda değil hakikat, kolektif suçlama değil bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

Kaynaklar

  1. Mustafa Yeneroğlu, “15 Temmuz Darbe Teşebbüsü Hakkında Basın Açıklaması”:
    https://www.mustafayeneroglu.com/15-temmuz-darbe-tesebbusu-hk-basin-aciklamasi/
  2. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine ilişkin açıklaması, “6 yılda 1 milyon 768 bin 530 soruşturma”:
    https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr
  3. Anadolu Ajansı, 2016–2025 dönemindeki gözaltı ve tutuklama verileri:
    https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249
  4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye Büyük Daire kararı:
    https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye
  5. AİHM Yüksel Yalçınkaya kararı basın açıklaması ve karar özeti:
    https://hudoc.echr.coe.int/eng-press?i=003-7756172-10739780
  6. AİHM, Demirhan ve Diğerleri/Türkiye takip kararı:
    https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-244217
  7. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, OHAL dönemindeki insan hakları ihlalleri raporu:
    https://www.ohchr.org/en/press-releases/2018/03/turkey-un-report-details-extensive-human-rights-violations-during-protracted
  8. Venedik Komisyonu, Türkiye’de OHAL KHK’larına ilişkin görüş:
    https://www.coe.int/web/venice-commission/-/opinion-865
  9. Human Rights Watch, akademisyenlere yönelik tasfiyeler:
    https://www.hrw.org/news/2018/05/14/turkey-government-targeting-academics
  10. Human Rights Watch, medya kuruluşlarının kapatılması ve gazetecilere yönelik uygulamalar:
    https://www.hrw.org/report/2016/12/15/silencing-turkeys-media/governments-deepening-assault-critical-journalism
  11. Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma:
    https://books.google.com/books/about/ERDOCIDE.html?id=C53pDwAAQBAJ
  12. Birleşmiş Milletler, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hakkında bilgi:
    https://www.un.org/en/genocide-prevention/1948-convention

Futbolun, Akademinin ve Dünya Barışının Ortak Meselesi, Bir Telefonla Değişen Kırmızı Kart

0

İşimize gelen adaletsiz bir müdahaleyi kabul ettiğimizde, yarın aleyhimize yapılacak müdahaleye karşı ileri sürebileceğimiz ahlaki gerekçeyi ortadan kaldırırız.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Dünya Kupası’nda Folarin Balogun’a gösterilen kırmızı kartı beğenmedi. FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu telefonla arayarak kararın yeniden incelenmesini istedi. Kısa süre sonra FIFA, kırmızı kartı tamamen iptal etmese de Balogun’un otomatik bir maçlık cezasını bir yıllık deneme süresi boyunca askıya aldı. Böylece oyuncunun Belçika karşısında sahaya çıkmasının önü açıldı. Trump daha sonra müdahalesini açıkça doğruladı ve FIFA’nın kararını övdü (https://www.reuters.com/sports/soccer/uefa-says-fifa-crossed-red-line-with-balogun-red-card-u-turn-world-cup-2026-07-06/).

Balogun’un hareketinin gerçekten kırmızı kart gerektirip gerektirmediği elbette tartışılabilir. Hakemler hata yapabilir. Ancak burada asıl sorun kırmızı kartın doğru veya yanlış olması değil. Asıl mesele, dünyanın en güçlü siyasetçilerinden birinin doğrudan FIFA Başkanı’na ulaşarak kendi ülkesinin oyuncusu lehine müdahalede bulunabilmesi.

Başka bir ülkenin devlet başkanı da benzer bir durumda FIFA Başkanı’nı telefonla arayabilir miydi? Böyle bir telefon görüşmesi de aynı sonucu doğurur muydu? “Torpil” kelimesi gündelik dilde ağır ve kesin bir suçlama gibi algılanabilir; ancak UEFA temsilcileri ve farklı futbol çevreleri de kararın, kuralların eşit uygulanması bakımından ciddi bir sınırı aştığını belirtti (https://www.theguardian.com/football/2026/jul/06/belgium-appeal-fifa-lifting-folarin-balogun-red-card-ban-last-16-us-world-cup).

Dünya Kupası, insanlığın ortak bir heyecan etrafında buluşabildiği ender küresel etkinliklerden biri. Farklı dilleri konuşan, farklı dinlere, kültürlere ve siyasi sistemlere sahip toplumlar aynı oyunun kurallarını kabul ediyor. Birbirleriyle savaşan ya da ciddi siyasi sorunlar yaşayan ülkeler bile aynı sahada, aynı hakemin yönetiminde ve aynı kurallar altında karşılaşıyor.

Bu bakımdan futbol, barışın kendisi olmasa da barış içinde rekabetin küçük bir modeli olabilir. Barış, farklılıkların ve çatışmaların tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Barış, çatışmaların şiddet ve keyfî güç yerine ortak kurallar, karşılıklı tanıma ve bağımsız kurumlar aracılığıyla yönetilmesidir. Futbolda da takımlar birbirlerini yenmek ister. Mücadele sert olabilir. Fakat taraflar karşılaşmanın meşruiyetini sağlayan ortak kuralları önceden kabul eder. Bunun için en az üç şart gerekir: Kurallar herkese eşit uygulanmalı, hakemlik ve disiplin mekanizmaları siyasi baskıdan bağımsız olmalı ve kaybeden taraf, sürecin esas olarak adil olduğuna inanabilmelidir.

Bu tartışmanın akademiyle ilişkisi ilk bakışta uzak görünebilir. Oysa futbol ile akademi, kurumsal meşruiyet bakımından benzer temellere dayanıyor. Akademide de hakemler var. Araştırma projeleri değerlendirilir, makaleler kabul veya reddedilir, akademik kadrolara atamalar yapılır, bilimsel fonlar dağıtılır ve etik kurullar karar verir. Bu kararların meşruiyeti, sonuçların herkesin hoşuna gitmesinden değil, sürecin bağımsız, şeffaf ve önceden belirlenmiş ilkelere uygun olmasından doğar.

Bir makale, yazarının bağlantıları nedeniyle yayımlanıyorsa bilimsel değerlendirme anlamını kaybeder. Bir araştırmacı siyasi iktidarı rahatsız ettiği için üniversiteden uzaklaştırılırsa akademik özgürlükten söz edemeyiz. Bir rektör, bilimsel liyakat yerine siyasal sadakat temelinde atanırsa, o üniversite artık özgür değildir.

Trump’ın FIFA Başkanı’nı araması bu nedenle küçük veya önemsiz bir spor anekdotu ötesinde anlam taşıyor. Bu, siyasal iktidarın bağımsız olması gereken kurumlara ne kadar kolay ulaşabildiğini gösteren sembolik bir olaydır. Daha tehlikelisi, bu tür müdahalelerin toplum tarafından giderek daha normal karşılanmasıdır. “Başkan kendi takımını savundu”, “herkes olsa aynısını yapardı” veya “sonuçta yanlış bir karar düzeltildi” denilebilir.

Bilimsel kurumlar siyasi telefonlarla yönlendirilmeye başladığında bundan yalnızca akademisyenler zarar görmez. Yanlış sağlık politikaları, çevre sorunlarının gizlenmesi, tarihsel gerçeklerin çarpıtılması ve toplumsal sorunların araştırılmasının engellenmesi bütün toplumu etkiler. Aynı şekilde, uluslararası spor kurumlarının siyasi nüfuzun altında olduğu düşüncesi yalnızca futbolcuları değil, ülkeler ve toplumlar arasındaki güveni de zedeler.

