Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

0
Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

Savaş, zulüm ve siyasi baskı söz konusuysa insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez.

Gelişmiş ülkelerde doğurganlık azalıyor, yaşam süresi uzuyor ve çalışan nüfusun emeklilere oranı düşüyor. OECD’ye göre yaşlı bağımlılık oranı 1980’de %19 iken 2023’te %31’e çıktı; 2060’a kadar %52’ye yükselmesi bekleniyor. Bu nedenle göç, sık sık yaşlanan toplumlar için bir “çözüm” olarak sunuluyor. Ancak bu konu sanıldığı kadar basit değil: Göç hem hedef ülkeler hem de kaynak ülkeler açısından fırsatlar ve ciddi sorunlar barındırıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/07/oecd-employment-outlook-2025_5345f034/full-report/component-6.html).  

Göç lehine en güçlü argüman işgücü açığı. Sağlık, yaşlı bakımı, inşaat, tarım, lojistik ve teknoloji gibi alanlarda birçok gelişmiş ülke göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor. Çalışan nüfus azaldığında vergi ve sosyal güvenlik gelirleri düşerken, emeklilik ve sağlık harcamaları artıyor. Avrupa Komisyonu’nun 2024 Yaşlanma Raporu, yaşlanan nüfusun emeklilik, sağlık ve uzun süreli bakım harcamaları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturduğunu göstermekte (https://economy-finance.ec.europa.eu/publications/2024-ageing-report-economic-and-budgetary-projections-eu-member-states-2022-2070_en).  

Ayrıca göç sadece ekonomik değil, insani bir meseledir. İnsanlar savaş, baskı, yoksulluk, iklim krizi veya akademik ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Akademik dayanışma perspektifinden bakıldığında, sürgündeki akademisyenler, hekimler, gazeteciler ve öğrenciler sadece “işgücü” değil, hakları ihlal edilmiş insanlardır. Onlara kapı açmak demografik hesaplardan önce bir insan hakları sorumluluğudur.

Bununla birlikte, göçün her koşulda çözüm olduğunu söylemek de yanlış olur. Birleşmiş Milletler’in “replacement migration” tartışmaları, göçün nüfus azalmasını ve yaşlanmayı telafi etmek için kullanılabilecek bir araç olduğunu, fakat bunun çok yüksek ve sürekli göç düzeyleri gerektirebileceğini göstermiştir. Göçmenler de zamanla yaşlanır; aileleri, çocukları, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarıyla sosyal sisteme dahil olurlar. Dolayısıyla “daha fazla göç” tek başına sürdürülebilir bir demografi politikası değildir (https://www.un.org/development/desa/pd/sites/www.un.org.development.desa.pd/files/unpd-egm_200010_un_2001_replacementmigration.pdf).  

Göçün toplumsal maliyetleri de var. Hızlı ve plansız göç konut piyasası, okullar, sağlık hizmetleri ve yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturabilir. Dil eğitimi, mesleki tanıma, adil istihdam ve ayrımcılıkla mücadele olmadan entegrasyon başarısız olabilir. Bu başarısızlık hem göçmenleri mağdur eder hem de yerel toplumda göç karşıtı tepkileri güçlendirir.

Bir diğer önemli mesele kaynak ülkeler. Zengin ülkeler doktor, hemşire, mühendis ve akademisyenleri çektiğinde, yoksul veya kırılgan ülkeler yetişmiş insan gücünü kaybedebilir. Dünya Bankası, göçün kaynak ülkelere havale ve bilgi transferi gibi faydalar sağlayabileceğini, fakat bazı ülkelerde “brain drain” yani beyin göçü riskini de artırabileceğini belirtmektedir. Özellikle sağlık sistemi zayıf ülkeler için bu kayıp, sadece ekonomik değil, doğrudan insan hayatını etkileyen bir sorun olabilir (https://www.worldbank.org/en/publication/wdr2023).  

Göç karşıtı politikaların haklılık yönüne de bakmak gerekir. Her ülkenin entegrasyon kapasitesi, konut imkânı, kamu hizmetleri ve toplumsal dengeleri dikkate alınmalıdır. Plansız ve kontrolsüz göç hem yerel halk hem de göçmenler için sorunlar doğurabilir. Fakat buradan “kapıları kapatalım” sonucuna varmak da doğru değil. Mülteci koruması uluslararası ve ahlaki bir yükümlülük. Göçmenleri sadece yük veya tehdit olarak göstermek, gerçeği çarpıtmakta ve yabancı düşmanlığını beslemektedir.

Aslında göç alternatifsiz değil, fakat tamamen göçsüz bir çözüm de gerçekçi değil. Daha adil bir göç politikası için göçmenler sadece ekonomik araç olarak görülmemeli. Kaynak ülkelerle eğitim, sağlık ve bilim alanlarında ortaklık kurulmalı, beyin göçü yerine “beyin dolaşımı” teşvik edilmelidir. Göçmen akademisyenlerin ve uzmanların kaynak ülkeleriyle bağlarını koruması, ortak projeler yürütmesi ve bilgi aktarımına katkı sunması desteklenmelidir.

Yaşlanan toplumlar için göç daha geniş bir sosyal politika paketinin parçası olabilir. Göç alan ülkelerin kadın istihdamı, sağlıklı yaşlanma, eğitim, teknoloji, aile desteği ve kaynak ülkelere karşı sorumlulukları dikkate almaları doğaldır. Bununla birlikte, insani ve politik sebeplerle gerçekleşen zorunlu göç ayrı bir yere sahip. Burada bir tarafta akut olarak insan hayatı, özgürlük ve güvenlik, diğer tarafta ise devletlerin uzun vadeli ekonomik ve demografik menfaatleri var. Elbette ülkeler kendi kapasitelerini, toplumsal dengelerini ve entegrasyon imkânlarını hesaba katmalıdır. Ancak acil insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez. Bu nedenle savaş, zulüm, siyasi baskı, akademik özgürlüklerin yok edilmesi veya temel insan haklarının ihlali söz konusu olduğunda göçü desteklemek sadece bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur. Asıl mesele, göçü sadece fayda-zarar hesabıyla değerlendirmek değil; onu daha adil, daha insani ve hem hedef hem kaynak toplumlar için daha sorumlu hale getirmektir.