Ana Sayfa Blog

Otoriterleşme Bir Gecede Olmaz

0

Akademik dayanışma, risk altında olanlardan sürekli cesaret beklemek yerine, güvenli olanların daha fazla sorumluluk almasını gerektirir.

Demokrasilerin sona ermesini düşündüğümüzde zihnimizde hâlâ darbeler, kapatılan parlamentolar ve açık baskı görüntüleri canlanıyor. Oysa günümüz otoriterleşmesi çoğu zaman çok daha sessiz ilerliyor. Seçimler yapılmaya, üniversiteler açık kalmaya, mahkemeler çalışmaya devam ediyor; fakat kurumların bağımsızlığı ve toplumun ortak gerçeklik zemini yavaş yavaş aşınabiliyor.

V-Dem Institute’un 2026 Demokrasi Raporu, otoriterleşmenin artık istisnai bir durum olmadığını gösteriyor. Rapora göre dünya nüfusunun büyük çoğunluğu otokratik rejimlerde yaşıyor ve çok sayıda ülkede demokratik gerileme devam ediyor. Otoriterleşen ülkelerde akademik ve kültürel ifade özgürlüğü de geriliyor. Bu nedenle akademik özgürlüğe yönelik baskıyı yalnızca üniversitelerin iç meselesi olarak görmek ciddi bir hata olur. Akademik özgürlük, demokratik düzenin erken uyarı sistemlerinden biridir. [V-Dem Democracy Report 2026](https://www.v-dem.net/publications/democracy-reports/)

Stephan Lewandowsky ve arkadaşlarının hazırladığı [The Anti-Autocracy Handbook](https://www.mpib-berlin.mpg.de/2094097/newsreserachresults-2025-arc), otoriter hareketlerin sık kullandığı üç unsura dikkat çekiyor: popülizm, kutuplaştırma ve hakikat-sonrası siyaset. Toplum giderek “gerçek halk” ve “düşmanlar” şeklinde bölünüyor; uzmanlık şüpheli hale getiriliyor ve olgular, doğru olup olmadıklarından çok kimin işine yaradıklarına göre değerlendiriliyor.

Burada bilim ve otoriter zihniyet ayrışıyor. Bilim, “Bunu nereden biliyoruz?” diye sorar. Otoriter siyaset ise “Bunu sorgulamaya kimin hakkı var?” der.

Üniversitelere yönelik baskı çoğu zaman açık yasaklarla başlamaz. Araştırma fonlarının belirli konulara kapatılması, yöneticilerin liyakat yerine siyasi sadakate göre seçilmesi, bazı kavramların “sakıncalı” hâle gelmesi veya akademisyenlerin “başımıza iş açmayalım” düşüncesiyle kendi kendilerini sınırlaması daha erken ve daha tipik belirtilerdir.

Handbook’un en önemli uyarılarından biri de burada ortaya çıkıyor: otosansür ve “peşin itaat”. Bir sistem yeterince korku ürettiğinde her makaleyi yasaklamasına gerek kalmaz; akademisyen hangi cümleyi yazmaması gerektiğini zaten bilir. Her araştırma alanının yasaklanmasına gerek kalmaz; genç araştırmacılar hangi konunun kariyerleri açısından tehlikeli olduğunu öğrenir. Böylece baskı, dışarıdan uygulanmak yerine insanların zihnine taşınır.

Bu süreçte akademik dayanışmanın özel bir önemi vardır. Handbook’un “Serengeti stratejisi” olarak adlandırdığı mekanizma basit: Sürüden birini ayır, onu yalnızlaştır ve diğerlerine mesaj ver. Bir akademisyen hedef alındığında asıl amaç yalnızca o kişiyi cezalandırmak değil, geri kalanlara da sınırın nerede olduğunu göstermektir. Bu nedenle hedef alınan meslektaşı yalnız bırakmamak sadece ahlaki bir davranış değil, otoriterleşmeye karşı kurumsal bir savunma mekanizmasıdır.

Akademisyenin görevi belirli bir partiye veya ideolojiye karşı olmak değildir. Ancak araştırma özgürlüğü, ifade özgürlüğü, hukuk devleti, çoğulculuk ve üniversite özerkliği akademik hayatın temel koşullarıdır. Bu koşullar ortadan kaldırılırken “Ben bilim insanıyım, siyasete karışmam” demek her zaman tarafsızlık anlamına gelmez.

Burada temel ilke şudur: En fazla sorumluluk en fazla güvenliğe sahip olanlara düşer. Kadrolu, güçlü kurumlarda ve demokratik güvencelerin hâlâ işlediği ülkelerde çalışan akademisyenlerden beklenen ile hapis, işten çıkarılma veya sürgün riski altındaki genç araştırmacılardan beklenen aynı olamaz. Akademik dayanışma, risk altında olanlardan sürekli cesaret beklemek değil, güvenli olanların daha fazla sorumluluk üstlenmesidir.

Demokrasi için en tehlikeli an, insanların konuşmasının yasaklandığı an olmayabilir. Daha tehlikelisi, henüz yasaklanmamışken konuşmaktan vazgeçmeye başladıkları andır.

Beynin Akademik Yaşı Yok

0

Beyin yaşam boyu değişmeye devam ediyor; mesele gelişmeye ne kadar açık kalabildiğimiz.

Hangi yaşta yetişkin oluruz?

Yasalara göre on sekiz. Beyin gelişimiyle ilgili yaygın bir iddiaya göre belki de 25. Toplumsal beklentilere göre otuz ya da kırk. Akademik dünyada ise çok daha ayrıntılı bir takvim var: lisans öğrencisi, lisansüstü öğrencisi, doktora sonrası araştırmacı, yardımcı doçent, doçent, profesör…

Ancak beyin bu kategorilerin hiçbiriyle ilgilenmiyor gibi görünüyor.

Mousley ve arkadaşlarının araştırmasında doğumdan 90 yaşına kadar uzanan bir yelpazedeki 4.216 kişiye ait difüzyon MRG verileri incelenmiş. Araştırmacılar, yalnızca beynin belirli bölgelerinin boyutuna bakmak yerine, beynin yapısal bağlantılarının bir ağ olarak nasıl organize edildiğini ele almışlar. Bu organizasyon sürecinde dört önemli dönüm yaşı tespit edilmiş: 9, 32, 66 ve 83. En belirgin geçiş 18 yaşında değil, yaklaşık 32 yaşında (https://www.nature.com/articles/s41467-025-65974-8).

Yaklaşık 9 ila 32 yaşları arasında, beynin yapısal ağı uzmanlaşmadaki değişimlerin yanı sıra artan bir bütünleşme ve verimlilik örüntüsü gösteriyor. 32 yaş civarında, bu gelişim seyirlerinin bir kısmı yön değiştiriyor. O noktadan yaklaşık 66 yaşına kadar, beyin ağ mimarisinin çok daha kademeli bir şekilde değiştiği nispeten uzun bir döneme giriliyor. 66 yaşında bir başka değişim gözlemleniyor; 83 yaş civarında ise bambaşka bir örüntü ortaya çıkıyor.

Bu durum, otuz ikinci yaş günümüze kadar ergen olduğumuz ya da tam olarak 32, 66 veya 83 yaşlarında herkesin beyninde aniden bir şeylerin değiştiği anlamına gelmiyor. Ancak çalışma, insan gelişimini yetişkinliğin başlarında bir yerde sona eren bir yolculuk olarak hayal etme eğilimimize meydan okuyor.

Bu bulguları destekleyen başka araştırmalar da var. 2025 yılında Sun ve meslektaşları, doğum öncesinden 80 yaşına kadar uzanan bir dönemi kapsayan, 132 farklı merkezden toplanmış 33.250 bireye ait fonksiyonel MRG verilerini bir araya getirdi. Onlar da beynin işlevsel bağlantılarının yaşam boyu doğrusal olmayan bir şekilde değiştiğini tespit ettiler. Farklı ağlar, farklı gelişim takvimleri izliyor; yaşamın üçüncü ve dördüncü on yıllarına kadar uzanan önemli genel kırılma noktaları göze çarpıyordu (https://www.nature.com/articles/s41593-025-01907-4).

Daha da kapsamlı bir girişim olan “İnsan Yaşam Süresi İçin Beyin Çizelgeleri” (Brain Charts for the Human Lifespan) projesi, gebeliğin orta döneminden 100 yaşına kadar uzanan bir yelpazede 101.000’den fazla kişiye ait 123.984 MRI taramasını bir araya getirdi. Gri madde, beyaz madde ve diğer beyin özelliklerinin çarpıcı biçimde farklı seyirler izlediği bulundu. Gelişimin tamamlandığının kesin bir dille ilan edilebileceği bir an tespit edilemedi (https://www.nature.com/articles/s41586-022-04554-y).

Aynı durum, beyin yapısından bilişsel yetilere geçtiğimizde de karşımıza çıkıyor.

Joshua Hartshorne ve Laura Germine, 48.537 kişinin bilişsel performansını incelediler ve entelektüel mükemmelliğin tek bir yaşta gerçekleştiğini varsayanlar için şaşırtıcı ve ezber bozucu bir bulguya ulaştılar: Farklı yetenekler farklı yaşlarda zirveye ulaşıyor. Bazıları ergenliğin sonlarına doğru en üst düzeye çıkarken, diğerleri yirmili veya otuzlu yaşlarda, kimileri ise kırklı yaşlarda veya daha sonrasında bu noktaya varıyor. Yetişkinlik döneminin hemen hemen her evresinde, bir bilişsel görevde performansımız düşerken, bir diğerinde sabit kalabilir ve üçüncüsünde ise gelişim gösterebiliriz (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/25770099/).

Dolayısıyla, entelektüel açıdan “zirvede olma” diye bir durum söz konusu olmayabilir.

Bunun nörobilimin çok ötesine uzanan sonuçları olabilir.

Toplumu sanki yaş gelişimsel durumun güvenilir bir göstergesiymiş gibi düzenliyoruz. 18 yaşında yasal yetişkinlik statüsü tanıyoruz. 30 yaş civarında insanların mesleki ve kişisel düzenlerini kurmuş olmalarını bekliyoruz. 65 yaş civarında ise emeklilikten söz etmeye başlıyoruz. Bu sınırlar idari açıdan işlevsel olabilir. Ancak biyoloji idari kolaylıklara riayet etmek zorunda değil.

Akademi dünyası, kronolojik yaş ile kapasiteyi karıştırma konusunda bilhassa kusurlu olabilir.

Entelektüel gelişimin kariyerin başlangıcında yoğunlaştığını varsayarak “kariyerinin başındaki araştırmacılar” ifadesini kullanıyoruz. Finansman programları, yaş veya doktora sonrası geçen süre gibi sınırlamalar getiriyor. Akademik özgeçmişler; şu yaşta doktora, bu yaşta bağımsızlık, ötekinde profesörlük gibi beklenen bir seyirle sessizce kıyaslanıp değerlendiriliyor. Araştırma dünyasına 45 yaşında adım atan biri “geç kalmış” sayılıyor. En iyi çalışmasını 70 yaşında ortaya koyan birine ise neredeyse bir istisna muamelesi yapılıyor.

Oysa beyin akademik kadro sürecine (tenure clock) tâbi bir mekanizma değil.

Yaşlanmak da sadece bir gerileme süreci anlamına gelmiyor. Yaşlanan beyinler şüphesiz yapısal ve işlevsel değişimlerden geçer. Geniş ölçekli işlevsel ağlar, yaşla birlikte ortalama olarak daha az ayrışmış ve daha az özelleşmiş hâle gelme eğilimindedir. Ancak mesele sadece bir kayıptan ibaret değil. Yaşlı beyinler ağları farklı şekillerde devreye sokabilir, değişimleri telafi edebilir ve deneyime yanıt vermeye devam edebilir.

Buna dair güzel bir örnek müzik alanından gelmekte.

Daha önce hiç piyano çalmayı öğrenmemiş, 64-76 yaş arası 134 yetişkinin katıldığı randomize bir çalışmada, altı aylık piyano eğitiminin, müzik dinleyen bir kontrol grubuna kıyasla beynin işitsel bölgelerindeki kortikal kalınlıkta artışla ilişkili olduğu görülmüş. Yaşlanan beyin yeni ve zorlu bir beceriye yapısal düzeyde yanıt verme kapasitesini yitirmiyor (https://nyaspubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/nyas.14762).

Fiziksel aktivite de benzer bir tablo ortaya koymakta. Araştırmalar egzersizin yaşlı yetişkinlerde işlevsel beyin bağlantısılığını değiştirebileceğini öne sürerken, özellikle hafıza açısından önem taşıyan bölgelerde deneyime dayalı yapısal ve işlevsel plastisiteyi (esnekliği) ortaya koymaktadır (https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0047637421000658).

Bu durum, yaşın karmaşık bir etki yarattığını düşündürüyor.