Dünya barışını liderlerin iyi niyetine bırakamayız. Barış, güçlü kişilerin dilediklerinde müdahale edemeyeceği güvenilir kurumlara ihtiyaç duyar. Akademik özgürlük de aynı şekilde yöneticilerin hoşgörüsüne değil, hukuka, kurumsal özerkliğe ve uluslararası dayanışmaya dayanmalıdır.

Bir telefon görüşmesi tek başına dünya barışını yıkmaz. Ancak kuralların bir telefonla değiştirilebileceği düşüncesinin normalleşmesi, hem futbolda hem akademide hem de siyasette ortak dünyamızı ayakta tutan güveni aşındırır. Dünya Kupası’nın insanlığa verebileceği en değerli mesaj, en güçlü ülkenin kazanması değil, güçlü veya güçsüz bütün ülkelerin aynı kurallara tâbi olmasıdır.

‘Bir Daha Asla’ Herkes İçin Değil miydi?

0

“Bir daha asla” sözü, yalnızca bir halk için değil, bütün halklar için de geçerli olduğunda anlamlıdır.

Eskisi kadar uluslararası haber gündeminin ilk sırasında yer almasa da Filistin’de yaşanan yıkım, açlık, zorla yerinden edilme ve kitlesel ölüm devam ediyor. Bu hafta meselenin özellikle İsrail tarafını, daha doğrusu İsrail devletinin uluslararası hukuk, insan hakları normları ve evrensel ahlak ilkeleri karşısındaki konumunu gündeme taşımak istiyoruz.

Prof. Moshe Maoz’un “A Democracy Turned Pariah State: Israel’s Moral Unraveling” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, İsrail’in uluslararası konumu son yıllarda dramatik bir biçimde değişti. Bir dönem, tüm eleştirilere rağmen “güvenlik tehdidi altında yaşayan kusurlu bir demokrasi” olarak görülen İsrail, bugün giderek daha fazla “dışlanmış/parya devlet” olarak algılanıyor. Bu dönüşüm tek bir olayın değil; Gazze’de ve Batı Şeria’da biriken politikaların, sivil kayıpların, insani felaketin ve uluslararası hukuk normlarının sistematik biçimde ihlal edildiği algısının bir sonucudur (https://ihcr.institute/writing/a-democracy-turned-pariah-state-israels-moral-unraveling/).

Bu yalnızlaşma sadece dışarıdan gelen siyasi bir tepki değildir. İsrail’in kendi içinden de güçlü ahlaki itirazlar yükselmektedir. B’Tselem (https://www.btselem.org/press_releases/20250728_our_genocide) ve Physicians for Human Rights-Israel gibi İsrailli insan hakları kuruluşları (https://www.amnesty.org/en/latest/news/2025/07/israel-opt-israeli-organizations-conclude-israel-committing-genocide-against-palestinians-in-gaza-in-another-milestone-for-accountability-efforts/), Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendiren raporlar yayımlamış; özellikle sivil toplumun, sağlık sisteminin, yaşam koşullarının ve temel insani altyapının hedef alınmasını uluslararası hukuk açısından ağır suçlar bağlamında değerlendirmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla yakalama kararı çıkarması da bu sürecin artık yalnızca ahlaki değil, hukuki bir hesaplaşma alanına taşındığını göstermektedir (https://www.icc-cpi.int/news/situation-state-palestine-icc-pre-trial-chamber-i-rejects-state-israels-challenges).

Elbette 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları kabul edilemezdi ve hiçbir biçimde meşrulaştırılamaz. Ancak hiçbir saldırı bir halkın topluca cezalandırılmasını, şehirlerin yıkılmasını, çocukların açlık ve bombardıman altında ölmesini, sağlık sisteminin çökertilmesini ve uluslararası insancıl hukukun askıya alınmasını meşru kılamaz. Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasının devam ediyor olması ve Divan’ın süreci hâlen gündeminde tutması, meselenin dünya kamuoyunda geçici bir siyasi tartışma değil, tarihsel bir hukuk ve insanlık meselesi olarak kayda geçtiğini göstermektedir (https://www.icj-cij.org/case/192).

Bu tablo en çok da “Bir daha asla” ilkesinin taşıdığı tarihsel ağırlık nedeniyle sarsıcıdır. Yahudiler, Nazi soykırımının travmasını ve hafızasını kuşaklar boyunca taşımış bir millettir. Bu hafıza yalnızca Yahudiler için değil, bütün insanlık için evrensel bir ahlaki uyarıdır: hiçbir halk, hiçbir devlet, hiçbir ideoloji, güvenlik veya intikam adına başka bir halkı insanlıktan çıkaramaz. Bugün İsrail hükümetinin izlediği politikalar, bu evrensel ilkeyle çeliştiği için ahlaki bir çöküş görüntüsü vermektedir.

Buna rağmen dünyanın farklı yerlerinde birçok Yahudi birey, akademisyen, insan hakları savunucusu ve topluluk “not in our name” diyerek bu politikalara karşı çıkıyor (https://www.jewishvoiceforpeace.org/resource/not-in-my-name-divest/). Bu sesler çok kıymetlidir, çünkü İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek antisemitizm değildir. Tersine, Yahudi tarihinin en önemli ahlaki miraslarından biri olan “Bir daha asla” ilkesini Filistinliler için de savunmak, evrensel insanlık değerlerine sahip çıkmaktır. Diasporadaki bazı Yahudi toplulukların İsrail’in Gazze politikasına karşı artan itirazları da bu yüzden dikkatle izlenmelidir (https://www.aljazeera.com/news/2026/6/13/not-in-my-name-the-jewish-diaspora-fighting-the-consensus-on-israel).

Ancak bu itirazlar henüz İsrail siyasetinin yönünü değiştirmeye yetmiyor. İsrail devleti, uluslararası tepkileri, insan hakları raporlarını, mahkeme süreçlerini ve ateşkes çağrılarını büyük ölçüde görmezden gelen bir çizgide ilerledikçe, yalnızca Filistin halkına telafisi imkânsız acılar yaşatmıyor, aynı zamanda kendi toplumu ve gelecek kuşakları için de ağır bir tarihsel karne hazırlıyor. Bugün işlenen her suç, susturulan her vicdan, görmezden gelinen her çocuk ölümü, geleceğin hafızasında silinmeyecek bir kayıt olarak kalacaktır.

Çözüm, İsrail toplumunun ve onu destekleyen uluslararası aktörlerin bir an önce bu ahlaki körlükten çıkmasıdır. Güvenlik ancak hukukla; barış ancak adaletle; hafıza ancak evrensel vicdanla anlam kazanabilir. İsrail’in kendisini daha derin bir yalnızlığa ve dışlanmışlığa sürükleyen bu politikadan dönmesi, Filistinlilerin temel haklarını tanıması, uluslararası hukuka uyması ve hesap verebilirliği kabul etmesi gerekir.

Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

0

Türkiye’de hukuk yolları tükenen, işinden, özgürlüğünden ve ülkesinden edilen binlerce insan, adalet arayışını AİHM önünde sürdürüyor. Strazburg Adalet Buluşmaları, yalnızca bireysel mağduriyetlerin değil, Türkiye’de yıllardır derinleşen hukuksuzluğun Avrupa’daki yansıması niteliğinde.

