
Akademik özgürlüğü yalnızca karşı çıktığımız hükümetlere karşı değil, desteklediğimiz hükümetlere karşı da korumalıyız.
3 Kasım 2026 tarihinde Amerikalı seçmenler ülkelerindeki siyasi dengeleri değiştirdi. Demokratlar, Kongre’nin her iki kanadında da çoğunluğu elde ederek üniversiteleri, bilimsel araştırmaları ve uluslararası akademik işbirliğini etkileyen federal politikaların denetlenmesi açısından yeni olanaklar kazandı. Bilime yönelik siyasi müdahalelerden kaygı duyan araştırmacılar için bu seçim sonuçları yeniden umut verici olabilir (https://www.ap.org/the-definitive-source/behind-the-news/calling-control-of-congress-in-the-2026-midterm-elections/).
Ancak seçimler çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Araştırma yapma, ders verme ve bilimsel görüşlerimizi ifade etme özgürlüğümüz, seçimleri hangi siyasi partinin kazandığına bağlı olmalı mı?
Bu sorunun yanıtı “hayır” olmalıdır. Akademik özgürlük, bilime yakınlık duyan hükümetlerin akademisyenlere tanıdığı bir ayrıcalık değildir. Güvenilir bilimsel bilginin üretilebilmesi için vazgeçilmez bir koşuldur. Bir üniversite, bir hükümet döneminde kendisini özgür hissederken başka bir hükümet döneminde tehdit altında hissediyorsa, akademik özgürlüğü koruyan kurumsal güvencelerin yeterince güçlü olmadığı söylenebilir.
Siyasi iktidar ile bilimsel araştırmalar arasındaki ilişki son yıllarda ABD’de giderek daha görünür hâle geldi. Özellikle 2025 ve 2026 yıllarında federal araştırma fonları, üniversite yönetimi, kurumsal özerklik ve uluslararası akademik işbirliği konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, siyasi kararların akademik yaşamı ne ölçüde etkileyebileceğini gösterdi.
Trump yönetimi, federal bilimsel araştırma fonlarında ve araştırmaların denetiminde önemli değişiklikler önerdi. Federal denetimin artırılmasını savunanlar, kamu kaynaklarının sorumlu kullanılması, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerine vurgu yaptı. Eleştirmenler ise finansman kısıtlamalarının ve siyasi önceliklere göre belirlenen araştırma alanlarının bilimsel bağımsızlığı zayıflatabileceği uyarısında bulundular (https://www.nature.com/articles/d41586-026-01779-z).
Bu tartışmayı yalnızca bir bütçe anlaşmazlığı olarak görmek doğru olmaz. Araştırma fonları hangi bilimsel soruların araştırılabileceğini, hangi projelerin sürdürülebileceğini ve genç araştırmacıların akademik kariyerlerini hangi koşullarda geliştirebileceğini belirler.
Kamu kaynaklarının kullanımında hesap verebilirlik elbette meşru ve gereklidir. Kamu fonlarından yararlanan üniversiteler bilimsel kalite, mali dürüstlük ve toplumsal sorumluluk açısından denetlenebilmelidir. Ancak hesap verebilirlik, siyasi otoritelerin hangi bilimsel sonuçların kabul edilebilir olduğuna karar verdiği bir mekanizmaya dönüşmemelidir.
Siyasi müdahalelerin belki de en kaygı verici sonucu, hükümetlerin açıkça yasakladığı faaliyetler değil, akademisyenlerin zamanla kendiliklerinden yapmaktan vazgeçtikleridir.
ABD ara seçimlerinden hemen önce Inside Higher Ed tarafından yayımlanan bir anket bu soruna işaret ediyor. Ankete katılan 1.665 öğretim elemanının %44’ü, federal siyaset hakkında konuşurken kendilerini bir yıl öncesine göre daha az özgür hissettiklerini belirtiyor. Katılımcıların yaklaşık yarısı belirli kamusal açıklamalardan kaçındığını, %24’ü ise normal koşullarda araştıracakları veya yayımlayacakları bazı konulardan uzak durduklarını ifade ediyor (https://www.insidehighered.com/news/faculty/academic-freedom/2026/11/02/faculty-report-self-censoring-dei-politics).