İşlem hızı, birikmiş bilgi, hafıza, muhakeme yeteneği, kelime dağarcığı, örüntü tanıma ve duygusal düzenleme becerisi hep birlikte değişmiyor. Beyin hacmi, beyaz madde bütünlüğü ve işlevsel bağlantısallık aynı zaman çizelgesini izlemiyor. Biyolojik yaşlanmanın kendisi de bireyler arasında büyük farklılıklar gösteriyor.

Akademik kültürümüz belki de bu karmaşıklığı yansıtmalıdır.

28 yaşındaki bir araştırmacı hızı, esnekliği ve eski varsayımlardan vazgeçme isteğini beraberinde getirebilir. 58 yaşındaki bir araştırmacı ise onlarca yıllık birikmiş örüntüleri, bağlamsal bilgiyi ve hangi soruların sorulmaya değer olduğunu ayırt etme yetisine sahip olabilir. Bu profillerden hiçbiri diğerinden özünde üstün değildir. Daha da önemlisi, hiçbiri durağan değildir.

Bu durum, mentorluk konusundaki düşünce yapımızı da değiştirebilir.

Genellikle mentorluğun yukarıdan aşağıya doğru aktığını hayal ederiz: kıdemli akademisyenler, kıdemsiz akademisyenleri yetiştirir. Ancak insan bilişsel gelişimi yaşam boyu çok yönlü bir seyir izliyorsa, belki de mentorluk da çok yönlü olmalıdır. Genç araştırmacılar kıdemli meslektaşlarının entelektüel ağlarını değiştirebilir; tıpkı kıdemli araştırmacıların onlarınkini şekillendirmesi gibi. Bir laboratuvar, bölüm veya üniversite, tamamlanmış ve tamamlanmamış zihinlerden oluşan bir hiyerarşi olarak değil, farklı gelişimsel yörüngelerin farklı noktalarındaki zihinlerden oluşan bir ağ olarak görülebilir.

Bahsedilen araştırmalardan daha kişisel bir çıkarım da yapılabilir.

Akademik yaşam, zamana dair kendine has bir kaygı yaratmaktadır.

Doktora yapmak için çok geç.

Alan değiştirmek için çok geç.

İstatistik öğrenmek için çok geç.

Yazmaya başlamak için çok geç.

Araştırmaya geri dönmek için çok geç.

Yeni bir yöntem öğrenmek için çok yaşlı.

Araştırmalar, her yaşta her şeyin eşit derecede kolay olduğu yönündeki o hayali haklı çıkarmıyor. Yine de bize “çok geç” ifadesine şüpheyle yaklaşmak için geçerli bir neden sunuyor. İnsan beyni nihai bir biçime ulaşıp ardından gerileme sürecine girene dek öylece durmaz; kendini yeniden yapılandırır. Farklı yetenekler farklı gelişim seyirleri izler. Deneyim önemini korur. İleri yaşlarda dahi beyin ölçülebilir değişimler geçirme kapasitesini sürdürmektedir.

Sürekli bir değişim söz konusudur.

Beyin 32 yaşında yeni bir topolojik evreye girebilir; 66 yaş civarında bir başkasına, 83 yaş civarında ise belki bir diğerine… Bu sayılar eskilerinin yerini alan yeni kalıplara dönüşmemelidir. Onların asıl değeri, oluşturduğumuz kalıpların ne denli yapay olduğunu bize hatırlatmalarıdır.

Akademik kariyer “tamamlanma”ya yönelik bir yarış olmamalıdır; farklı birine dönüşme kapasitemizi koruduğumuz bir yaşam süreci olmalıdır.

Birbirimizden Korkarak Yükselebilir miyiz?

0

Bir medeniyeti dışarıdaki düşmanlarından önce, içeride farklı düşünene tahammül edememesi zayıflatır.

Bu hafta Metin Yıkar’ın University of Chicago’da görev yapan tarihçi Mustafa Kaya ile yaptığı söyleşi temelinde konuyu irdelemek istiyoruz (https://youtu.be/mAmTm9lpKho).  

“İslam dünyası neden geriledi?” Din mi engel oldu? Osmanlı mı hata yaptı? Matbaa mı geç geldi? Batı mı sömürdü? Ulema mı bilime karşı çıktı? Yoksa Müslümanlar mı tembelleşti?

Kaya, ticaret yolları, siyasi yapılanma, devlet-toplum ilişkileri, mezhep çatışmaları ve Avrupa’nın geçirdiği dönüşümleri birlikte düşünmeye davet ediyor.

Söyleşiden şu çıkarım yapılabilir: Medeniyetler yalnızca iyi fikirler ürettikleri için yükselmiyor. Fikirlerin, insanların ve sermayenin dolaşabildiği ortamlar oluşturabildikleri ölçüde yükseliyorlar.

İslam dünyası şu soruyu sormalıdır: Biz farklılıklarla birlikte yaşayabileceğimiz açık toplumlar mı kuruyoruz, yoksa enerjimizi birbirimizi kontrol etmek, susturmak ve tasfiye etmek için mi harcıyoruz?

Bir tüccar Horasan’dan kalkıp Bağdat’a, oradan Şam’a ve Kahire’ye yalnız kumaş ve baharat taşımıyordu. Haber, fikir, teknik ve kültür de taşıyordu. Bir âlim Buhara’dan Şam’a, oradan Kahire’ye veya Hicaz’a giderken onunla birlikte kitaplar, sorular ve yöntemler de seyahat ediyordu.

Bilginin gelişmesi için yalnızca zeki insanlar yetmez; zeki insanların birbirleriyle karşılaşabilmesine de ihtiyaç vardır.

Avrupa’da şehirlerin, tüccarların, üniversitelerin, dini grupların ve daha sonra şirketlerin merkezi iktidardan görece bağımsız hareket edebildiği çeşitli alanlar ortaya çıktı. İslam dünyasında ise özellikle büyük “barut imparatorlukları” döneminde devlet giderek daha kuvvetli, merkezi ve düzenleyici hale geldi.

Bunun kuşkusuz avantajları vardı. İstikrar sağladı. Büyük ordular kurdu. Vergi topladı. Yolları korudu. İmparatorlukları yüzyıllarca ayakta tuttu.

Fakat istikrarın da bir bedeli var. Devlet güçlendikçe toplumun kendi kendine örgütlenebileceği alan daralırsa, kısa vadede düzen kazanılırken uzun vadede yaratıcılık kaybedilir. Devlet ekonomiye hâkim olduğunda bağımsız tüccarın; dine hâkim olduğunda bağımsız din adamının; eğitime hâkim olduğunda bağımsız akademisyenin hareket alanı daralır.

Söyleşinin en düşündürücü bölümlerinden biri Safevilerin ortaya çıkışı ve mezhepsel cepheleşme üzerine. Bir noktadan sonra iki Müslüman imparatorluk yalnızca birbirleriyle savaşmıyor, kendi tebaalarının dinî sadakatinden de kuşku duyuyordu. İşte bu noktada dışarıdaki rakip kadar içerideki “öteki” de bir tehdit haline gelir.

Beş yüz yıl sonra hâlâ Müslüman toplumların muazzam miktarda enerjisini birbirlerini sınıflandırmak için harcadıklarını görüyoruz:

Sünni misin, Şii misin?

Seküler misin, İslamcı mısın?

Şu cemaatten misin, bu tarikattan mı?

İktidara yakın mısın, muhalif misin?

“Bizden” misin, “onlardan” mı?

Bir medeniyet dış rakipleri yüzünden zayıflayabilir. Ama çok daha tehlikelisi, kendi farklılıklarını yönetemediği için kendi insan sermayesini yok etmesidir.

Bunu güncel olaylarla örneklemek mümkün. Hizmet hareketine yönelik kitlesel tasfiye ve baskılar devam ederken (https://silencedturkey.org/july-15-coup-and-purge) bugünlerde Türkiye’de Süleyman Hilmi Tunahan geleneğine bağlı, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen cemaate yönelik geniş çaplı operasyon gerçekleştiriliyor (https://bianet.org/haber/suleymancilara-17-ilde-operasyon-alihan-kuris-dahil-30-kisi-gozaltinda-322495).  

Türkiye neden dini ve sivil grupları hukuk içinde çoğulcu bir toplumsal yapının doğal unsurları olarak yaşatmakta bu kadar zorlanıyor? Bir dönem bir cemaat devletin gözdesi oluyor, başka bir cemaat ise tehlike olarak görülüyor. Siyasi dengeler değişiyor, roller değişiyor. Dün makbul olan bugün sakıncalı; dün sakıncalı olan yarın makbul olabiliyor.

Devletin hangi dinî yapının “iyi”, hangisinin “kötü” olduğuna karar verdiği bir toplumda din de özgür değildir, devlet de sağlıklı değildir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı yeni ortak savunma anlaşması da bu tarihsel perspektiften okunmaya değer. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yapılacak silahlı saldırı diğerlerine de yapılmış kabul edilecek (https://www.reuters.com/world/asia-pacific/saudi-arabia-turkey-pakistan-sign-joint-defence-deal-amid-regional-turmoil-2026-08-07/).   

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi üç büyük Sünni çoğunluklu ülkenin, İran-İsrail-ABD savaşının şekillendirdiği son derece gergin bir bölgesel ortamda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturması, beş yüz yıl önceki Osmanlı-Safevî dünyasını hatırlatıyor.

Neden Kahire, İstanbul, Tahran, Riyad, İslamabad ve diğer merkezler arasında bilimde, teknolojide, ticarette ve akademik dolaşımda askerî ittifaklara benzer bir işbirliği sistemi kurulamıyor?

Neden ortak savunma mekanizmaları konuşulduğu kadar ortak üniversiteler, araştırma fonları ve öğrenci dolaşımı konuşulmuyor?

Bir araştırmacının pasaportuna bakılmadığı, bir düşüncenin mezhebine veya siyasi aidiyetine göre değerlendirilmediği, üniversitenin iktidarın doğrularını ispatlamakla görevlendirilmediği ortamlarda bilgi çoğalır.

Bilim insanına şunu söyleyemezsiniz:

“Düşünmekte özgürsün ama şu konuda düşünme.”

“Dünyayla işbirliği yapabilirsin ama şu ülkeden araştırmacıyla çalışma.”

“Sonuçlarını yayımlayabilirsin ama hükümetin politikasına ters düşmesin.”

20. yüzyıl boyunca ABD’nin bilimsel üstünlüğünün en önemli kaynaklarından biri dünyanın dört bir yanından insanları kendisine çekebilmesiydi. Üniversiteleri yalnız Amerikalıların değil Çinlilerin, Hintlilerin, İranlıların, Türklerin, Avrupalıların ve dünyanın pek çok yerinden araştırmacının çalışabildiği merkezlerdi. Fakat ikinci Trump yönetimi döneminde ABD üniversitelerinde de bir baskı ve gerileme gözlemleniyor. Bugün ABD’nin yaptığı şey, bir zamanlar onu bilimsel olarak güçlü kılan açık ve özgür akademik ortamı kendi eliyle daraltma riski taşıyor (https://www.acenet.edu/Policy-Advocacy/Pages/2025-Trump-Administration-Transition.aspx).

Bir toplumdaki Sünni, Şii’den; seküler dindardan, dindar başka bir cemaatten; akademisyen, devletten; devlet de kendi vatandaşından sürekli kuşku duyuyorsa, o toplumun muazzam bir zihinsel enerjisi savunmaya harcanır.

Söyleşiye dönecek olursak, İslam dünyasının son beş yüz yılını tek kelimeyle “gerileme” olarak anlatmak tarihsel açıdan kuşkusuz tartışmalıdır. Bu beş yüz yılın içinde muazzam sanat, düşünce, bilim, devlet kuruculuğu ve toplumsal dönüşüm dönemleri vardır. Avrupa’nın yükselişi de yalnız Müslümanların yaptığı hatalarla açıklanamaz; Atlantik ticareti, sömürgecilik, bilimsel devrim, sanayileşme, hukuk ve finans kurumlarının gelişimi gibi çok sayıda süreç birlikte rol oynamıştır.

Fakat yine de Mustafa Kaya’nın anlattığı uzun tarihsel hikâyeden bugüne taşıyabileceğimiz güçlü bir ders var: Medeniyetlerin en büyük serveti toprakları, orduları veya yeraltı kaynakları değil; insanların birbirleriyle serbestçe ilişki kurabildiği açık ağlardır.

Belki insanlığın ihtiyacı olan “altın çağ” budur.

Daha büyük ordular değil.

Daha büyük saraylar değil.

Daha fazla itaat değil.

Daha çok özgürlük.

Daha çok karşılaşma.

Daha çok merak.

Ve birbirinden daha az korku.

Demokrasi ve Bilim

0

Bilim insanları akademik özgürlüğün, açık tartışma ortamının ve temel toplumsal değerlerin korunmasında sorumluluk taşır.