Bu hafta 2022’den bu yana Strazburg’da Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde düzenlenen Strazburg Adalet Buluşmaları’na yer vermek istiyoruz. Bu buluşmalar, Türkiye’de yıllardır süren hukuksuzluklara, AİHM kararlarının uygulanmamasına ve cezasızlık kültürüne karşı Avrupa kamuoyuna yönelik güçlü bir çağrı niteliğinde (https://tr.wikipedia.org/wiki/Strazburg_Adalet_Buluşmaları). 2025’teki buluşma için insan hakları kuruluşları yaklaşık 4.500 kişinin katıldığını bildirmişti; bu yıl ise katılımın 5.000 kişiye ulaştığı duyuruldu (https://www.hrsolidarity.org/tag/strasbourg/). 2026’daki beşinci buluşmanın ana çağrısı da Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulaması ve Avrupa Konseyi mekanizmalarının daha etkili biçimde işletilmesi yönündeydi (https://natlawreview.com/press-releases/thousands-rally-strasbourg-demand-action-over-turkeys-failure-enforce-ecthr).

Türkiye’de 2016 sonrası KHK rejimi, yalnızca bireysel iş kayıplarına değil, bütün bir toplumsal yapının hukuk dışı yollarla dönüştürülmesine de yol açtı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na 127.292 başvuru yapıldı; bunların 17.960’ı kabul, 109.332’si ret ile sonuçlandı. Başka bir ifadeyle, başvuruların yaklaşık %85,9’u reddedildi. Bu rakamlar, on binlerce insanın işinden, mesleğinden, sosyal statüsünden, pasaport hakkından ve çoğu durumda temel geçim imkânlarından mahrum bırakıldığı sürecin yalnızca resmî görünen kısmını yansıtıyor (https://tr.euronews.com/2023/01/20/ohal-inceleme-komisyonu-tum-basvurulari-karara-bagladi-istatistiklerle-kabul-ve-ret-orani).

KHK ihraçları özellikle akademik hayat üzerinde ağır bir yıkım oluşturdu. Bu konuda yayımlanan çalışmalardan biri, 2016–2018 arasında kamu üniversitelerinden 3.452 akademisyenin, yani toplam akademik personelin yaklaşık %5,7’sinin, KHK’larla ihraç edildiğini ve bu sürecin üniversitelerin bilimsel üretkenliğinde önemli bir düşüşle ilişkili olduğunu göstermektedir (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_402.pdf).

Benzer şekilde, Türkiye’den göç eden sağlık profesyonelleri üzerine yapılan çalışmalar, göçün yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamayacağını göstermektedir. “Navigating Exodus” başlıklı çalışmada, Türkiye’den ayrılan 506 sağlık çalışanının yanıtları analiz edildi; katılımcıların büyük çoğunluğu siyasi atmosferin, güvensizlik hissinin ve mesleki şiddetin göç kararında belirleyici olduğunu belirtti. Çalışmada dikkat çekici biçimde, birçok kişinin Türkiye’de ekonomik olarak daha iyi durumda olmasına rağmen kendini özgür ve güvende hissetmediği için göçü “tek çıkış yolu” olarak gördüğü raporlandı (https://eu-opensci.org/index.php/ejsocial/article/view/18519).

“Medical Professionals’ Migration from Turkey” çalışmasında ise 513 sağlık profesyonelinin verileri değerlendirildi. Katılımcıların %79,3’ü hekimdi; yaklaşık beşte biri akademik unvana, bir diğer beşte biri ise uzmanlık sonrası ileri eğitime sahipti. Buna rağmen, göç sonrasında %63,4’ü daha düşük statülü işlerde çalışmak zorunda kalmış; %45,2’si işsiz kalmış ya da kurslara devam etmiş. Bu bulgular, Türkiye’den ayrılan kitlenin sıradan bir işgücü göçünden ziyade yüksek eğitimli, deneyimli ve ülkenin kurumsal kapasitesini taşıyan bir grup olduğunu gösteriyor (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_398.pdf).

Bugün Türkiye’deki hapishaneler insan hakları krizinin merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 1 Haziran 2026 verilerine göre cezaevlerinde 421.583 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır; bunların 20.586’sı kadın, 4.673’ü 12–18 yaş arası çocuktur (https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/202606031504182725-%20Ceza%20%C4%B0nfaz%20Kurumunda%20Bulunan%20Tutuklu%20ve%20H%C3%BCk%C3%BCml%C3%BClerin%20Ya%C5%9F%20Gruplar%C4%B1na%20G%C3%B6re%20Da%C4%9F%C4%B1l%C4%B1mlar%C4%B1.pdf). CİSST’in Mayıs 2026 değerlendirmesine göre hapishanelerde 20.235 kadın mahpus bulunmakta ve anneleriyle birlikte kalan 0–6 yaş grubu çocuk sayısı 891 olarak bildirilmektedir (https://cisst.org.tr/mayis-2026-hapishane-istatistikleri-aciklandi/). İnsan Hakları Derneği’nin 2025 Hasta Mahpuslar Raporu ise en az 1.412 hasta mahpus tespit edildiğini; bunların 335’inin ağır hasta olarak değerlendirildiğini bildirmektedir (https://www.ihd.org.tr/2025-yili-hasta-mahpuslar-raporu/).

KHK ihraçlarının yanında, Türkiye’de “terör” suçlamasının olağanüstü geniş yorumlanması da kitlesel bir insan hakları sorununa dönüşmüştür. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayandırdığı açıklamaya göre, yalnızca 2016–2021 arasında TCK 314 kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatılmıştır. Yeneroğlu daha sonraki açıklamalarında, 15 Temmuz sonrasında silahlı terör örgütü suçlaması bağlamında başlatılan soruşturmaların toplamda 2 milyon civarına ulaştığını belirtmiştir. Bu rakamlar, Türkiye’de “terör” kavramının şiddet eylemlerini soruşturmanın ötesine geçerek gazetecileri, akademisyenleri, kamu çalışanlarını, siyasetçileri, öğrencileri, iş insanlarını ve sivil toplum temsilcilerini kapsayan geniş bir kriminalizasyon aracına dönüştüğünü göstermektedir (https://hukuk.devapartisi.org.tr/haber/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-2021-adalet-i%CC%87statistiklerine-yans%C4%B1yan-silahl%C4%B1-ter%C3%B6r-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-%C3%BCyeli%C4%9Fi-yarg%C4%B1lamalar%C4%B1-verileri-hk-bas%C4%B1n-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1).

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in yanı sıra Ekrem İmamoğlu da bugün Türkiye’de yargının siyasallaşmasının en görünür örneklerinden biridir. Human Rights Watch, İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alındığını, ardından tutuklandığını; 2026’da başlayan davada yüzlerce belediye yöneticisi ve çalışanıyla birlikte yargılandığını ve davanın siyasal saik taşıdığı yönündeki kaygıları vurgulamaktadır (https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/turkiye). Gezi davasında Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’e 18’er yıl hapis cezalarının onanması; Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemesi; Demirtaş ve Yüksekdağ’ın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Türkiye’de seçimle gelen temsil hakkının ve bağlayıcı yüksek mahkeme kararlarının fiilen askıya alınabildiğini göstermektedir.

Türkiye’den göç de bu insan hakları krizinin doğrudan sonuçlarından biridir. TÜİK’e göre 2025 yılında Türkiye’den yurt dışına 403.216 kişi göç etti; bunun 155.119’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58140). OECD verilerine göre Türk vatandaşlarının OECD ülkelerine göçü 2023’te %37 artarak 158.000’e ulaştı ve bu göçün yaklaşık %57’si Almanya’ya yöneldi (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/turkiye_6a33f8e3.html). Avrupa Birliği İltica Ajansı ise Türk vatandaşlarının iltica başvurularının 2023’te 100.000’in üzerine çıktığını, 2025’te 33.000’e gerilediğini, buna rağmen Türk vatandaşlarının EU+ bölgesinde en büyük beşinci başvuru grubu olduğunu bildirmektedir (https://www.euaa.europa.eu/latest-asylum-trends-annual-analysis/applications).