Akademik özgürlük, herhangi bir resmî sansür uygulanmadan da aşınabilir. Araştırmacılar tartışmalı sorulardan uzaklaştığında, öğretim üyeleri hassas konuları derslerinde ele almaktan çekindiğinde veya genç akademisyenler bilimsel görüşlerini açıklamanın mesleki sonuçlarından korktuğunda entelektüel bağımsızlık giderek kırılganlaşır.
Üstelik bu zararı ölçmek oldukça zordur. İptal edilen araştırma desteklerini veya kapatılan laboratuvarları sayabiliriz. Ancak hiç önerilmeyen araştırmaların, hiç sınanmayan hipotezlerin veya hiç tartışılmayan fikirlerin sayısını nasıl belirleyebiliriz?
Demokratların seçim zaferi, özellikle Kongre denetimi, bütçe görüşmeleri ve yeni yasal düzenlemeler aracılığıyla Washington’daki güç dengesini değiştirebilir. Bununla birlikte, Donald Trump başkanlık görevini sürdürüyor ve yeni Kongre Ocak 2027’ye kadar göreve başlamayacak.
Dolayısıyla seçim sonuçlarının mevcut politikaları kendiliğinden tersine çevireceğini veya araştırmacıların kaybolan güvenini hemen geri getireceğini düşünmek için henüz erken.
Dahası, akademik özgürlüğü koruma sorumluluğunu yalnızca belirli bir siyasi partiye yüklememeliyiz.
Farklı hükümetler farklı bilimsel alanlara, eğitim politikalarına veya hesap verebilirlik yöntemlerine öncelik verebilir. Bunlar demokratik tartışmanın meşru konularıdır. Ancak siyasi pazarlıkların dışında tutulması gereken temel ilke, bilimsel yöntemlerin, araştırma sonuçlarının ve akademik değerlendirmelerin siyasi sadakat tarafından belirlenmemesidir.
Bir hükümetin bilimsel özgürlüğe ne kadar saygı gösterdiğini anlamak için kendi öncelikleriyle uyumlu araştırmaları ne kadar desteklediğine değil, kendisi açısından rahatsız edici sonuçlar üreten bilimsel çalışmalara ne ölçüde alan tanıdığına bakmalıyız.
Bu sorunlarla karşılaşan tek ülke ABD değildir. Birbirinden oldukça farklı siyasi sistemlere sahip ülkelerde üniversiteler, araştırma fonları, idari atamalar, ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar veya ideolojik beklentiler nedeniyle baskı altında kalabilir.
UNESCO’nun 1997 tarihli Yükseköğretim Öğretim Personelinin Statüsüne İlişkin Tavsiye Kararı, kurumsal özerkliği akademik özgürlüğün temel güvencelerinden biri olarak kabul etmektedir. Aynı belge mesleki sorumluluğu, kamuya karşı hesap verebilirliği ve bilimsel araştırmaların yürütülmesi ile sonuçlarının paylaşılması özgürlüğünü de vurgulamaktadır (https://www.unesco.org/en/legal-affairs/recommendation-concerning-status-higher-education-teaching-personnel).
Şeffaf ve bağımsız araştırma finansmanı mekanizmalarına, keyfî işten çıkarmalara karşı güvenilir güvencelere, üniversite yönetimine akademisyenlerin anlamlı katılımına ve siyasi müdahalelere karşı etkili itiraz yollarına ihtiyacımız var.
Ancak kurumsal güvenceler tek başına yeterli değildir. Entelektüel hoşgörüyü temel alan bir akademik kültüre de ihtiyaç vardır. Bilimsel standartlara ve mesleki etik ilkelere bağlı kaldıkları sürece, sonuçlarına katılmadığımız akademisyenlerin özgürlüklerini de savunabilmeliyiz.
Aksi takdirde akademik özgürlük, ortak bir ilke olmaktan çıkarak yalnızca belirli durumlarda dile getirilen seçici bir talebe dönüşebilir.
Seçimler önemlidir. Bütçeleri, yasaları, denetim mekanizmalarını ve kurumsal öncelikleri değiştirebilirler. Bu nedenle 2026 ABD ara seçimleri Amerikan akademik topluluğu için önemli fırsatlar yaratabilir. Ancak seçimler tek başına akademik özgürlüğü güvence altına alamaz.
Gerçek anlamda bağımsız bir akademik sistem, kendi akademisyenlerinin büyük bölümünün desteklediği bir hükümet söz konusu olduğunda bile siyasi iktidarı sorgulayabilmelidir.