Bilim insanları sadece kendi araştırmaları için değil, bu araştırmaların yapıldığı toplum için de sorumluluk taşırlar. Sadece bilimsel uzmanlık olumlu toplumsal gelişmeyi garanti etmez. Akademisyenler siyasi ve toplumsal tartışmalardan tamamen çekilirlerse, bu alanları başkalarına bırakırlar ve kararların giderek bilimsel bir bakış açısı, eleştirel düşünme ve uzun vadeli hesap verebilirlik olmadan alınması riski ortaya çıkar.

Bu nedenle, sosyal ve siyasi söyleme katılmak da akademik sorumluluğun bir parçasıdır. Bilim insanlarının aynı siyasi inançları paylaşmaları gerekmez. Liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, ekolojik veya diğer siyasi geleneklerden etkilenmiş olabilirler. Önemli olan, bilimin toplumsal gelişmelere kayıtsızlıkla karıştırılmamasıdır. Metodolojik bilimsel bağımsızlık ve toplumsal katılım birbirini dışlamaz.

Bu bağlamda, 6 Ekim 2026 tarihinde Berlin-Brandenburg Bilimler ve Beşeri Bilimler Akademisi’nde düzenlenecek olan “Demokrasi için Bilim” sempozyumuna dikkatinizi çekmek isteriz.

Covid-19 pandemisinin deneyimlerinden yola çıkan sempozyum, diğer konuların yanı sıra dezenformasyon, bilim insanlarına yönelik saldırılar, bilim iletişimi ve otoriter gelişmelerin bilim ve demokrasi üzerindeki etkisini ele alacak. Amaç, tehditleri tartışmak ve potansiyel karşı stratejiler geliştirmek olarak belirtilmiş.

Organizasyonda bilimsel liderlik, başta Marylyn Addo, Sandra Ciesek, Christian Drosten, Gerd Fätkenheuer, Beate Kampmann, Florian Klein, Bernd Salzberger ve Jörg Timm olmak üzere viroloji ve bulaşıcı hastalıklar alanlarında tanınmış temsilcilerden oluşmakta. Bununla birlikte, davetli konuşmacılar ve sempozyumun konuları bu disiplinlerin çok ötesine uzanmakta. Sempozyumda iletişim çalışmaları, bilişsel psikoloji, siyaset bilimi, iklim araştırmaları, barış ve çatışma çalışmaları, tarih, anayasa ve sosyal hukuk dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerden temsilciler yer alıyor.

Program, “Gerçekler vs. Sahte Haberler” ve stratejik aşı iletişiminden araştırmacılara yönelik saldırılara, gerçeklerin artık ikna edici olmadığı durumlarda ne olacağı sorusuna kadar uzanarak, bilimin ve demokrasinin aktif savunmasıyla sonuçlanıyor. Diğer ülkelerden deneyimler ve özgürlükçü olmayan hükümet politikalarının bilim üzerindeki sonuçları da tartışılacak.

Sempozyum, Charité Küresel Sağlık Merkezi, Alman Bulaşıcı Hastalıklar Derneği, Alman Enfeksiyon Araştırma Merkezi ve Viroloji Derneği tarafından düzenlenmekte. Etkinlik, yalnızca bilim insanlarını değil, aynı zamanda politika yapıcıları, gazetecileri, bilimsel kuruluşları, vakıfları ve sivil toplum aktörlerini de hedeflemekte. Son kayıt tarihi 22 Eylül 2026.

Akademik Solidarity açısından bu etkinlikte ilgi çekici olan şu: Akademik özgürlük, açık tartışma veya temel toplumsal değerler baskı altına girdiğinde bilim insanlarının ne gibi sorumlulukları vardır?

Bilim özgürlüğe ihtiyaç duyar, ancak özgürlük de seslerini yükseltmeye istekli bilim insanlarına ihtiyaç duymaktadır!

Daha fazla bilgi ve kayıt için: https://wpd-symposium.de/

Entegrasyon Kabuğunu Birlikte Kırmak

0

Entegrasyon tek taraflı bir uyum süreci değildir. Gerçek entegrasyon, insanlar birbirleri hakkında konuşmayı bırakıp birbirleriyle konuşmaya başladıklarında mümkün olur. Kabuğu ancak birlikte kırabiliriz.

Almanya’ya Türkiye’den gerçekleşen göçün tarihi ertelenmiş kararların, karşılıklı yanlış beklentilerin ve yıllarca sürdürülen geçicilik duygusunun da tarihidir.

1960’lı ve 1970’li yıllarda Almanya’ya gelen Türkiyeli işçiler “misafir işçi” (Gastarbeiter) olarak görülüyordu: Gelecek, çalışacak ve bir gün geri döneceklerdi. Türkiye’den gelen işçilerin önemli bir kısmı da Almanya’yı geçici bir çalışma yeri olarak görüyordu. Birkaç yıl çalışıp para biriktirmek, Türkiye’de bir ev veya tarla almak ve ardından geri dönmek istiyorlardı.

İlk kuşak göçmenlerin eğitim düzeyi, çalışma şartları ve sosyal çevreleri de Alman toplumuyla iletişim kurmalarını zorlaştırıyordu. Fabrikada uzun saatler çalışan, çoğu zaman ağır işlerde istihdam edilen ve günlük hayatını aynı dili konuşan insanlarla sürdüren bir işçinin Alman toplumuna uyum sağlaması kolay değildi. Ayrıca dinlerini, kültürlerini ve çocuklarını koruma endişesiyle kendi çevrelerine kapananlar da vardı. Bazıları ilk yıllarda eşlerini ve çocuklarını Almanya’ya getirmeyi tercih etmemişti. Bazıları ailenin Almanya’ya gelmesinin çocukların kültürel kimliğini değiştireceğinden, dini hayatı zorlaştıracağından veya geri dönüşü imkânsız hâle getireceğinden endişe ediyordu.

Geçmişe dönüp “En büyük sorumluluk kimdeydi?” diye sorulduğunda, cevap “devlette” olsa gerek. Çünkü güç, imkân, planlama yetkisi ve uzun vadeli düşünme sorumluluğu devletteydi. Almanya, yıllarca ülkeye iş gücü aldığını fakat insanları kabul etmediğini fark edemedi. İşçilerin kollarına ihtiyaç duyulmuştu, fakat aileleri, dilleri, çocukları ve gelecekleri yeterince dikkate alınmamıştı. Almanya’nın o dönemde kalıcı göçü öngörememesi yalnızca siyasi bir hata değil, toplumsal sonuçları bugün hâlâ hissedilen bir vizyon eksikliğiydi.

Tabii ki geçmişin hatalarını konuşmak bugünün sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bugün Almanya’ya Türkiye’den gelen yeni göçmenlerin profili büyük ölçüde değişmiş durumda. Özellikle siyasi baskılardan, hukuksuzluklardan ve Erdoğan yönetiminin zulmünden kaçarak gelenler arasında akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, mühendisler, hukukçular, gazeteciler ve başka mesleklerden çok sayıda eğitimli insan bulunuyor. Bu insanların büyük bölümü Almanya’da kalıcı bir hayat kuracağının farkında. Dil öğrenmeye, mesleklerini yeniden icra etmeye, Almanlarla iletişim kurmaya ve çocuklarına yeni bir gelecek hazırlamaya çalışıyorlar.

Fakat eğitimli olmak, otomatik olarak topluma karışmak anlamına gelmiyor. İyi Almanca konuşmak da tek başına sosyal yakınlık sağlamıyor. Bu noktada yeni kuşak göçmenlerin kendilerine dürüstçe sormaları gereken bir soru var: Alman toplumuna gerçekten ne kadar açığız? Almanlarla ilişki kurmak istediğimizi söyleyebiliriz. Fakat gündelik hayatımızı yine Türkiye’den gelen arkadaşlarla sürdürüyor, hafta sonlarımızı yalnızca kendi çevremizde geçiriyor, sosyal ve kültürel etkinliklere kendi grubumuzla katılıyor olabiliriz. Almanca öğreniyor, fakat konuşmak için gerekli sosyal ortamlara girmiyor olabiliriz. Almanların bizi davet etmesini bekliyor, kendimiz davet etmiyor olabiliriz.

Bazen ilk adımı bizim atmamız gerekir. Alman komşumuzu kahveye davet etmek, çocuğumuzun arkadaşının ailesiyle tanışmak, bir spor kulübüne katılmak, gönüllü faaliyetlerde bulunmak, yerel derneklere üye olmak, okul veya mahalle etkinliklerinde sorumluluk almak küçük fakat etkili adımlardır. Toplumsal bağlar büyük konferanslarda değil, tekrar eden küçük karşılaşmalarda oluşur.

Bir Almanla dostluk kurmak için önce Almancamızın kusursuz olmasını beklemek zorunda değiliz. Dil ancak kullanıldıkça gelişir. Yanlış yapma korkusuyla konuşmamak, insanı yıllarca aynı yerde tutabilir. Aksanımızın olması, bazı kelimeleri yanlış söylememiz veya esprileri hemen anlayamamamız utanılacak şeyler değildir. İnsanların çoğu samimi bir iletişim çabasını dilbilgisi hatalarından daha değerli bulur.

Aynı şekilde, göçmenlerin Alman toplumunu sürekli dışarıdan gözlemleyen ve eleştiren bir konumda kalmamaları gerekir. Almanya yalnızca hakkında hüküm vereceğimiz bir sistem değil, içinde sorumluluk üstleneceğimiz ortak bir yaşam alanıdır. Bir ülkeye ait olmak, yalnızca o ülkeden hak talep etmek değil, onun sorunlarına da sahip çıkmak demektir. Mahallemizdeki yalnız yaşlı insan, okul aile birliğindeki görev, yerel seçimler, çevre sorunları veya gönüllü kuruluşların ihtiyaçları bizim de meselemiz olmalıdır.

Ekonomik ve mesleki ilişkiler de entegrasyonun önemli bir parçasıdır. Göçmenler ticari faaliyetlerini yalnızca kendi topluluklarına yöneltmemeli, hizmetlerini toplumun tamamına sunmalıdır. Türkçe konuşan müşterilerle çalışmak başlangıçta kolay ve güvenli olabilir. Fakat iş dünyasında kalıcı bir yer edinmek için Alman meslektaşlarla ortaklık kurmak, meslek örgütlerine katılmak, yerel ağlarda görünür olmak ve güven ilişkileri geliştirmek gerekir.

Bununla birlikte, entegrasyon sorumluluğunu yalnızca göçmenlere yüklemek ne adildir ne de gerçekçidir. Alman toplumuna düşen en önemli görev, kapıyı yalnızca hukuken değil, insani açıdan da açmaktır. Bir insanın Almanca öğrenmesini istemek kolaydır. Fakat onun konuşabileceği bir sosyal çevreyi oluşturmak daha zordur. Bir göçmene “Topluma karışmalısın” demek mümkündür. Fakat onu arkadaş grubuna, derneğe, iş ağına veya aile çevresine kabul etmek gerçek bir açıklık gerektirir.

Bu karşılıklı çabanın güzel örneklerinden biri, Dr. Britta Zangen’in başlattığı “Ohne Sprache keine Heimat” girişimidir (https://www.britta-zangen.de/). Proje, Almanca konuşabilen insanlarla Almancasını geliştirmek isteyen göçmenleri bir araya getiriyor. Bir taraf dilini ilerletmek ve yeni topluma açılmak için girişimde bulunurken, diğer taraf zamanını, dilini ve insani yakınlığını paylaşıyor. Haftada bir saat çevrim içi görüşmek veya bir kafede buluşup gündelik hayat hakkında konuşmak ilk bakışta küçük bir katkı gibi görünebilir. Oysa esas olarak bu küçük ve düzenli karşılaşmalar entegrasyonu sağlar.

Almanya’nın birçok yerinde dernekler, kiliseler, yardım kuruluşları ve gönüllü insanlar ücretsiz Almanca kursları, konuşma grupları, dil kafeleri ve bireysel dil eşleşmeleri (Tandem Partner) düzenliyor. Bunlar son derece kıymetli girişimlerdir. Devletin sunduğu entegrasyon ve mesleki dil kursları gerekli olsa da, dil yalnızca sınıfta öğrenilmez. Bir dili gerçekten hayata geçirmek için o dille alışveriş yapmak, şakalaşmak, derdini anlatmak, bir daveti kabul etmek ve zamanla dostluk kurmak gerekir.

Bu nedenle “Ohne Sprache keine Heimat” sözü yalnızca göçmenlere yöneltilmiş bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Göçmen yeni vatanın dilini öğrenmelidir; fakat toplum da o dilin konuşulabileceği insani alanları açmalıdır.

Birçok göçmen, Almanlarla yakın ilişki kurmak istiyor; ancak bunu nasıl başlatacağını bilmiyor. Alman toplumunda özel alanın güçlü olması, arkadaşlıkların yavaş gelişmesi ve insanların mevcut çevrelerini kolay kolay genişletmemesi göçmenler tarafından bazen reddedilme olarak algılanabiliyor. Almanlar açısından normal olan mesafe, göçmenler açısından soğukluk gibi görünebiliyor.