Türkiye’de insan hakları ihlalleri yalnızca hapishanelerde, mahkeme salonlarında veya KHK listelerinde kalmıyor. Bu ihlaller aileleri parçalıyor, çocukları cezaevi koşullarına mahkûm ediyor, ağır hastaları tedavi hakkından mahrum bırakıyor, akademiyi susturuyor, meslek insanlarını sürgüne zorluyor ve ülkenin yetişmiş insan gücünü dışarıya itiyor. Strazburg’daki adalet çağrısı yalnızca Türkiye için değil, Avrupa insan hakları düzeninin inandırıcılığı için de bir sınavdır. Adalet geciktikçe yalnızca mağdurlar değil, hukuk düzeni de zarar görmektedir.

Göç

0

Göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu.

Göç üzerine yapılan bazı tartışmalarda, insanların yer değiştirmesinin ani krizlerden çok ekonomik gelişmeler ve uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, küresel göç hareketlerinin bir kısmını anlamak açısından elbette değerlidir. İnsanlar iş, eğitim, aile birleşimi veya daha iyi yaşam koşulları için ülkeler arasında hareket eder. Fakat bu açıklama, çağımızın en yakıcı gerçeklerinden birini perdelememelidir: Günümüz dünyasında milyonlarca insan göç etmiyor; zorla yerinden ediliyor (https://www.welt.de/wissenschaft/article6a2fb2dd0611b9299a15580d/migration-eher-von-wirtschaftlicher-entwicklung-angetrieben-als-von-ploetzlichen-isolierten-krisen.html).

Dünya genelinde 1990’da uluslararası göçmen sayısı yaklaşık 160 milyon iken, 2024’te 304 milyon olmuş. Yani neredeyse iki katına çıkmış. Göçmenler dünya nüfusuna oranlandığında, 1990’da oran yaklaşık %2,9–3,0 iken 2024’te %3,7’ye çıkmış (https://www.migrationdataportal.org/themes/international-migrant-stocks-overview). Göçmenlerin büyük oranını (yaklaşık %60) iş amacıyla göç edenler oluşturmakla birlikte, sınır aşan zorunlu göç/mülteci statüsündeki insan oranı da %17 civarında tahmin edilmektedir (geriye kalan %23 civarı aile birleşimi, eğitim gibi karma nedenler) (https://www.unhcr.org/global-trends-report-2024).

Zorunlu göç, ekonomik bir tercih değil, çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir. Erdoğan Türkiye’sinden ayrılmak zorunda kalan akademisyenler, öğretmenler, hekimler, hukukçular ve kamu çalışanları daha yüksek bir gelir arayışıyla yola çıkmadılar. Birçoğu kendi ülkesinde mesleki olarak saygın, ekonomik olarak görece güvende ve toplumsal olarak yerleşikti. Onları göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu (https://turkeypurge.org/ https://www.statista.com/chart/5333/the-targets-of-erdogans-purge/)

Aynı durum Taliban Afganistan’ından kaçan kadınlar, akademisyenler, gazeteciler ve eski kamu görevlileri için de geçerlidir. Suriye’den, Sudan’dan, Ukrayna’dan, Myanmar’dan veya başka çatışma bölgelerinden kaçan milyonlarca insan da çoğu zaman ekonomik fırsat peşinde değil; bombalardan, baskıdan, keyfi şiddetten, devlet çöküşünden veya sistematik insan hakları ihlallerinden kaçmaktadır. Bu nedenle zorunlu göçü yalnızca ekonomik gelişme teorileriyle açıklamak, mağdurların yaşadığı siyasal ve ahlaki gerçekliği göz ardı eder.

Bugün dünyada zorla yerinden edilmiş insanların sayısı 100 milyondan fazladır. Bu sayı, sıradan bir istatistik değil; parçalanmış ailelerin, yarım kalmış eğitimlerin, susturulmuş akademik seslerin, kesintiye uğramış mesleklerin ve belirsizliğe mahkûm edilmiş hayatların toplamıdır. Yerinden edilenlerin önemli bir kısmı hâlâ kendi ülkeleri içinde güvenli bir yer aramakta; milyonlarca insan ise mülteci, sığınmacı veya geçici koruma statüsünde başka ülkelerde hayata tutunmaya çalışmaktadır (https://www.unhcr.org/hk/en/about-unhcr/overview/figures-glance).

Akademik dünyada zorunlu göçün etkisi daha da derindir. Bir akademisyenin ülkesinden koparılması yalnızca bireysel bir trajedi değildir; aynı zamanda toplumun hafızasına, eleştirel düşünce kapasitesine ve bilimsel üretimine vurulan bir darbedir. Üniversiteler susturulduğunda, yalnızca akademisyenler değil, öğrenciler, kurumlar ve gelecek kuşaklar da kaybeder. Bilimsel özgürlüğün yok edilmesi, bir ülkenin entelektüel damarlarının kesilmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Academic Solidarity için göç meselesi yalnızca insani yardım veya entegrasyon konusu değildir. Bu mesele aynı zamanda akademik özgürlüğü, insan onurunu ve demokratik toplumların geleceğini ilgilendiren temel bir dayanışma alanıdır. Zorla yerinden edilmiş akademisyenlerin hikâyeleri, göçün bir tercih değil, insanın onurunu, mesleğini ve özgürlüğünü korumak için kalan son yol olduğunu anlatır.

Elbette küresel göç hareketlerinin içinde ekonomik nedenlerin önemli bir yeri var. Fakat zorunlu göçü ekonomik göçle aynı kefeye koymak, hem analitik hem de ahlaki bir hata olur. Ekonomik göç, çoğu zaman daha iyi imkânlara yönelme arzusuyla ilişkilidir. Zorunlu göç ise çoğu zaman insanın elindeki son imkânı kullanmasıdır: kaçmak, hayatta kalmak ve yeniden başlayabilmek.

Bugün ihtiyacımız olan şey, göçmenleri ve mültecileri yalnızca sayılar, yükler veya güvenlik sorunları olarak gören bir dil değil; onların bilgi, deneyim, meslek ve insanlık hikâyelerini görünür kılan bir dayanışma dilidir. Susturulanların sesini taşıma, yerinden edilenlerin emeğini görünür kılma ve özgürlüğünü kaybeden bilim insanlarına yeni entelektüel alanlar açma gibi yollarla akademik dayanışma artırılmalıdır.

Göçün ekonomik dinamiklerini tartışabiliriz. Fakat zorunlu göçün merkezinde çoğu zaman ekonomi değil, özgürlük vardır. Ve özgürlüğü elinden alınan insanlarla dayanışmak, yalnızca insani bir görev değil, akademik dünyanın kendi varlık sebebine sahip çıkmasıdır.

GLP-1 Agonistleri Metabolik Tıpta Yeni Bir Çağ mı?

0

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Son yıllarda tıpta belki de en hızlı yükselen ilaç gruplarından biri GLP-1 reseptör agonistleri oldu. Başlangıçta tip 2 diyabet tedavisi için geliştirilen bu ilaçlar, bugün şişmanlık tedavisinin de merkezine yerleşmiş durumda. Exenatidin 2005’te kullanıma girmesinden sonra liraglutid, dulaglutid ve semaglutid gibi moleküller geldi; daha sonra tirzepatid gibi GLP-1 etkisine GIP etkisini de ekleyen ilaçlar tabloyu daha da değiştirdi. Eskiden kilo vermek için çoğunlukla diyet, egzersiz, davranış değişikliği ve bazı sınırlı etkili ilaçlardan söz ederken, bugün yüzde 15–20 düzeyinde kilo kaybını mümkün kılan farmakolojik seçeneklerden bahsediyoruz (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK572151/).