Bu nedenle Almanların da zaman zaman ilk adımı atması gerekir. Yeni gelen bir komşuya yalnızca merdivende selam vermek yerine onu bir kahveye davet etmek, yabancı bir iş arkadaşını öğle yemeğine çağırmak veya çocuğunun arkadaşının ailesiyle tanışmak çok şey değiştirebilir. Göçmenlerin yalnızca yardım edilmesi gereken insanlar olarak değil, arkadaş, meslektaş, komşu ve eşit yurttaş adayları olarak görülmesi gerekir.

Entegrasyon, göçmenin tüm farklılıklarından vazgeçmesi değildir. İnsanların ana dillerini konuşmaları, dini inançlarını yaşamaları veya geldikleri ülkeyle bağlarını sürdürmeleri topluma ait olmalarına engel değildir. Asıl mesele, bu kimliklerin toplumdan kaçış duvarlarına dönüşüp dönüşmediğidir.

Kendi kültürünü korumak, kendini toplumdan izole etmekle aynı şey değildir. Almanya’nın değerlerini benimsemek, insanın geçmişini reddetmesiyle aynı şey değildir. Sağlıklı entegrasyon, insanın iki dünyadan birini seçmeye zorlanmadığı, fakat her iki dünyaya karşı da sorumluluk taşıdığı bir süreçtir.

Yeni göç dalgasının önünde önemli bir fırsat var. Bugün gelen eğitimli göçmenler önceki kuşakların yaşadığı izolasyonu tekrarlamak zorunda değiller. Almanya da zaten geçmişteki “nasıl olsa geri dönecekler” yanılgısını yeniden yaşamıyor. Bu insanlar burada çalışacak, çocuklarını yetiştirecek, kurumlarda görev alacak ve ülkenin geleceğine katkıda bulunacaklardır.

Fakat bunun gerçekleşmesi için her iki tarafın da alışkanlıklarını sorgulaması gerekiyor. Göçmenlerin kendi güvenli çevrelerinden çıkması, Almanların ise mevcut çevrelerinin kapılarını açması gerekir. Göçmenlerin yalnızca kabul edilmeyi beklememesi, Almanların da yalnızca uyum talep etmemesi gerekir. Yakınlaşma karşılıklı merakla başlar. İnsanlar birbirleri hakkında konuşmayı bırakıp birbirleriyle konuşmaya başladığında gerçek entegrasyon mümkün hâle gelir.

Belki de sorulması gereken soru “Göçmenler Alman toplumuna nasıl entegre olur?” değildir. Bu soru süreci tek taraflıdır. Daha doğru soru şudur: Almanya’da yaşayan insanlar, kökenleri ne olursa olsun, birbirlerine nasıl yaklaşabilirler?

Entegrasyon kabuğunu ancak birlikte kırabiliriz.

Dünyanın Derdi Bizim Derdimiz

0

Yarın bize “Dünyanın dört bir yanına dağılmıştınız. Önünüzde açık üniversiteler, özgür kürsüler ve sayısız imkân vardı. Allah aşkına, neden çalışmadınız?” dediklerinde verecek cevabımız var mı?

Olan oldu. Ülkemizi kendi irademizle, daha iyi bir hayat planının bir sonucu olarak terk etmedik. Evlerimizden, üniversitelerimizden, öğrencilerimizden, meslektaşlarımızdan ve alıştığımız hayattan koparıldık. Kimi bir gecede işini kaybetti, kimi hakkında açılan soruşturmalar nedeniyle ayrıldı, kimi de çocuklarının geleceğini koruyabilmek için geride bütün bir geçmiş bıraktı. Başlangıçta göç, bizim için yeni bir hayata doğru atılmış cesur bir adım değil, daha çok hayatta kalabilmek için seçilmiş mecburi bir yoldu.

Aradan yıllar geçti. Çoğumuz gittiğimiz ülkelerde bir biçimde tutunduk. Yeni diller öğrendik, yeniden eğitim aldık, diplomalarımızın tanınması için uğraştık, daha önce yaptığımız işlerin çok altında görevlerde çalıştık. Yeniden yükseldik, yeniden meslek sahibi olduk. Çocuklarımız yeni okullara alıştı. Yeni dostluklar kurduk. Birçok bakımdan daha güvenli, daha düzenli ve daha müreffeh hayatlara ulaştık.

Güvenli ve onurlu bir hayat istemek insanın en tabii hakkıdır. Fakat bütün hikâyemiz bundan ibaret olmamalıdır. Zorunlu göçle yurt dışına çıkanlar arasında çok sayıda iyi yetişmiş insan bulunuyor. Akademisyenler, hekimler, mühendisler, öğretmenler, hukukçular, sanatçılar ve girişimciler… Bunlar yalnızca ülkenin kaybettiği insan gücü değil, aynı zamanda insanlığın eline geçmiş büyük bir imkândır. Yıllarca eğitim görmüş, ağır sınavlardan geçmiş, baskı karşısında ahlakını ve çalışma azmini koruyabilmiş insanların hayatlarını yalnızca daha yüksek maaş, daha rahat bir ev ve daha güvenli bir gelecek elde etmeye indirgemeleri büyük bir eksiklik olur.

Bize yapılan haksızlıkları unutmak zorunda değiliz. Fakat bütün enerjimizi geçmişin hesabını tutmaya da ayıramayız. Bizi yerimizden edenlerin hayatımızın geri kalanını da belirlemesine izin vermemeliyiz. Onların zulmü bizi göçe zorlamış olabilir, fakat göçten sonra nasıl bir insan olacağımıza onlar karar vermemelidir.

Yeni ülkelerimiz bize yalnızca sığınacak bir çatı vermedi. Bize yeniden düşünme, çalışma, üretme ve nefes alma imkânı sundu. Bunun karşılığında bizden beklenen yalnızca kurallara uymamız veya vergimizi ödememiz değildir. Asıl mesele, bu toplumların ilmine, eğitimine, ekonomisine, kültürüne ve ahlaki hayatına ne kattığımızdır.

Özellikle akademisyenler için bu sorumluluk daha büyüktür. Akademisyenlik, yalnızca bir üniversitede pozisyon edinmek, yayın sayısını artırmak veya akademik unvan kazanmak değildir. Akademisyenin görevi bilgi üretmek, hakikati savunmak, genç insanları yetiştirmek ve toplumun zor meselelerine çözüm bulmaktır. Kendi ülkesinde susturulmuş bir akademisyen, yeni ülkesinde yalnızca eski kariyerini yeniden kurmakla yetinmemelidir. Susturulmanın ne anlama geldiğini bilen biri başkalarının sesini daha dikkatli duymalıdır. Adaletsizliği yaşamış biri bilimi adaletin hizmetine sunmalıdır.

Yeni ülkenin dilini öğrenmek de bu bakımdan yalnızca gündelik hayatı kolaylaştıran teknik bir beceri değildir. Dil, topluma girmenin, insanlarla gerçek bağ kurmanın ve düşüncelerimizi başkalarına ulaştırmanın anahtarıdır. Bir toplumun dilini yeterince öğrenmeden o toplumun yaralarına dokunamayız, tartışmalarına katılamayız, kurumlarına yön veremeyiz ve gelecek tasavvuruna katkı sunamayız. Dil öğrenmek, meslek edinmek ve yeni sistemleri tanımak şahsi başarımız kadar toplumsal sorumluluğumuzun da parçasıdır.

Fakat katkı, yalnızca büyük keşifler yapmak veya yüksek makamlara ulaşmak demek değildir. Bir öğrencinin elinden tutmak, göçmen bir gence yol göstermek, laboratuvarda güvenilir bir araştırma yapmak, hastaya iyi bakmak, çalıştığımız kurumda adil davranmak, bir bilimsel tartışmada hakikatin yanında durmak da katkıdır. Bazen dünyayı değiştirmek, yalnızca bulunduğumuz odada işi doğru yapmakla başlar.

Bugün önümüzde iki yol var. Birincisi, yaşadığımız travmanın çevresinde daralan bir hayat kurmak; geçmişi tekrar tekrar anlatmak, bize yapılanların hesabını zihnimizde durmadan yeniden görmek ve elde ettiğimiz refahı korumaya çalışmak. İkincisi ise yaşadıklarımızı bir sorumluluğa dönüştürmek; acımızı başkalarının acısını anlamanın, bilgimizi başkalarının hayatını iyileştirmenin ve özgürlüğümüzü insanlığın ortak meselelerine hizmet etmenin bir aracı hâline getirmek.

İkinci yol daha zordur. Fakat bize yakışan da budur.

Bir gün bizden sonraki nesiller son yıllarda dünyanın dört bir yanına dağılan bu büyük insan topluluğuna bakacaklar. “Bu insanlar çok şey yaşadı,” diyecekler. Ardından şu soruyu soracaklar: “Peki, kendilerine yeniden düşünme, konuşma ve üretme imkânı verildiğinde ne yaptılar? Yalnızca kendi hayatlarını mı kurtardılar? Yalnızca daha iyi evlerde yaşayıp daha yüksek maaşlar mı aldılar? Yoksa bilgilerini, tecrübelerini ve acılarını insanlığın iyiliği için bir imkâna mı dönüştürdüler?”

Bu soruya verecek iyi bir cevabımız olmazsa, bu affedilecek bir şey değildir.

Çünkü artık “Keşke bizden öncekiler dünyaya açılsaydı, daha fazla insana ulaşsaydı, daha büyük işler yapsaydı” deme hakkımız yok. İnsanlığın farklı coğrafyalarına ulaşması gereken biziz. Yeni dilleri öğrenmesi, yeni kurumlara girmesi, bilim üretmesi, öğrenciler yetiştirmesi, adaleti savunması ve yaşadığı toplumların meselelerine çözüm araması gereken biziz.

Geçmiştekilere dönüp “Neden yapmadınız?” diye sormak kolaydır. Fakat yarının insanları da bize aynı soruyu soracaktır: “Siz dünyanın dört bir yanındaydınız. Üniversitelerdeydiniz, hastanelerdeydiniz, okullarda, laboratuvarlarda ve düşünce kuruluşlarındaydınız. Bilginiz, tecrübeniz ve özgürlüğünüz vardı. Siz neden yapmadınız?”

Göçe zorlandık. Çok şeyimizi kaybettik. Fakat bugün dünyanın pek çok ülkesine ulaşmış durumdayız. Öyleyse artık kayıplarımızı saymakla yetinemeyiz. Bulunduğumuz yerlerde sadece yaşamamalı, üretmeli, yetiştirmeli, iyileştirmeli ve iz bırakmalıyız.

Hepimizin büyük işler başarması mümkün olmayabilir. Bin kişiden yalnızca beşi bile kendi alanında kalıcı bir eser ortaya koysa; önemli bir bilimsel keşfe katkıda bulunsa, yüzlerce öğrenci yetiştirse, bir kurumun adalet ve liyakat kültürünü değiştirse veya insanlığın ortak bir meselesine çözüm sunsa, bu göç yalnızca bir kayıp hikâyesi olarak kalmaz.

Fakat o beş kişinin ortaya çıkabilmesi için binimizin de yüksek bir hedefle yola koyulması gerekir.

Yarın bize şunu söylemesinler: “Siz vardınız. Dünyanın dört bir yanına dağılmıştınız. Önünüzde açık üniversiteler, özgür kürsüler ve sayısız imkân vardı. Allah aşkına, neden siz yapmadınız?”

Tekraren: Böyle bir soruya verecek cevabımız yoksa, işte bu affedilecek bir şey değildir.

Artık sadece kaybedilmiş bir ülkenin mağdurları değiliz. Almanya’nın, Amerika’nın, Kanada’nın, İngiltere’nin, Avustralya’nın ve yaşadığımız diğer ülkelerin hekimleri, öğretmenleri, araştırmacıları ve vatandaşlarıyız. Aynı zamanda Türkiye’nin kaybettiği fakat insanlığın kazandığı birikimin taşıyıcılarıyız.

Bu yüzden hedefimizi yüksek tutmalıyız. Kendi küçük dünyamızın sınırlarını aşmalı; bilgimizi, mesleğimizi ve ahlaki birikimimizi bütün insanlığın hizmetine sunmalıyız. Dünyanın bütün yükünü tek başımıza taşıyamayız. Fakat her birimiz bulunduğumuz yerde yükün bir ucundan tutabiliriz.

Bize düşen sadece tutunmak değil, kök salmak, meyve vermek ve bizden sonra gelenlere daha adil bir dünya bırakmaktır.

* Bu yazı, son on yılda Türkiye’den ayrılmaya zorlananlara hitaben yazılmıştır.

Sosyal İmhanın Sona Ermesi İçin 15 Temmuz Aydınlatılmalı

0

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil, adalet; propaganda değil, hakikat; kolektif suçlama değil, bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi bazı sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

15 Temmuz 2016’nın üzerinden 10 yıl geçti. Ancak o gece yaşananlar ve ardından başlatılan kitlesel tasfiye süreci, Türkiye’nin en önemli hukuk, insan hakları ve toplumsal barış sorunlarından biri olmayı sürdürüyor. Mesele yalnızca darbe gecesi silah kullananların yargılanmasından ibaret kalmadı; yüz binlerce insan gözaltına alındı, on binlercesi tutuklandı, yaklaşık 130 bin kamu görevlisi herhangi bir mahkeme kararı olmadan mesleğinden çıkarıldı; kapatılan kurumlar, el konulan mal varlıkları, iptal edilen pasaportlar ve ailelere kadar yayılan toplumsal damgalama milyonlarca insanın hayatını etkiledi.

15 Temmuz sonrasındaki dokuz yılda 390.354 kişi gözaltına alındı ve 113.837 kişi tutuklandı. Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Adalet Bakanlığı istatistiklerinden hareketle yalnızca 2016–2021 döneminde Türk Ceza Kanunu’nun 314. Maddesi kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatıldığını, sonraki yıllar da eklendiğinde sayının iki milyonu aştığını belirtiyor. Yeneroğlu’nun ifadesiyle birkaç bin kişinin işlemiş olabileceği suçların yaklaşık iki milyon insana ve onların ailelerine mal edilmesi bir “akıl tutulmasıdır.”

Bu büyüklükte ve on yılı aşkın süredir devam eden bir toplumsal travmanın şeffaf bir soruşturmayla aydınlatılması zurunludur.

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249

https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr

Darbe girişimi ile toplumsal tasfiye birbirinden ayrılmalıdır

15 Temmuz gecesi güvenlik görevlilerinin ve sivillerin öldürülmesi, askerî birliklerin harekete geçirilmesi ve seçilmiş hükümetin devrilmeye çalışılması kabul edilemez bir saldırıdır. Darbe girişimine fiilen katılanların, emir verenlerin ve şiddet eylemlerinden sorumlu olanların adil yargılama ilkelerine uygun biçimde soruşturulması devletin hem hakkı hem de görevidir.

Darbe teşebbüsünü kınamak, sonrasında işlenen hukuksuzlukları görmezden gelmeyi gerektirmez. Demokratik hukuk devletini savunmak hem darbeye hem de darbe gerekçesiyle uygulanan kolektif cezalandırmaya karşı çıkmayı zorunlu kılar.

Türkiye’de bireysel ceza sorumluluğunun belirlenmesi gerçekleşmedi. Darbe gecesi silah kullanan askerlerle öğretmenler, akademisyenler, doktorlar, gazeteciler, esnaflar, öğrenciler, ev kadınları ve geçmişte tamamen yasal kabul edilen kuruluşlarla herhangi bir biçimde ilişki kurmuş kişiler aynı suç kategorisine yerleştirildi. Bir bankada hesap açmak, bir sendikaya veya derneğe üye olmak, belirli okullarda okumak, bir gazeteye abone olmak veya bir telefon uygulamasını kullanmak, kişinin şiddete katıldığına ya da şiddet amacı taşıdığına ilişkin somut delil aranmaksızın terör örgütü üyeliğinin göstergesi sayılabildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksel Yalçınkaya kararında ortaya koyduğu sonuç bu nedenle tarihî önemdedir. AİHM, ByLock kullanımı temelinde verilen mahkûmiyetlerde kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin, adil yargılanma hakkının ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, sorunun yalnızca tek bir başvurucuya ilişkin olmadığını, Türk yargısının yaklaşımından kaynaklanan sistemik bir sorun bulunduğunu açıkça belirtti. Karar sırasında AİHM önünde benzer nitelikte yaklaşık 8.500 başvuru bulunuyordu; Türk makamlarının ise yaklaşık 100 bin ByLock kullanıcısı tespit ettiği bildiriliyordu. AİHM 2025 yılında verdiği takip kararlarında da aynı yapısal sorunun çok sayıda kişiyi etkilediğini yeniden vurguladı.

https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye

https://hudoc.echr.coe.int/#{%22itemid%22:[%22002-14187%22]}

Aydınlatılmayı bekleyen sorular

15 Temmuz’un tamamen hükümet tarafından sahnelenmiş bir olay olduğu bugün kamuya açık delillerle kesin biçimde kanıtlanmış değildir. Ancak “darbe girişimi gerçekti” demek, resmî anlatının tüm ayrıntılarıyla doğru ve eksiksiz olduğu, hükûmetin bunda herhangi bir rolünün olmadığı anlamına gelmez. O geceye ilişkin cevaplanmamış çok sayıda ciddi soru bulunmaktadır.

Darbe ihbarı neden yeterince değerlendirilmedi?

MİT’in 15 Temmuz günü öğleden sonra Genelkurmay Başkanlığı’na olağandışı bir askerî hareketlilik ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik muhtemel bir operasyon hakkında bilgi verdiği kabul edilmektedir. Buna rağmen ülke genelinde kapsamlı bir güvenlik alarmı verilmemiş, stratejik askerî üsler denetim altına alınmamış ve girişim başlamadan önce engellenmemiştir.

İhbarın tam içeriği neydi? Saat kaçta ve kimlere ulaştırıldı? Cumhurbaşkanı ve Başbakan neden zamanında bilgilendirilmedi? Darbe ihtimali görüldüğü hâlde hava sahası, askerî üsler, köprüler ve kritik iletişim merkezleri neden önceden kontrol altına alınmadı?

Bu sorulara bütünlüklü ve belgelerle desteklenmiş cevaplar verilmemiştir.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/darbe-girisimini-mite-ihbar-eden-binbasinin-ifadesi-ortaya-cikti-744459

Hakan Fidan ve Hulusi Akar neden Meclis Komisyonu’nda dinlenmedi?

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun kurulmasına rağmen olayın merkezindeki iki isim, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, komisyon önüne gelerek milletvekillerinin sorularını kamuya açık biçimde yanıtlamadılar.

İhbarı alan ve değerlendiren kurumların başındaki kişilerin dinlenmediği bir araştırmanın eksiksiz kabul edilmesi mümkün değildir. Üstelik komisyonun hazırladığı metnin Meclis Genel Kurulu’nda usulüne uygun biçimde görüşülmemesi ve kesinleşmiş resmî bir rapor niteliği kazanıp kazanmadığı konusunda yıllar sonra dahi tartışma yaşanması, araştırmanın üzerindeki şüpheleri daha da artırmıştır.

Adil Öksüz nasıl serbest bırakıldı?

Akıncı Üssü yakınlarında yakalanan ve darbe girişiminin sivil yöneticilerinden biri olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün kısa süre sonra serbest bırakılması, 15 Temmuz’un en karanlık noktalarından biridir.

Öksüz’ün neden sıradan bir şüpheli gibi değerlendirildiği, üzerindeki eşyaların ve telefon kayıtlarının neden derhal ayrıntılı biçimde incelenmediği, serbest bırakılmasında kimlerin sorumluluğu bulunduğu ve daha sonra izinin nasıl kaybettirildiği kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanmamıştır. Böylesine merkezi bir kişinin ortadan kaybolması ağır ihmal, kurum içi koruma veya delillerin karartılması ihtimallerinin bağımsız biçimde araştırılmasını gerektirir.

Darbe neden askerî açıdan bu kadar sıra dışı yürütüldü?

Klasik bir askerî darbede siyasi liderlerin etkisiz hâle getirilmesi, televizyon ve iletişim altyapısının denetlenmesi, hava sahasının kontrol altına alınması ve güvenlik kurumlarının eşzamanlı olarak devre dışı bırakılması beklenir. 15 Temmuz’da ise köprüler kısmen kapatılırken televizyon ve internet yayınları büyük ölçüde devam etmiş, siyasi liderler halka ulaşabilmiş, çok sayıda askerî birlik girişime katılmamış ve operasyon parçalı biçimde yürütülmüştür.

Bu durum, girişimin erken deşifre olması nedeniyle planların bozulmasıyla, darbecilerin beceriksizliğiyle ya da kendi aralarındaki koordinasyonsuzlukla açıklanabilir. Fakat devletin bazı unsurlarının girişimden önceden haberdar olduğu, gelişmeleri belirli bir aşamaya kadar izlediği veya süreci manipüle ettiği ihtimali de bağımsız bir araştırmanın konusu olmalıdır.

Tasfiye listeleri ne zaman hazırlandı?

Darbe girişiminden hemen sonra binlerce hâkim ve savcının, ardından on binlerce kamu görevlisinin olağanüstü bir hızla görevden uzaklaştırılması, tasfiye listelerinin 15 Temmuz’dan önce hazırlanmış olduğunu göstermektedir.

Devletin daha önce hukuka uygun biçimde yürüttüğü soruşturmalar ve topladığı istihbarat elbette bulunabilir. Ancak bir kişi hakkında önceden fişleme veya istihbarat kaydı bulunması, onun suçlu olduğunu göstermez. Listelerin hangi delillere göre hazırlandığı araştırılmalıdır. Kişilerin savunmaları alınmadan ihraç edilmesi ve darbe eylemiyle hiçbir somut bağlantısı olmayan insanların ömür boyu sürecek yaptırımlara maruz bırakılması kabul edilemez.

Deliller neden bağımsız incelemeye açılmadı?

Genelkurmay ve Akıncı Üssü kamera görüntüleri, radar kayıtları, askerî telsiz konuşmaları, MİT’e gelen ihbarın tam metni, Cumhurbaşkanının uçuşuna ilişkin kayıtlar ve darbecilerin emir-komuta bağlantıları bağımsız uzmanlardan oluşan bir komisyon tarafından bütünlüklü biçimde incelenmedi.

Belgelerin yalnızca siyasi iktidarın ve ona bağlı kurumların kontrolünde olması, kamuoyunun şüphelerini gidermeye yetmez. Aksine, bilgilerin eksik ve seçici biçimde açıklanması yeni kuşkular doğurur.

Meclis’teki patlamalar nasıl meydana geldi?

Resmî iddianame ve mahkeme kararlarına göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne F-16 savaş uçaklarından üç ayrı mühimmat atılmıştır. Ancak yargılamalar sırasında bazı askerî uzmanlar ve sanık pilotlar bu anlatıyla uçuş kayıtları, mühimmat bilgileri ve fiziksel hasar arasında önemli uyumsuzluklar bulunduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Meclis bahçesine atıldığı belirtilen yüksek tahrip gücüne sahip bombanın oluşturması beklenen krater ve etki alanıyla olay yerindeki hasarın uyuşmadığı; binanın içindeki kolonların eğilme yönü, çatıdaki açıklıkların boyutu ve enkazın dağılımının içeriden gerçekleştirilen bir patlamaya işaret edebileceği iddia edilmiştir.

Buna karşılık savcılık makamı pilotların ilk ifadelerini, telsiz konuşmalarını, uçuş bilgilerini ve bilirkişi raporlarını hava saldırısının kanıtları olarak göstermiştir. Ne var ki, pilotlar daha sonra ilk ifadelerinin işkence altında alındığını söylemiş, farklı teknik raporlardaki uçuş saatleri ve uçak numaraları konusunda çelişkiler bulunduğu savunulmuş ve ham uçuş verilerinin bağımsız bilirkişilere açılması taleplerinin karşılanmadığı ortaya çıkmıştır.

Meclis’teki patlamayla ilgili olay yeri görüntüleri, yapı hasarı, patlayıcı kalıntıları, radar kayıtları, uçakların kara kutu verileri ve mühimmat envanteri bağımsız uluslararası adlî ve askerî uzmanlardan oluşan bir heyet tarafından yeniden incelenmelidir.

https://nordicmonitor.com/2021/07/turkish-parliament-bombing-in-2016-coup-attempt-was-staged-as-part-of-a-false-flag

https://nordicmonitor.com/wp-content/uploads/2021/07/Orhan_yikilkan_Akin_ozturk_testimony_parliament_bombing.pdf

https://15temmuzgercekleri.com/tbmmye-bomba-atildi-mi/

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/akincidan-kalkan-ucaklarin-meclisi-bombaladigini-inkar-etti/1398546

15 Temmuz’un uluslararası bağlantıları da araştırılmalıdır

15 Temmuz’un yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle açıklanamayacağına ilişkin çeşitli iddialar da bulunmaktadır. Bunlardan biri, 3 Ocak 2020’de Bağdat’ta ABD tarafından öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin darbe girişiminin engellenmesinde rol oynadığı iddiasıdır.