Bu ilaçların temel etkisi, bağırsaktan salgılanan GLP-1 hormonunu taklit etmeleri. GLP-1, insülin salgısını artırır, glukagonu baskılar, mide boşalmasını yavaşlatır ve beyinde tokluk hissini güçlendirir. Bu nedenle hem kan şekeri kontrolünde hem de iştahın azalmasında etkili olurlar. Tip 2 diyabette GLP-1 agonistleri HbA1c düzeyini anlamlı şekilde düşürmekte ve kilo kaybına yol açmaktadır. Ayrıca semaglutid ile yapılan kardiyovasküler araştırmalarda, yüksek riskli diyabet hastalarında kalp-damar olaylarının azaldığı da gösterilmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Obezite alanındaki veriler daha da dikkat çekici. STEP-1 çalışmasında haftalık semaglutid 2,4 mg kullanan şişman veya kilolu erişkinlerde 68 hafta sonunda ortalama kilo kaybı %14,9 iken, plasebo grubunda bu oran %2,4’te kalmıştır (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa2032183). Tirzepatid ile yapılan SURMOUNT-1 çalışmasında ise doza göre yaklaşık %16 ile %22,5 arasında kilo kaybı bildirilmiştir (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/35658024/). Kilo kaybı, kan basıncı, yağlı karaciğer, uyku apnesi, eklem yükü ve kardiyometabolik risk üzerinde de olumlu etkiler yaratmaktadır. SELECT çalışması, diyabeti olmayan ancak şişmanlık/fazla kilo ve yerleşik kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde semaglutidin majör kalp-damar olaylarını azalttığını göstererek bu alanı daha da genişletmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Bu ilaçların etkilerinin metabolizmayla sınırlı kalmayabileceğine dair erken bulgular da var. Bağımlılık, yağlı karaciğer, polikistik over sendromu, Alzheimer hastalığı ve depresyon gibi alanlarda araştırmalar sürmekte. Yakın zamanda yayımlanan bir hayvan çalışmasında liraglutidin depresif davranışları bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek, özellikle Laktobasillus delbrueckii artışı ve endokannabinoid sistem üzerinden hafiflettiği öne sürüldü (https://www.eurekalert.org/news-releases/1130817). Bu bulgu heyecan verici olmakla birlikte, henüz insanlarda depresyon tedavisi anlamına gelmiyor. Yine de bağırsak-beyin ekseninin ne kadar önemli olabileceğini göstermesi bakımından dikkate değer.

Elbette bu ilaçları “mucize” olarak sunmak doğru değil. Çoğu ilaç gibi bunların da yan etkileri var. En sık yan etkiler arasında bulantı, kusma, ishal, kabızlık ve karın ağrısı bulunuyor. Daha nadir fakat önemli riskler arasında ise pankreatit, safra kesesi hastalıkları, sıvı kaybına bağlı böbrek sorunları, kalp hızında artış ve bazı hastalarda diyabetik retinopatide kötüleşme sayılabilir (https://www.accessdata.fda.gov/drugsatfda_docs/label/2026/215256s033lbl.pdf). İnsülin veya sülfonilüre ile birlikte kullanıldığında hipoglisemi riski artabilir. Ayrıca medüller tiroid kanseri veya MEN2 öyküsü olanlarda kullanılmamalıdır. Psikiyatrik yan etkiler konusunda uzun süre tartışmalar olmuş, ancak FDA’nın son değerlendirmeleri, GLP-1 agonistlerinin intihar düşüncesine neden olduğuna dair kanıt bulamamıştır (https://www.fda.gov/drugs/drug-safety-communications/update-fdas-ongoing-evaluation-reports-suicidal-thoughts-or-actions-patients-taking-certain-type).

Bir başka sorun da erişim ve adalet. Bu ilaçlara talep o kadar arttı ki, birçok ülkede dönem dönem ilaç kıtlığı yaşanmakta, diyabet hastalarının ilaca erişimi zorlaşmaktadır. Bu durum, tıbbın klasik sorusunu yeniden karşımıza çıkarıyor: Bir tedavi etkili olduğunda, ona kim, ne kadar ve hangi gerekçeyle ulaşabilmelidir? (https://www.ema.europa.eu/en/news/eu-actions-tackle-shortages-glp-1-receptor-agonists)

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Diyabet ve obezite tedavisinde güçlü araçlar sundukları açık. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Sahte Bilim Üretimi Artıyor

0

Yapay zekâ yazabilir; fakat hesap veremez. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Bilimsel çalışmalarda yapay zekâ kullanmamak artık neredeyse mümkün değil. Hatta birçok durumda kullanılmalıdır da. Dil düzeltme, çeviri desteği, özetleme, metin planlama, istatistiksel kodlama ve karmaşık kavramları sadeleştirme gibi alanlarda yapay zekâ araştırmacılar için güçlü bir yardımcı.

Öncelikle şu sorunun cevabını aramalıyız: Yapay zekâ araştırmacının emeğini destekliyor mu, yoksa onun yerine geçerek bir metin mi üretiyor? Bir araştırmacının kendi fikrini daha iyi ifade etmek için yapay zekâdan yardım alması başka bir şey, metnin tamamını, argüman örgüsünü ve kaynakçasını yapay zekâya yazdırıp bunu kendi akademik üretimi gibi sunması bambaşka bir şey…

Uluslararası yayın etiği kurumları bu ayrımı yapmış. COPE’a göre yapay zekâ araçları yazar olarak gösterilemez, çünkü yazarlık yalnızca metin üretmek değil, çalışmanın doğruluğu ve bütünlüğü için sorumluluk alabilmek anlamına gelir (https://publicationethics.org/guidance/cope-position/authorship-and-ai-tools). ICMJE de yapay zekâ kullanımının açıklanması gerektiğini, insan yazarların YZ tarafından üretilen metin, görsel ve kaynaklardan tamamen sorumlu olduğunu vurgulamaktadır (https://www.icmje.org/recommendations/browse/artificial-intelligence/ai-use-by-authors.html).

Bu sınırın aşılması halinde ortaya çıkan en tehlikeli sorunlardan biri, yapay zekânın “halüsinasyon” üretmesi. Özellikle denetimsiz kullanılan modeller, gerçekmiş gibi görünen fakat aslında var olmayan kitaplar, makaleler, yazarlar, dergiler, sayfa numaraları ve DOI bilgileri üretebilmekte.

Bu bağlamda Türkiye’den çarpıcı bir örnek, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Damira Makhanova tarafından hazırlanan “Altınorda Toktamış Han ile Çağataylı Hükümdarı Emir Timur’un Siyasi ve Askeri İlişkileri” başlıklı doktora tezi (https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=KOgdn9H3uVnWeb15j2W4hxNPsKdqDnT_o7_nxp0jCES_jI7eqyjpDfhRGeNfUX8J). Tezin kapak ve onay sayfalarında çalışmanın Ankara Üniversitesi’nde, Prof. Dr. İlhan Erdem danışmanlığında hazırlandığı, jüri üyeleri arasında beş profesörün yer aldığı ve savunma tarihinin 27.01.2026 olduğu görülmekte. Tezin etik beyan sayfasında ise yazar, bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplandığını ve kaynakların eksiksiz gösterildiğini beyan etmekte.