İran yanlısı Kudüs TV’nin yöneticisi Nureddin Şirin, Süleymani’nin 15 Temmuz gecesi Türkiye’ye önemli bir yardım sağladığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yardımı bildiğini ileri sürmüş; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Süleymani’nin bölgesel faaliyetlerini Erdoğan’ın yakından bildiğini ima eden açıklamalar yapmıştır. Ancak Süleymani’nin o gece tam olarak ne yaptığına, kiminle temas kurduğuna veya hangi istihbaratı aktardığına ilişkin kamuya açık, bağımsız biçimde doğrulanmış bir belge bulunmamaktadır.

Rusya konusunda da benzer bir belirsizlik vardır. Darbe girişiminden hemen sonra İran’ın Fars Haber Ajansı, Rus askerî istihbaratının Suriye’deki dinleme imkânlarıyla darbe hazırlıklarına ve Erdoğan’a yönelik Marmaris operasyonuna ilişkin telsiz mesajlarını yakalayarak Ankara’yı önceden uyardığını iddia etmiş, fakat Kremlin bu haberi resmen yalanlamıştır. Buna rağmen Rus Avrasyacılığının önde gelen isimlerinden Aleksandr Dugin’in 14–15 Temmuz 2016 tarihlerinde Türkiye’de bulunması, Doğu Perinçek ve çevresiyle temasları ve Perinçek’in daha sonra Dugin’in Erdoğan’ın danışmanlarını yaklaşan darbe konusunda uyardığını söylemesi dikkat çekicidir.

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nün Türkiye’de Avrasyacılık üzerine raporu da Dugin’in darbe günü Türkiye’de bulunduğunu doğrulamaktadır; ancak önceden uyarı yaptığı iddiasını kanıtlayan bağımsız bir kayda rastlanmamaktadır.

Perinçek çevresinin darbe öncesi ve sonrasında Rusya, İran ve Suriye’de devlet ve güvenlik çevreleriyle yürüttüğü görüşmeler, Türkiye’nin NATO ekseninden uzaklaşıp Rusya–İran merkezli bir Avrasya yönelimine girmesinde üstlendiği arabulucu rol ve darbeden hemen sonra hızlanan Türk–Rus yakınlaşması birlikte incelenmelidir.

Olayın diğer tarafında ise ABD yer almaktadır. Erdoğan, Ağustos 2016’da darbenin “senaryosunun dışarıda yazıldığını” söyleyerek Batı’yı darbecileri ve terörü desteklemekle suçlamış; daha sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da doğrudan “15 Temmuz’un arkasında ABD’nin bulunduğunu” ileri sürmüştür. ABD yönetimi ve dönemin ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel bu suçlamaları kesin biçimde reddetmişlerdir.

Dolayısıyla İran, Rusya ve ABD’ye ilişkin bu iddialar kanıtlanmış sonuçlar olarak değil; Süleymani’nin muhtemel temaslarının, Rus istihbaratının olası erken uyarısının, Dugin–Perinçek görüşmelerinin, İncirlik Üssü’nün ve darbenin ardından yaşanan hızlı dış politika ekseni değişikliğinin belgeler, diplomatik yazışmalar ve istihbarat kayıtları üzerinden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmasını gerektiren ciddi sorular olarak ele alınmalıdır.

https://turkishminute.com/2020/01/08/turkish-tv-director-claims-soleimani-played-crucial-role-in-thwarting-2016-coup-attempt

https://en.mfa.gov.ir/portal/newsview/570763/president-in-a-phone-call-with-his-turkish-counterpart-americans-made-a-grave-mistake-silence-towards-aggressor%E2%80%99s-acts-makes-them-bolder

https://www.themoscowtimes.com/2016/07/21/russia-warned-turkey-about-imminent-coup-a54674

https://www.reuters.com/article/world/middle-east/turkish-minister-says-us-behind-2016-failed-coup-hurriyet-idUSKBN2A41NE

Sivilleri öldüren mermiler hangi silahlardan çıktı?

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden sivillerin kimler tarafından vurulduğu da bağımsız biçimde açıklığa kavuşturulması gereken temel meselelerden biridir. Resmî iddianamelerde ölümlerin büyük ölçüde darbe girişimine katılan askerlerin açtığı ateşten kaynaklandığı kabul edilmiştir. Buna karşılık bazı dava dosyalarına ve sonradan yayımlanan balistik belgelere dayanan araştırmalarda, kurbanlardan çıkarılan bazı mermi ve mühimmat parçalarının yargılanan askerlerin silahlarıyla eşleştirilemediği, bazı mühimmatın ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığı envanterle uyumlu olmadığı ileri sürülmektedir. Ayrıca kimi olaylarda otopsilerin yapılmadığı veya yetersiz kaldığı, mermi çekirdekleri ve kovanların eksiksiz toplanmadığı, silahların balistik incelemelerinin geciktirildiği ya da hazırlanan raporların ilgili mahkemelere zamanında sunulmadığı iddia edilmektedir.

O gece farklı noktalarda kimliği belirsiz keskin nişancıların bulunduğu ve kalabalığa askerlerin mevzilerinden farklı yönlerden ateş edildiği de ileri sürülmüştür. Bu nedenle her ölüm için otopsi bulguları, yara kanallarının yönü, mermi çekirdeği ve kovan eşleşmeleri, atış mesafesi, barut artığı testleri, olay yeri görüntüleri ve o bölgede bulunan bütün asker ve polis silahlarının balistik sonuçları birlikte değerlendirilmelidir. Bu belgeler bağımsız adlî tıp ve balistik uzmanlarına açılmadan, sivillerin hangi silahlardan çıkan mermilerle ve kimler tarafından öldürüldüğü sorusu cevaplanmış sayılamaz.

https://www.turkishminute.com/2020/01/11/some-bullets-used-in-2016-coup-attempt-did-not-belong-to-turkish-military-journalist-claims

https://www.tr724.com/bir-ceset-uc-rapor/

Kontrollü darbe mi, yoksa kontrol edilen sonuçlar mı?

15 Temmuz’a ilişkin tartışmada birbirinden farklı iddialar çoğu zaman tek bir “kontrollü darbe” ifadesi altında toplanıyor. Oysa en az dört ayrı ihtimalden söz etmek gerekir:

  1. Darbe girişiminin baştan sona hükümet tarafından planlandığı,
  2. Darbe hazırlığının önceden öğrenildiği ancak tamamen engellenmediği,
  3. Gerçek bir darbe hazırlığının devlet içindeki bazı aktörler tarafından manipüle edildiği,
  4. Gerçek bir darbe girişiminin sonradan önceden tasarlanmış veya bekletilmiş geniş çaplı bir tasfiye için kullanıldığı.

Birinci ihtimali kesinleştirecek kamuya açık ve tartışmasız kanıtlar mevcut değildir. İkinci ve üçüncü ihtimaller, yukarıda açıklanmamış noktalar nedeniyle meşru araştırma sorularıdır. Ancak en güçlü delillerle desteklenen ihtimal dördüncüsüdür: Gerçek bir darbe girişimi, siyasi iktidar tarafından çok geniş bir toplumsal tasfiyenin gerekçesine ve aracına dönüştürülmüştür.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişimini henüz ilk saatlerinde “Allah’ın büyük bir lütfu” olarak nitelendirmesi, sonraki gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Darbenin bastırılmasının hemen ardından ilan edilen OHAL, yalnızca darbecileri ortaya çıkarmak için değil, devlet bürokrasisini, üniversiteleri, medyayı, sivil toplumu ve ekonomik hayatı yeniden şekillendirmek için kullanılmıştır.

Ceza soruşturmasından sosyal imhaya

Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma adlı kitabında 15 Temmuz sonrasında yaşananları “postmodern sosyal soykırım” ve “sosyal öldürme” kavramlarıyla açıklamaktadır. Demirtaş’a göre amaç insanların yalnızca özgürlüklerini sınırlamak değil, onları meslekî, ekonomik ve toplumsal varoluşlarından koparmaktır.

“Soykırım” kavramının hukukî anlamı ile “sosyal soykırım” kavramının sosyolojik ve siyasi kullanımı birbirinden ayrılmalıdır. 1948 Soykırım Sözleşmesi millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu tamamen ya da kısmen fiziksel olarak yok etme özel kastını arar. Uluslararası bir mahkeme Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yaşananları hukukî anlamda soykırım olarak tanımlamış değildir.

Yaşanan sosyal imha politikasının başlıca araçları şunlardır:

  • İnsanların mahkeme kararı ve bireysel gerekçe olmadan mesleklerinden çıkarılması,
  • İhraç edilenlerin özel sektörde iş bulmalarının fiilen engellenmesi,
  • Pasaportların iptal edilmesi ve ülke dışına çıkışın engellenmesi,
  • Şirketlere ve kişisel mal varlıklarına el konulması,
  • Eşlerin ve çocukların da şüpheli veya sakıncalı kabul edilmesi,
  • Yasal banka, okul, sendika, dernek ve medya ilişkilerinin suç deliline dönüştürülmesi,
  • Uzun tutukluluklar ve tek tip delillere dayalı kitlesel mahkûmiyetler,
  • İnsanların “KHK’lı”, “iltisaklı” veya “terörist” etiketiyle toplum dışına itilmesi,
  • Ölümlerin ardından cenazelere ve mezarlıklara kadar uzanan damgalama,
  • Yurtdışına çıkabilen kişilere karşı pasaport iptali, iade talepleri ve sınır aşan baskı uygulanması.

Bütün bunlar yalnızca hakkında işlem yapılan kişinin değil, eşinin, çocuklarının, anne ve babasının ve yakın sosyal çevresinin hayatını da etkiledi. Dolayısıyla soruşturma sayısı yaklaşık iki milyon olsa bile fiilen etkilenen insan sayısı bunun birkaç katına ulaşmaktadır.

İnsanlar yalnızca özgürlüklerinden mahrum bırakılmadı. Meslekleri, toplumsal itibarları, ekonomik güvenceleri, seyahat hakları ve gelecek umutları ellerinden alındı. Birçok kişi yaşadığı şehirden ayrılmak, ülkesini terk etmek veya kimliğini gizlemek zorunda kaldı. Çocuklar anne veya babalarının suçlamaları nedeniyle dışlandı. Aileler parçalandı, hastalıklar arttı, cezaevlerinde ve zorunlu göç yollarında ölümler yaşandı.

Bu tablo, darbe suçunun faillerini cezalandırmayı amaçlayan sınırlı bir adlî süreç değil, belirli bir toplumsal çevrenin kamusal ve ekonomik varlığını ortadan kaldıran bir sosyal imha rejimi görünümündedir.

Akademinin tasfiyesi

Binlerce akademisyen kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden çıkarıldı. İhraç edilenler yalnızca Gülen hareketiyle ilişkilendirilen kişiler değildi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış Akademisyenleri ve farklı muhalif çevrelerden bilim insanları da OHAL mekanizmasının hedefi hâline geldi.

Akademisyenler savunmaları alınmadan üniversitelerden uzaklaştırıldı, pasaportları iptal edildi, başka kamu kurumlarında çalışmaları yasaklandı ve çoğu özel üniversitelerde de iş bulamadı. Bilimsel üretimleri, yetiştirdikleri öğrenciler ve meslekî geçmişleri bir gecede değersizleştirildi.

Böylece OHAL, bir darbe soruşturmasının sınırlarını aşarak üniversiteleri siyaseten yeniden biçimlendiren bir araca dönüştü. Üniversitelerin kaybettiği yalnızca ihraç edilen akademisyenler değildi; eleştirel düşünce, akademik özerklik ve bilimsel güven ortamı da ağır zarar gördü.

15 Temmuz neden mutlaka aydınlatılmalıdır?

15 Temmuz’un karanlıkta kalan yönleri aydınlatılmadan toplumsal barışın kurulması mümkün değildir. Çünkü mevcut belirsizlik hem iktidarın resmî anlatısını sorgulayanları komplo teorilerine yöneltmekte hem de darbe sonrasında yaşanan hukuksuzlukların sürekli olarak “darbeyle mücadele” gerekçesiyle savunulmasına imkân vermektedir.

Bağımsız bir araştırmanın amacı şunları ortaya çıkarmak olmalıdır:

  • Darbe hazırlığını kimler ve ne zaman öğrendi?
  • Hangi kurumlar hangi tedbirleri aldı veya almadı?
  • Darbe girişiminin gerçek emir-komuta yapısı nasıldı?
  • Siyasi ve askerî sorumluluk kimlere aitti?
  • Kritik deliller neden kamuoyuna açıklanmadı?
  • Meclis araştırması neden tamamlanamadı?
  • Tasfiye listeleri ne zaman ve hangi ölçütlere göre oluşturuldu?
  • Darbe eylemine katılmayan yüz binlerce insan neden kolektif biçimde cezalandırıldı?

Bu sorular ancak Meclis’te bütün partilerin temsil edildiği, mağdurların ve tanıkların dinlendiği, uluslararası hukukçuların ve bağımsız uzmanların katılabildiği yeni bir araştırma komisyonu tarafından cevaplandırılabilir. MİT ve Genelkurmay dâhil bütün kamu kurumları ellerindeki belgeleri komisyona sunmalı; radar, kamera, telefon ve telsiz kayıtları bağımsız adlî uzmanlarca incelenmelidir.

Bunun yanında sosyal imha politikasının sonuçları da ortadan kaldırılmalıdır. Somut bir suça katıldığı bireysel delillerle gösterilemeyen kişilerin mahkûmiyetleri yeniden incelenmeli; AİHM’nin Yalçınkaya kararının gerektirdiği genel tedbirler uygulanmalı; KHK ihraçları bağımsız yargı denetimine açılmalı; beraat ve takipsizlik kararları bütün idarî sonuçlarıyla geçerli olmalı; pasaport, çalışma ve sosyal güvenlik hakları iade edilmelidir.

Sonuç olarak, 15 Temmuz’u aydınlatmak darbecileri aklamak değildir. Darbe girişimine karşı çıkmakla darbe sonrasında yürütülen hukuksuzluklara karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Demokratik tutarlılık her ikisine de aynı açıklıkla karşı durmayı gerektirir.

Bugün için devletin girişimden ne ölçüde haberdar olduğu, neden yeterli tedbir almadığı, kritik aktörlerin neden sorgulanmadığı, bazı şüphelilerin nasıl kaybolduğu ve olayın neden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmadığı hâlâ açıklanmamıştır.

Buna karşılık, darbe sonrasında meydana gelen sosyal imhanın varlığı bir varsayım değildir. Yaklaşık 130 bin kamu görevlisinin ihraç edilmesi, yüz binlerce kişinin gözaltına alınması, 100 bini aşkın tutuklama, iki milyonu aşan terör soruşturmaları ve milyonlarca aile ferdine yayılan damgalama bu sürecin boyutlarını göstermektedir. AİHM’nin tespit ettiği sistemik hukuk ihlalleri de söz konusu mağduriyetlerin yalnızca münferit hatalardan ibaret olmadığını ortaya koymaktadır.

Sosyal imhanın sona ermesi için önce onu mümkün kılan temel anlatının, yani 15 Temmuz’un bütün yönleriyle aydınlatılması gerekir. Gerçeğin ortaya çıkarılması yalnızca mağdurların hakkı değildir. Darbe gecesi hayatını kaybedenlerin, yaralananların, haksız yere suçlananların ve gelecek kuşakların da hakkıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil adalet, propaganda değil hakikat, kolektif suçlama değil bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

Kaynaklar

  1. Mustafa Yeneroğlu, “15 Temmuz Darbe Teşebbüsü Hakkında Basın Açıklaması”:
    https://www.mustafayeneroglu.com/15-temmuz-darbe-tesebbusu-hk-basin-aciklamasi/
  2. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine ilişkin açıklaması, “6 yılda 1 milyon 768 bin 530 soruşturma”:
    https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr
  3. Anadolu Ajansı, 2016–2025 dönemindeki gözaltı ve tutuklama verileri:
    https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249
  4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye Büyük Daire kararı:
    https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye
  5. AİHM Yüksel Yalçınkaya kararı basın açıklaması ve karar özeti:
    https://hudoc.echr.coe.int/eng-press?i=003-7756172-10739780
  6. AİHM, Demirhan ve Diğerleri/Türkiye takip kararı:
    https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-244217
  7. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, OHAL dönemindeki insan hakları ihlalleri raporu:
    https://www.ohchr.org/en/press-releases/2018/03/turkey-un-report-details-extensive-human-rights-violations-during-protracted
  8. Venedik Komisyonu, Türkiye’de OHAL KHK’larına ilişkin görüş:
    https://www.coe.int/web/venice-commission/-/opinion-865
  9. Human Rights Watch, akademisyenlere yönelik tasfiyeler:
    https://www.hrw.org/news/2018/05/14/turkey-government-targeting-academics
  10. Human Rights Watch, medya kuruluşlarının kapatılması ve gazetecilere yönelik uygulamalar:
    https://www.hrw.org/report/2016/12/15/silencing-turkeys-media/governments-deepening-assault-critical-journalism
  11. Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma:
    https://books.google.com/books/about/ERDOCIDE.html?id=C53pDwAAQBAJ
  12. Birleşmiş Milletler, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hakkında bilgi:
    https://www.un.org/en/genocide-prevention/1948-convention

Futbolun, Akademinin ve Dünya Barışının Ortak Meselesi, Bir Telefonla Değişen Kırmızı Kart

0

İşimize gelen adaletsiz bir müdahaleyi kabul ettiğimizde, yarın aleyhimize yapılacak müdahaleye karşı ileri sürebileceğimiz ahlaki gerekçeyi ortadan kaldırırız.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Dünya Kupası’nda Folarin Balogun’a gösterilen kırmızı kartı beğenmedi. FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu telefonla arayarak kararın yeniden incelenmesini istedi. Kısa süre sonra FIFA, kırmızı kartı tamamen iptal etmese de Balogun’un otomatik bir maçlık cezasını bir yıllık deneme süresi boyunca askıya aldı. Böylece oyuncunun Belçika karşısında sahaya çıkmasının önü açıldı. Trump daha sonra müdahalesini açıkça doğruladı ve FIFA’nın kararını övdü (https://www.reuters.com/sports/soccer/uefa-says-fifa-crossed-red-line-with-balogun-red-card-u-turn-world-cup-2026-07-06/).

Balogun’un hareketinin gerçekten kırmızı kart gerektirip gerektirmediği elbette tartışılabilir. Hakemler hata yapabilir. Ancak burada asıl sorun kırmızı kartın doğru veya yanlış olması değil. Asıl mesele, dünyanın en güçlü siyasetçilerinden birinin doğrudan FIFA Başkanı’na ulaşarak kendi ülkesinin oyuncusu lehine müdahalede bulunabilmesi.

Başka bir ülkenin devlet başkanı da benzer bir durumda FIFA Başkanı’nı telefonla arayabilir miydi? Böyle bir telefon görüşmesi de aynı sonucu doğurur muydu? “Torpil” kelimesi gündelik dilde ağır ve kesin bir suçlama gibi algılanabilir; ancak UEFA temsilcileri ve farklı futbol çevreleri de kararın, kuralların eşit uygulanması bakımından ciddi bir sınırı aştığını belirtti (https://www.theguardian.com/football/2026/jul/06/belgium-appeal-fifa-lifting-folarin-balogun-red-card-ban-last-16-us-world-cup).

Dünya Kupası, insanlığın ortak bir heyecan etrafında buluşabildiği ender küresel etkinliklerden biri. Farklı dilleri konuşan, farklı dinlere, kültürlere ve siyasi sistemlere sahip toplumlar aynı oyunun kurallarını kabul ediyor. Birbirleriyle savaşan ya da ciddi siyasi sorunlar yaşayan ülkeler bile aynı sahada, aynı hakemin yönetiminde ve aynı kurallar altında karşılaşıyor.

Bu bakımdan futbol, barışın kendisi olmasa da barış içinde rekabetin küçük bir modeli olabilir. Barış, farklılıkların ve çatışmaların tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Barış, çatışmaların şiddet ve keyfî güç yerine ortak kurallar, karşılıklı tanıma ve bağımsız kurumlar aracılığıyla yönetilmesidir. Futbolda da takımlar birbirlerini yenmek ister. Mücadele sert olabilir. Fakat taraflar karşılaşmanın meşruiyetini sağlayan ortak kuralları önceden kabul eder. Bunun için en az üç şart gerekir: Kurallar herkese eşit uygulanmalı, hakemlik ve disiplin mekanizmaları siyasi baskıdan bağımsız olmalı ve kaybeden taraf, sürecin esas olarak adil olduğuna inanabilmelidir.

Bu tartışmanın akademiyle ilişkisi ilk bakışta uzak görünebilir. Oysa futbol ile akademi, kurumsal meşruiyet bakımından benzer temellere dayanıyor. Akademide de hakemler var. Araştırma projeleri değerlendirilir, makaleler kabul veya reddedilir, akademik kadrolara atamalar yapılır, bilimsel fonlar dağıtılır ve etik kurullar karar verir. Bu kararların meşruiyeti, sonuçların herkesin hoşuna gitmesinden değil, sürecin bağımsız, şeffaf ve önceden belirlenmiş ilkelere uygun olmasından doğar.

Bir makale, yazarının bağlantıları nedeniyle yayımlanıyorsa bilimsel değerlendirme anlamını kaybeder. Bir araştırmacı siyasi iktidarı rahatsız ettiği için üniversiteden uzaklaştırılırsa akademik özgürlükten söz edemeyiz. Bir rektör, bilimsel liyakat yerine siyasal sadakat temelinde atanırsa, o üniversite artık özgür değildir.

Trump’ın FIFA Başkanı’nı araması bu nedenle küçük veya önemsiz bir spor anekdotu ötesinde anlam taşıyor. Bu, siyasal iktidarın bağımsız olması gereken kurumlara ne kadar kolay ulaşabildiğini gösteren sembolik bir olaydır. Daha tehlikelisi, bu tür müdahalelerin toplum tarafından giderek daha normal karşılanmasıdır. “Başkan kendi takımını savundu”, “herkes olsa aynısını yapardı” veya “sonuçta yanlış bir karar düzeltildi” denilebilir.

Bilimsel kurumlar siyasi telefonlarla yönlendirilmeye başladığında bundan yalnızca akademisyenler zarar görmez. Yanlış sağlık politikaları, çevre sorunlarının gizlenmesi, tarihsel gerçeklerin çarpıtılması ve toplumsal sorunların araştırılmasının engellenmesi bütün toplumu etkiler. Aynı şekilde, uluslararası spor kurumlarının siyasi nüfuzun altında olduğu düşüncesi yalnızca futbolcuları değil, ülkeler ve toplumlar arasındaki güveni de zedeler.

Dünya barışını liderlerin iyi niyetine bırakamayız. Barış, güçlü kişilerin dilediklerinde müdahale edemeyeceği güvenilir kurumlara ihtiyaç duyar. Akademik özgürlük de aynı şekilde yöneticilerin hoşgörüsüne değil, hukuka, kurumsal özerkliğe ve uluslararası dayanışmaya dayanmalıdır.

Bir telefon görüşmesi tek başına dünya barışını yıkmaz. Ancak kuralların bir telefonla değiştirilebileceği düşüncesinin normalleşmesi, hem futbolda hem akademide hem de siyasette ortak dünyamızı ayakta tutan güveni aşındırır. Dünya Kupası’nın insanlığa verebileceği en değerli mesaj, en güçlü ülkenin kazanması değil, güçlü veya güçsüz bütün ülkelerin aynı kurallara tâbi olmasıdır.

‘Bir Daha Asla’ Herkes İçin Değil miydi?

0

“Bir daha asla” sözü, yalnızca bir halk için değil, bütün halklar için de geçerli olduğunda anlamlıdır.

Eskisi kadar uluslararası haber gündeminin ilk sırasında yer almasa da Filistin’de yaşanan yıkım, açlık, zorla yerinden edilme ve kitlesel ölüm devam ediyor. Bu hafta meselenin özellikle İsrail tarafını, daha doğrusu İsrail devletinin uluslararası hukuk, insan hakları normları ve evrensel ahlak ilkeleri karşısındaki konumunu gündeme taşımak istiyoruz.

Prof. Moshe Maoz’un “A Democracy Turned Pariah State: Israel’s Moral Unraveling” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, İsrail’in uluslararası konumu son yıllarda dramatik bir biçimde değişti. Bir dönem, tüm eleştirilere rağmen “güvenlik tehdidi altında yaşayan kusurlu bir demokrasi” olarak görülen İsrail, bugün giderek daha fazla “dışlanmış/parya devlet” olarak algılanıyor. Bu dönüşüm tek bir olayın değil; Gazze’de ve Batı Şeria’da biriken politikaların, sivil kayıpların, insani felaketin ve uluslararası hukuk normlarının sistematik biçimde ihlal edildiği algısının bir sonucudur (https://ihcr.institute/writing/a-democracy-turned-pariah-state-israels-moral-unraveling/).

Bu yalnızlaşma sadece dışarıdan gelen siyasi bir tepki değildir. İsrail’in kendi içinden de güçlü ahlaki itirazlar yükselmektedir. B’Tselem (https://www.btselem.org/press_releases/20250728_our_genocide) ve Physicians for Human Rights-Israel gibi İsrailli insan hakları kuruluşları (https://www.amnesty.org/en/latest/news/2025/07/israel-opt-israeli-organizations-conclude-israel-committing-genocide-against-palestinians-in-gaza-in-another-milestone-for-accountability-efforts/), Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendiren raporlar yayımlamış; özellikle sivil toplumun, sağlık sisteminin, yaşam koşullarının ve temel insani altyapının hedef alınmasını uluslararası hukuk açısından ağır suçlar bağlamında değerlendirmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla yakalama kararı çıkarması da bu sürecin artık yalnızca ahlaki değil, hukuki bir hesaplaşma alanına taşındığını göstermektedir (https://www.icc-cpi.int/news/situation-state-palestine-icc-pre-trial-chamber-i-rejects-state-israels-challenges).