Tezde İlker Evrim Binbaş’a ait olduğu belirtilen bazı yayınlar kaynak olarak gösterilmiş. Binbaş, sosyal medya açıklamalarında bazı eserlerin kendisine ait olmadığını ve durumun ciddi olduğunu belirtiyor (https://x.com/evrimbinbas/status/2059896658104549533?s=46&t=rFptNgTuGJR_LxxD3-c8gA). Tabii ki, sahte veya doğrulanamayan kaynakların bulunması, tek başına metnin kesin olarak yapay zekâ tarafından yazıldığını kanıtlamaz. Ancak bu tür kaynak kullanımı, yapay zekâ çağında sık karşılaşılan “hallucinated references” sorunu ile güçlü biçimde örtüşmekte.

Daha önemlisi, bu vaka yapay zekâdan da derin bir problemi gösteriyor. Ankara Üniversitesi’nde akademik denetim mekanizması işlememektedir. Bir doktora tezinde var olmayan ya da doğrulanamayan kaynaklara sistematik biçimde atıf yapılmışsa, bu yalnızca öğrencinin bireysel hatası olarak görülemez. Danışmanlık süreci, jüri değerlendirmesi, enstitü kontrolü ve üniversitenin kalite güvence mekanizmaları da sorgulanmalıdır.

Bu örnek, Türkiye’de akademik kalite güvencesinin bazı alanlarda ne kadar kırılgan hale geldiğini göstermesi bakımından sembolik önemdedir. Sorun yalnızca kötü bir tez yazılması değil, böyle bir tezin akademik denetim sürecinden geçebilmesidir. Daha da vahimi, bu tür vakalar münferit hata olarak geçiştirildiğinde, akademik kurumlar bilimi değil, yalnızca belge üretimini sürdürmüş olur.

Bu problemin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını belirtmek gerekir. Uluslararası akademik yayıncılıkta da yapay zekâ kaynaklı sahte atıf vakaları giderek daha görünür hale gelmektedir. Akademik etik üzerine yayımlanan bazı makalelerde bile çok sayıda uydurma kaynak tespit edilmiştir. Bir araştırma, PubMed’de indexlenen 277 makaleden birinde uydurma kaynak bulunduğunu belirtiyor (https://retractionwatch.com/category/by-reason-for-retraction/reference-problems/).  

Esas mesele, bilimsel dürüstlüğün yapay zekâ çağında nasıl korunacağıdır. Yapay zekâ bilimsel emeği desteklediğinde güçlü bir araçtır. Fakat metni, argümanı ve kaynakçayı insan denetimi olmadan üreten bir makineye dönüştüğünde akademik çürümeyi hızlandırmaktadır. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Krizde Sezgi ve Dayanışma

0

Akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değil. Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmek de önemlidir.

Kriz zamanlarında karar vermek zordur. Çünkü kriz, yalnızca seçenekleri çoğaltmaz; aynı zamanda zamanı daraltır, bilgiyi eksiltir ve insanı strese sokar. Savaş, baskı, işten çıkarılma, sürgün, göç, akademik dışlanma ya da hukuki belirsizlik gibi durumlarda verilen kararlar çoğu zaman ideal koşullarda alınmaz. İnsan “en doğru” kararı değil, çoğu kez “o anda mümkün olan en az yanlış” kararı vermeye çalışır.

Son günlerde yayımlanan bir çalışma, karmaşık kararlar hakkında ilginç bir tartışma başlattı. Profesyonel satranç oyunlarını inceleyen araştırmacılar, daha kısa sürede verilen hamlelerin ortalama olarak daha kaliteli olduğunu bildirdi. Çalışmada hamlelerin kalitesi satranç motorlarıyla karşılaştırılmış. Araştırmacılar, karar süresinin yalnızca zaman baskısını değil, oyuncunun pozisyonunu ne kadar zor algıladığını da yansıttığını vurguluyor. Yani hızlı karar, her zaman yüzeysellik anlamına gelmiyor. Hızlı karar bazen deneyimle gelişmiş sezgiyi gösterebilir (https://neurosciencenews.com/decision-speed-intuition-30715/).  

Bu bulguyu hayatın tüm alanlarına doğrudan aktarmak elbette doğru olmaz. Satranç, kuralları belirli, sonuçları ölçülebilir ve yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren bir alan. Bununla birlikte, bazı durumlarda uzun süre düşünmek, daha derin kavrayıştan çok zihinsel sıkışmışlığın bir belirtisi olabilir. İnsan bazen karar veremediği için düşünmeye devam eder; düşündüğü için daha iyi bir karar bulduğu için değil.

Akademik sürgün yaşayanlar bunu iyi bilirler. Baskı altında kararlar çoğu zaman satranç tahtasındaki hamleler kadar soğukkanlı ve temiz değildir. Üniversitede kalmak mı, istifa etmek mi? Ülkeyi terk etmek mi, beklemek mi? Aileyi hemen götürmek mi, yoksa önce güvenli bir zemin hazırlamak mı? Yeni bir ülkede mesleğe sıfırdan başlamak mı, yoksa akademik kimliğini korumaya çalışmak mı? Bu soruların çoğunda yeterli bilgi yok. Zaman baskısı var. Duygusal yük ağır. Ve her seçeneğin bedeli var…

Böyle zamanlarda sezgi, küçümsenmemesi gereken bir kaynaktır. Sezgi, çoğu zaman düşüncesizlik değil, birikmiş deneyimin hızlıca dile getirilmesidir. Daha önce benzer baskıları yaşamış olmak, kurumların nasıl tepki verdiğini görmek, güvensizliğin işaretlerini tanımak, insanların sözleriyle davranışları arasındaki farkı sezmek; bütün bunlar karar verme sürecine sessizce katılır. Kriz anında insan bazen nedenini tam olarak açıklayamadığı hâlde bir yolun tehlikeli, başka bir yolun daha güvenli olduğunu hisseder.

Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Her hızlı karar iyi değildir. Her sezgi de bilgelik değildir. Korku da sezgi gibi konuşabilir. Travma da kendini “iç ses” gibi sunabilir. Panik, insana kaçması gereken yerde donmayı; beklemesi gereken yerde acele etmeyi söyleyebilir. Bu nedenle kriz altında karar vermenin asıl meselesi, “hızlı mı düşünmeli, yavaş mı?” sorusu değil. Asıl mesele, insanın hangi koşullarda kendi sezgisine güvenebildiğini ve hangi koşullarda başkalarının desteğine ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmesidir.

Kriz anında dayanışma önemli hale gelmektedir. Krizde yalnız bırakılan kişi, kararlarını kendi daralan zihinsel alanı içinde vermek zorunda kalır. Oysa güvenilir bir meslektaş, bir insan hakları ağı, bir akademik dayanışma platformu, bir danışman ya da daha önce aynı yolu yürümüş biri, kararın niteliğini değiştirebilir. Dayanışma, kişinin yerine karar vermek değildir; kişinin daha sağlıklı karar verebileceği bir alan açmaktır.

Dolayısıyla akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değildir. Bunlar çok değerlidir; fakat dayanışmanın daha sessiz bir boyutu da vardır: Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek. Panik ile sezgiyi, umut ile gerçekçiliği, risk ile fırsatı ayırt etmesine yardımcı olmak. Bazen bir insanın hayatındaki en kritik destek, ona “şunu yap” demek değil, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmektir.

Kriz dönemlerinde ideal kararlar nadirdir. Çoğu karar eksik bilgiyle, yorgunlukla, korkuyla ve zaman baskısıyla alınır. Bu yüzden sonradan geriye bakıp insanları yargılamak kolaydır ama adil değildir. “Neden daha önce gitmedi?”, “Neden bekledi?”, “Neden o imzayı attı?”, “Neden sessiz kaldı?” gibi sorular, krizin içindeki insanın gerçekliğini çoğu zaman görmez. O anda kişinin önünde yalnızca seçenekler değil, aile sorumluluğu, ekonomik kaygı, hukuki risk, mesleki gelecek ve duygusal çöküntü de vardır.

Belki de kriz altında karar verme konusunda öğrenmemiz gereken en önemli şey şudur: İnsan zihni tek başına sınırsız değildir. Sezgi değerlidir, ancak güvenli bir bağlam gerektirir. Akıl gereklidir, ama zaman ve bilgi de gerekir. Dayanışma bu boşluğu doldurur.

Baskı altındaki akademisyenlerin yalnızca işlerini, unvanlarını veya kurumlarını değil, karar verme kapasitelerini de korumamız gerekir. Çünkü kriz, insanın sadece dış dünyasını değil, iç pusulasını da sarsar. Dayanışma, o pusulanın yeniden yön bulmasına yardımcı olacaktır.

Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

0

Savaş, zulüm ve siyasi baskı söz konusuysa insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez.

Gelişmiş ülkelerde doğurganlık azalıyor, yaşam süresi uzuyor ve çalışan nüfusun emeklilere oranı düşüyor. OECD’ye göre yaşlı bağımlılık oranı 1980’de %19 iken 2023’te %31’e çıktı; 2060’a kadar %52’ye yükselmesi bekleniyor. Bu nedenle göç, sık sık yaşlanan toplumlar için bir “çözüm” olarak sunuluyor. Ancak bu konu sanıldığı kadar basit değil: Göç hem hedef ülkeler hem de kaynak ülkeler açısından fırsatlar ve ciddi sorunlar barındırıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/07/oecd-employment-outlook-2025_5345f034/full-report/component-6.html).  

Göç lehine en güçlü argüman işgücü açığı. Sağlık, yaşlı bakımı, inşaat, tarım, lojistik ve teknoloji gibi alanlarda birçok gelişmiş ülke göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor. Çalışan nüfus azaldığında vergi ve sosyal güvenlik gelirleri düşerken, emeklilik ve sağlık harcamaları artıyor. Avrupa Komisyonu’nun 2024 Yaşlanma Raporu, yaşlanan nüfusun emeklilik, sağlık ve uzun süreli bakım harcamaları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturduğunu göstermekte (https://economy-finance.ec.europa.eu/publications/2024-ageing-report-economic-and-budgetary-projections-eu-member-states-2022-2070_en).  

Ayrıca göç sadece ekonomik değil, insani bir meseledir. İnsanlar savaş, baskı, yoksulluk, iklim krizi veya akademik ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Akademik dayanışma perspektifinden bakıldığında, sürgündeki akademisyenler, hekimler, gazeteciler ve öğrenciler sadece “işgücü” değil, hakları ihlal edilmiş insanlardır. Onlara kapı açmak demografik hesaplardan önce bir insan hakları sorumluluğudur.

Bununla birlikte, göçün her koşulda çözüm olduğunu söylemek de yanlış olur. Birleşmiş Milletler’in “replacement migration” tartışmaları, göçün nüfus azalmasını ve yaşlanmayı telafi etmek için kullanılabilecek bir araç olduğunu, fakat bunun çok yüksek ve sürekli göç düzeyleri gerektirebileceğini göstermiştir. Göçmenler de zamanla yaşlanır; aileleri, çocukları, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarıyla sosyal sisteme dahil olurlar. Dolayısıyla “daha fazla göç” tek başına sürdürülebilir bir demografi politikası değildir (https://www.un.org/development/desa/pd/sites/www.un.org.development.desa.pd/files/unpd-egm_200010_un_2001_replacementmigration.pdf).  

Göçün toplumsal maliyetleri de var. Hızlı ve plansız göç konut piyasası, okullar, sağlık hizmetleri ve yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturabilir. Dil eğitimi, mesleki tanıma, adil istihdam ve ayrımcılıkla mücadele olmadan entegrasyon başarısız olabilir. Bu başarısızlık hem göçmenleri mağdur eder hem de yerel toplumda göç karşıtı tepkileri güçlendirir.

Bir diğer önemli mesele kaynak ülkeler. Zengin ülkeler doktor, hemşire, mühendis ve akademisyenleri çektiğinde, yoksul veya kırılgan ülkeler yetişmiş insan gücünü kaybedebilir. Dünya Bankası, göçün kaynak ülkelere havale ve bilgi transferi gibi faydalar sağlayabileceğini, fakat bazı ülkelerde “brain drain” yani beyin göçü riskini de artırabileceğini belirtmektedir. Özellikle sağlık sistemi zayıf ülkeler için bu kayıp, sadece ekonomik değil, doğrudan insan hayatını etkileyen bir sorun olabilir (https://www.worldbank.org/en/publication/wdr2023).  

Göç karşıtı politikaların haklılık yönüne de bakmak gerekir. Her ülkenin entegrasyon kapasitesi, konut imkânı, kamu hizmetleri ve toplumsal dengeleri dikkate alınmalıdır. Plansız ve kontrolsüz göç hem yerel halk hem de göçmenler için sorunlar doğurabilir. Fakat buradan “kapıları kapatalım” sonucuna varmak da doğru değil. Mülteci koruması uluslararası ve ahlaki bir yükümlülük. Göçmenleri sadece yük veya tehdit olarak göstermek, gerçeği çarpıtmakta ve yabancı düşmanlığını beslemektedir.

Aslında göç alternatifsiz değil, fakat tamamen göçsüz bir çözüm de gerçekçi değil. Daha adil bir göç politikası için göçmenler sadece ekonomik araç olarak görülmemeli. Kaynak ülkelerle eğitim, sağlık ve bilim alanlarında ortaklık kurulmalı, beyin göçü yerine “beyin dolaşımı” teşvik edilmelidir. Göçmen akademisyenlerin ve uzmanların kaynak ülkeleriyle bağlarını koruması, ortak projeler yürütmesi ve bilgi aktarımına katkı sunması desteklenmelidir.

Yaşlanan toplumlar için göç daha geniş bir sosyal politika paketinin parçası olabilir. Göç alan ülkelerin kadın istihdamı, sağlıklı yaşlanma, eğitim, teknoloji, aile desteği ve kaynak ülkelere karşı sorumlulukları dikkate almaları doğaldır. Bununla birlikte, insani ve politik sebeplerle gerçekleşen zorunlu göç ayrı bir yere sahip. Burada bir tarafta akut olarak insan hayatı, özgürlük ve güvenlik, diğer tarafta ise devletlerin uzun vadeli ekonomik ve demografik menfaatleri var. Elbette ülkeler kendi kapasitelerini, toplumsal dengelerini ve entegrasyon imkânlarını hesaba katmalıdır. Ancak acil insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez. Bu nedenle savaş, zulüm, siyasi baskı, akademik özgürlüklerin yok edilmesi veya temel insan haklarının ihlali söz konusu olduğunda göçü desteklemek sadece bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur. Asıl mesele, göçü sadece fayda-zarar hesabıyla değerlendirmek değil; onu daha adil, daha insani ve hem hedef hem kaynak toplumlar için daha sorumlu hale getirmektir.

Dikkat Ekonomisi ve NEET Gençlik

0

Gençlere sadece “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir

Modern ekonomide artık yalnızca emek, sermaye ve bilgi yarışmıyor; insan dikkati de pazarlanabilir bir kaynak hâline gelmiş durumda. Sosyal medya platformları, kısa video uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kripto piyasaları, bahis kültürü ve hızlı zenginleşme vaatleri aynı kıt kaynağın peşinde: gençlerin zamanı ve dikkati.