Elbette 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları kabul edilemezdi ve hiçbir biçimde meşrulaştırılamaz. Ancak hiçbir saldırı bir halkın topluca cezalandırılmasını, şehirlerin yıkılmasını, çocukların açlık ve bombardıman altında ölmesini, sağlık sisteminin çökertilmesini ve uluslararası insancıl hukukun askıya alınmasını meşru kılamaz. Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasının devam ediyor olması ve Divan’ın süreci hâlen gündeminde tutması, meselenin dünya kamuoyunda geçici bir siyasi tartışma değil, tarihsel bir hukuk ve insanlık meselesi olarak kayda geçtiğini göstermektedir (https://www.icj-cij.org/case/192).

Bu tablo en çok da “Bir daha asla” ilkesinin taşıdığı tarihsel ağırlık nedeniyle sarsıcıdır. Yahudiler, Nazi soykırımının travmasını ve hafızasını kuşaklar boyunca taşımış bir millettir. Bu hafıza yalnızca Yahudiler için değil, bütün insanlık için evrensel bir ahlaki uyarıdır: hiçbir halk, hiçbir devlet, hiçbir ideoloji, güvenlik veya intikam adına başka bir halkı insanlıktan çıkaramaz. Bugün İsrail hükümetinin izlediği politikalar, bu evrensel ilkeyle çeliştiği için ahlaki bir çöküş görüntüsü vermektedir.

Buna rağmen dünyanın farklı yerlerinde birçok Yahudi birey, akademisyen, insan hakları savunucusu ve topluluk “not in our name” diyerek bu politikalara karşı çıkıyor (https://www.jewishvoiceforpeace.org/resource/not-in-my-name-divest/). Bu sesler çok kıymetlidir, çünkü İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek antisemitizm değildir. Tersine, Yahudi tarihinin en önemli ahlaki miraslarından biri olan “Bir daha asla” ilkesini Filistinliler için de savunmak, evrensel insanlık değerlerine sahip çıkmaktır. Diasporadaki bazı Yahudi toplulukların İsrail’in Gazze politikasına karşı artan itirazları da bu yüzden dikkatle izlenmelidir (https://www.aljazeera.com/news/2026/6/13/not-in-my-name-the-jewish-diaspora-fighting-the-consensus-on-israel).

Ancak bu itirazlar henüz İsrail siyasetinin yönünü değiştirmeye yetmiyor. İsrail devleti, uluslararası tepkileri, insan hakları raporlarını, mahkeme süreçlerini ve ateşkes çağrılarını büyük ölçüde görmezden gelen bir çizgide ilerledikçe, yalnızca Filistin halkına telafisi imkânsız acılar yaşatmıyor, aynı zamanda kendi toplumu ve gelecek kuşakları için de ağır bir tarihsel karne hazırlıyor. Bugün işlenen her suç, susturulan her vicdan, görmezden gelinen her çocuk ölümü, geleceğin hafızasında silinmeyecek bir kayıt olarak kalacaktır.

Çözüm, İsrail toplumunun ve onu destekleyen uluslararası aktörlerin bir an önce bu ahlaki körlükten çıkmasıdır. Güvenlik ancak hukukla; barış ancak adaletle; hafıza ancak evrensel vicdanla anlam kazanabilir. İsrail’in kendisini daha derin bir yalnızlığa ve dışlanmışlığa sürükleyen bu politikadan dönmesi, Filistinlilerin temel haklarını tanıması, uluslararası hukuka uyması ve hesap verebilirliği kabul etmesi gerekir.

Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

0

Türkiye’de hukuk yolları tükenen, işinden, özgürlüğünden ve ülkesinden edilen binlerce insan, adalet arayışını AİHM önünde sürdürüyor. Strazburg Adalet Buluşmaları, yalnızca bireysel mağduriyetlerin değil, Türkiye’de yıllardır derinleşen hukuksuzluğun Avrupa’daki yansıması niteliğinde.

Bu hafta 2022’den bu yana Strazburg’da Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde düzenlenen Strazburg Adalet Buluşmaları’na yer vermek istiyoruz. Bu buluşmalar, Türkiye’de yıllardır süren hukuksuzluklara, AİHM kararlarının uygulanmamasına ve cezasızlık kültürüne karşı Avrupa kamuoyuna yönelik güçlü bir çağrı niteliğinde (https://tr.wikipedia.org/wiki/Strazburg_Adalet_Buluşmaları). 2025’teki buluşma için insan hakları kuruluşları yaklaşık 4.500 kişinin katıldığını bildirmişti; bu yıl ise katılımın 5.000 kişiye ulaştığı duyuruldu (https://www.hrsolidarity.org/tag/strasbourg/). 2026’daki beşinci buluşmanın ana çağrısı da Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulaması ve Avrupa Konseyi mekanizmalarının daha etkili biçimde işletilmesi yönündeydi (https://natlawreview.com/press-releases/thousands-rally-strasbourg-demand-action-over-turkeys-failure-enforce-ecthr).

Türkiye’de 2016 sonrası KHK rejimi, yalnızca bireysel iş kayıplarına değil, bütün bir toplumsal yapının hukuk dışı yollarla dönüştürülmesine de yol açtı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na 127.292 başvuru yapıldı; bunların 17.960’ı kabul, 109.332’si ret ile sonuçlandı. Başka bir ifadeyle, başvuruların yaklaşık %85,9’u reddedildi. Bu rakamlar, on binlerce insanın işinden, mesleğinden, sosyal statüsünden, pasaport hakkından ve çoğu durumda temel geçim imkânlarından mahrum bırakıldığı sürecin yalnızca resmî görünen kısmını yansıtıyor (https://tr.euronews.com/2023/01/20/ohal-inceleme-komisyonu-tum-basvurulari-karara-bagladi-istatistiklerle-kabul-ve-ret-orani).

KHK ihraçları özellikle akademik hayat üzerinde ağır bir yıkım oluşturdu. Bu konuda yayımlanan çalışmalardan biri, 2016–2018 arasında kamu üniversitelerinden 3.452 akademisyenin, yani toplam akademik personelin yaklaşık %5,7’sinin, KHK’larla ihraç edildiğini ve bu sürecin üniversitelerin bilimsel üretkenliğinde önemli bir düşüşle ilişkili olduğunu göstermektedir (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_402.pdf).

Benzer şekilde, Türkiye’den göç eden sağlık profesyonelleri üzerine yapılan çalışmalar, göçün yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamayacağını göstermektedir. “Navigating Exodus” başlıklı çalışmada, Türkiye’den ayrılan 506 sağlık çalışanının yanıtları analiz edildi; katılımcıların büyük çoğunluğu siyasi atmosferin, güvensizlik hissinin ve mesleki şiddetin göç kararında belirleyici olduğunu belirtti. Çalışmada dikkat çekici biçimde, birçok kişinin Türkiye’de ekonomik olarak daha iyi durumda olmasına rağmen kendini özgür ve güvende hissetmediği için göçü “tek çıkış yolu” olarak gördüğü raporlandı (https://eu-opensci.org/index.php/ejsocial/article/view/18519).

“Medical Professionals’ Migration from Turkey” çalışmasında ise 513 sağlık profesyonelinin verileri değerlendirildi. Katılımcıların %79,3’ü hekimdi; yaklaşık beşte biri akademik unvana, bir diğer beşte biri ise uzmanlık sonrası ileri eğitime sahipti. Buna rağmen, göç sonrasında %63,4’ü daha düşük statülü işlerde çalışmak zorunda kalmış; %45,2’si işsiz kalmış ya da kurslara devam etmiş. Bu bulgular, Türkiye’den ayrılan kitlenin sıradan bir işgücü göçünden ziyade yüksek eğitimli, deneyimli ve ülkenin kurumsal kapasitesini taşıyan bir grup olduğunu gösteriyor (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_398.pdf).

Bugün Türkiye’deki hapishaneler insan hakları krizinin merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 1 Haziran 2026 verilerine göre cezaevlerinde 421.583 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır; bunların 20.586’sı kadın, 4.673’ü 12–18 yaş arası çocuktur (https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/202606031504182725-%20Ceza%20%C4%B0nfaz%20Kurumunda%20Bulunan%20Tutuklu%20ve%20H%C3%BCk%C3%BCml%C3%BClerin%20Ya%C5%9F%20Gruplar%C4%B1na%20G%C3%B6re%20Da%C4%9F%C4%B1l%C4%B1mlar%C4%B1.pdf). CİSST’in Mayıs 2026 değerlendirmesine göre hapishanelerde 20.235 kadın mahpus bulunmakta ve anneleriyle birlikte kalan 0–6 yaş grubu çocuk sayısı 891 olarak bildirilmektedir (https://cisst.org.tr/mayis-2026-hapishane-istatistikleri-aciklandi/). İnsan Hakları Derneği’nin 2025 Hasta Mahpuslar Raporu ise en az 1.412 hasta mahpus tespit edildiğini; bunların 335’inin ağır hasta olarak değerlendirildiğini bildirmektedir (https://www.ihd.org.tr/2025-yili-hasta-mahpuslar-raporu/).

KHK ihraçlarının yanında, Türkiye’de “terör” suçlamasının olağanüstü geniş yorumlanması da kitlesel bir insan hakları sorununa dönüşmüştür. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayandırdığı açıklamaya göre, yalnızca 2016–2021 arasında TCK 314 kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatılmıştır. Yeneroğlu daha sonraki açıklamalarında, 15 Temmuz sonrasında silahlı terör örgütü suçlaması bağlamında başlatılan soruşturmaların toplamda 2 milyon civarına ulaştığını belirtmiştir. Bu rakamlar, Türkiye’de “terör” kavramının şiddet eylemlerini soruşturmanın ötesine geçerek gazetecileri, akademisyenleri, kamu çalışanlarını, siyasetçileri, öğrencileri, iş insanlarını ve sivil toplum temsilcilerini kapsayan geniş bir kriminalizasyon aracına dönüştüğünü göstermektedir (https://hukuk.devapartisi.org.tr/haber/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-2021-adalet-i%CC%87statistiklerine-yans%C4%B1yan-silahl%C4%B1-ter%C3%B6r-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-%C3%BCyeli%C4%9Fi-yarg%C4%B1lamalar%C4%B1-verileri-hk-bas%C4%B1n-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1).

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in yanı sıra Ekrem İmamoğlu da bugün Türkiye’de yargının siyasallaşmasının en görünür örneklerinden biridir. Human Rights Watch, İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alındığını, ardından tutuklandığını; 2026’da başlayan davada yüzlerce belediye yöneticisi ve çalışanıyla birlikte yargılandığını ve davanın siyasal saik taşıdığı yönündeki kaygıları vurgulamaktadır (https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/turkiye). Gezi davasında Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’e 18’er yıl hapis cezalarının onanması; Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemesi; Demirtaş ve Yüksekdağ’ın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Türkiye’de seçimle gelen temsil hakkının ve bağlayıcı yüksek mahkeme kararlarının fiilen askıya alınabildiğini göstermektedir.

Türkiye’den göç de bu insan hakları krizinin doğrudan sonuçlarından biridir. TÜİK’e göre 2025 yılında Türkiye’den yurt dışına 403.216 kişi göç etti; bunun 155.119’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58140). OECD verilerine göre Türk vatandaşlarının OECD ülkelerine göçü 2023’te %37 artarak 158.000’e ulaştı ve bu göçün yaklaşık %57’si Almanya’ya yöneldi (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/turkiye_6a33f8e3.html). Avrupa Birliği İltica Ajansı ise Türk vatandaşlarının iltica başvurularının 2023’te 100.000’in üzerine çıktığını, 2025’te 33.000’e gerilediğini, buna rağmen Türk vatandaşlarının EU+ bölgesinde en büyük beşinci başvuru grubu olduğunu bildirmektedir (https://www.euaa.europa.eu/latest-asylum-trends-annual-analysis/applications).

Türkiye’de insan hakları ihlalleri yalnızca hapishanelerde, mahkeme salonlarında veya KHK listelerinde kalmıyor. Bu ihlaller aileleri parçalıyor, çocukları cezaevi koşullarına mahkûm ediyor, ağır hastaları tedavi hakkından mahrum bırakıyor, akademiyi susturuyor, meslek insanlarını sürgüne zorluyor ve ülkenin yetişmiş insan gücünü dışarıya itiyor. Strazburg’daki adalet çağrısı yalnızca Türkiye için değil, Avrupa insan hakları düzeninin inandırıcılığı için de bir sınavdır. Adalet geciktikçe yalnızca mağdurlar değil, hukuk düzeni de zarar görmektedir.