Bu nedenle “dikkat ekonomisi” kavramı yalnızca teknolojik bir mesele değil. Bu konu, eğitim, istihdam, ruh sağlığı, toplumsal eşitsizlik ve insan sermayesi meselesiyle de ilgili. Özellikle gençlerin eğitim ve istihdam oranının düşük olduğu toplumlarda bu mesele daha da önem kazanmakta.

Ne eğitimde ne istihdamda ne de mesleki eğitimde olan gençleri tanımlamak için kullanılan bir kavram var: NEET (Youth not in employment, education or training) (https://www.oecd.org/en/data/indicators/youth-not-in-employment-education-or-training-neet.html). Eurostat verilerine göre 2024 yılında Avrupa Birliği’nde 15–29 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık %11’i NEET kategorisindeydi (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training). Türkiye’de bu tablo çok daha kötü. TÜİK’in gençlik verilerine dayanan haberlerde, 15–24 yaş grubundaki gençlerin %23,3’ünün ne eğitimde ne de istihdamda olduğu bildirilmekte (https://www.hurriyetdailynews.com/amp/nearly-one-in-four-young-people-in-turkiye-neither-studying-nor-employed-data-shows-222131). Bu oranlar ekonomik bir istatistik olmaktan öte toplumun geleceğe dönük üretim, öğrenme ve yenilenme kapasitesini göstermektedir.

Genç bir insanın uzun vadeli bir beceri geliştirmesi zaman, disiplin, tekrar ve sabır gerektirir. Bir dil öğrenmek, meslek edinmek, akademik derinlik kazanmak, yazılım geliştirmek, iyi bir zanaatkâr olmak, bilimsel düşünmeyi öğrenmek veya toplumsal fayda üreten bir alanda uzmanlaşmak kısa sürede gerçekleşmez. Halbuki dikkat ekonomisi, insana sürekli daha hızlı, daha kolay ve daha uyarıcı ödüller sunuyor. Kısa videolar, anlık beğeniler, hızlı tüketilen içerikler ve spekülatif kazanç hikâyeleri uzun vadeli emeğin yerini kısa vadeli dopamin döngülerine bırakmakta.

Bu döngünün en tehlikeli tarafı zaman kaybı üretmesi değil. Daha önemlisi, gençlerin beklenti yapısını değiştirmesidir. Emekle, eğitimle, mesleki birikimle ve toplumsal katkıyla inşa edilen başarı fikri zayıflarken “bir anda yükselme”, “viral olma”, “kriptoyla zengin olma”, “borsada büyük kazanma”, “fenomen olma” veya “kısa yoldan hayatını kurtarma” hayali güçlenmektedir. Elbette bu alanlarda başarıya ulaşanlar vardır. Fakat bunlar çoğu zaman istisnai örneklerdir. Dikkat ekonomisi ise bu istisnaları görünür kılar, çoğunluğun kaybını ve boşa harcanan zamanını görünmez bırakır.

Burada “kazanan hepsini alır” mantığı işler. Birkaç kişi büyük görünürlük, büyük gelir veya büyük kazanç elde ederken, çok daha geniş bir kitle ise saatlerini, dikkatini ve öğrenme enerjisini tüketir. Bu durum özellikle kırılgan gençler için daha yıkıcıdır. Eğitimden kopmuş, iş piyasasına girememiş, mesleki yönünü bulamamış veya gelecek umudu zayıflamış gençler, sabırlı beceri inşası yerine spekülatif alanlara daha kolay yönelebilir. Çünkü uzun vadeli yollar onlara kapalı, yorucu veya anlamsız görünebilir. Kısa vadeli vaatler ise daha ulaşılabilir görünür.

Meseleye yalnızca ahlaki bir panikle yaklaşmak doğru değil. “Gençler tembel”, “telefon yüzünden bozuldu” veya “eskiden böyle değildi” gibi genellemeler sorunun yapısal boyutunu görmemizi engelleyebilir. Çünkü sorun yalnızca bireysel irade zayıflığı değil. Bir tarafta yüksek genç işsizliği, eğitim-istihdam uyumsuzluğu, güvencesizlik ve sosyal hareketlilikte tıkanma, diğer tarafta ise dünyanın en güçlü şirketlerinin insan dikkatini yakalamak ve elde tutmak üzere tasarladığı algoritmik sistemler bulunmakta. Genç birey, çoğu zaman bu iki baskı arasında yalnız kalmaktadır.

OECD’nin dijital çağda çocukların yaşamına ilişkin değerlendirmeleri de bu karmaşıklığa işaret etmekte. Sosyal medya kullanımı her çocuk veya genç üzerinde aynı etkiyi doğurmaz; içeriğin niteliği, kullanım biçimi, çevrimdışı kırılganlıklar ve sosyal çevre belirleyici olabilir. Ancak özellikle kırılgan ergenlerde sosyal medya kullanımının bağımlılık benzeri davranışlar ve stresle ilişkili olabileceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca “ekran süresi” değil, ekranın hangi psikolojik ve sosyal boşlukları doldurduğudur (https://www.oecd.org/en/publications/how-s-life-for-children-in-the-digital-age_0854b900-en/full-report/introduction-and-main-findings_67c79516.html).

Bugün birçok ülkenin çocukların ve gençlerin sosyal medya kullanımını sınırlamaya veya platformların bağımlılık yapıcı tasarımlarını düzenlemeye çalışması tesadüf değildir. Avrupa Birliği’nde manipülatif ve bağımlılık yapıcı dijital tasarımlara karşı yeni düzenlemeler tartışılmakta, Avustralya başta olmak üzere bazı ülkelerde çocukların sosyal medya erişimine yönelik yaş sınırlamaları gündeme gelmektedir. Bu gelişmeler, dikkat ekonomisinin artık bireysel aile terbiyesiyle çözülebilecek basit bir konu olmadığını göstermektedir (https://www.reuters.com/world/eu-targets-social-media-protect-children-von-der-leyen-says-2026-05-12/).

Ancak yasaklar ve sınırlamalar tek başına yeterli değil. Asıl mesele, gençlere yeniden anlamlı bir gelecek ufku sunabilmektir. Eğer bir genç eğitimle, meslekle, bilimle, sanatla, zanaatla veya toplumsal katkıyla bir gelecek kurabileceğine inanmıyorsa, onun dikkatini yalnızca ekranlardan çekmek mümkün değildir. Boşalan dikkat, anlamlı bir hedefle doldurulmadığında tekrar aynı döngüye dönecektir.

Bu nedenle, dikkat ekonomisine karşı en güçlü cevap, yalnızca dijital detoks değil, beceri ekonomisi, emek etiği ve sosyal adalet politikalarıdır. Gençlerin kaliteli eğitime erişimi, mesleki rehberlik, staj ve istihdam olanakları, akademik özgürlük, kültürel üretim alanları ve güvenli sosyal çevreler desteklenmelidir. NEET gençler yalnızca istatistiksel bir kategori olarak değil, toplumun kaybetme riski taşıdığı potansiyel bilim insanları, öğretmenler, hekimler, teknisyenler, sanatçılar, girişimciler ve yurttaşlar olarak görülmelidir.

Bir toplumun insan sermayesi bir anda yok olmaz. Önce dikkat dağılır, sonra öğrenme motivasyonu zayıflar, sonra beceri gelişimi kesintiye uğrar, sonra gelecek umudu azalır. En sonunda kaliteli insan sermayesi, güneş görmüş kar gibi erir. Bu erimeyi durdurmak için gençlere yalnızca “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir.