Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Sosyal İmhanın Sona Ermesi İçin 15 Temmuz Aydınlatılmalı

Sosyal İmhanın Sona Ermesi İçin 15 Temmuz Aydınlatılmalı

0
Sosyal İmhanın Sona Ermesi İçin 15 Temmuz Aydınlatılmalı

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil, adalet; propaganda değil, hakikat; kolektif suçlama değil, bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi bazı sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

15 Temmuz 2016’nın üzerinden 10 yıl geçti. Ancak o gece yaşananlar ve ardından başlatılan kitlesel tasfiye süreci, Türkiye’nin en önemli hukuk, insan hakları ve toplumsal barış sorunlarından biri olmayı sürdürüyor. Mesele yalnızca darbe gecesi silah kullananların yargılanmasından ibaret kalmadı; yüz binlerce insan gözaltına alındı, on binlercesi tutuklandı, yaklaşık 130 bin kamu görevlisi herhangi bir mahkeme kararı olmadan mesleğinden çıkarıldı; kapatılan kurumlar, el konulan mal varlıkları, iptal edilen pasaportlar ve ailelere kadar yayılan toplumsal damgalama milyonlarca insanın hayatını etkiledi.

15 Temmuz sonrasındaki dokuz yılda 390.354 kişi gözaltına alındı ve 113.837 kişi tutuklandı. Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Adalet Bakanlığı istatistiklerinden hareketle yalnızca 2016–2021 döneminde Türk Ceza Kanunu’nun 314. Maddesi kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatıldığını, sonraki yıllar da eklendiğinde sayının iki milyonu aştığını belirtiyor. Yeneroğlu’nun ifadesiyle birkaç bin kişinin işlemiş olabileceği suçların yaklaşık iki milyon insana ve onların ailelerine mal edilmesi bir “akıl tutulmasıdır.”

Bu büyüklükte ve on yılı aşkın süredir devam eden bir toplumsal travmanın şeffaf bir soruşturmayla aydınlatılması zurunludur.

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249

https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr

Darbe girişimi ile toplumsal tasfiye birbirinden ayrılmalıdır

15 Temmuz gecesi güvenlik görevlilerinin ve sivillerin öldürülmesi, askerî birliklerin harekete geçirilmesi ve seçilmiş hükümetin devrilmeye çalışılması kabul edilemez bir saldırıdır. Darbe girişimine fiilen katılanların, emir verenlerin ve şiddet eylemlerinden sorumlu olanların adil yargılama ilkelerine uygun biçimde soruşturulması devletin hem hakkı hem de görevidir.

Darbe teşebbüsünü kınamak, sonrasında işlenen hukuksuzlukları görmezden gelmeyi gerektirmez. Demokratik hukuk devletini savunmak hem darbeye hem de darbe gerekçesiyle uygulanan kolektif cezalandırmaya karşı çıkmayı zorunlu kılar.

Türkiye’de bireysel ceza sorumluluğunun belirlenmesi gerçekleşmedi. Darbe gecesi silah kullanan askerlerle öğretmenler, akademisyenler, doktorlar, gazeteciler, esnaflar, öğrenciler, ev kadınları ve geçmişte tamamen yasal kabul edilen kuruluşlarla herhangi bir biçimde ilişki kurmuş kişiler aynı suç kategorisine yerleştirildi. Bir bankada hesap açmak, bir sendikaya veya derneğe üye olmak, belirli okullarda okumak, bir gazeteye abone olmak veya bir telefon uygulamasını kullanmak, kişinin şiddete katıldığına ya da şiddet amacı taşıdığına ilişkin somut delil aranmaksızın terör örgütü üyeliğinin göstergesi sayılabildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksel Yalçınkaya kararında ortaya koyduğu sonuç bu nedenle tarihî önemdedir. AİHM, ByLock kullanımı temelinde verilen mahkûmiyetlerde kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin, adil yargılanma hakkının ve örgütlenme özgürlüğünün ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, sorunun yalnızca tek bir başvurucuya ilişkin olmadığını, Türk yargısının yaklaşımından kaynaklanan sistemik bir sorun bulunduğunu açıkça belirtti. Karar sırasında AİHM önünde benzer nitelikte yaklaşık 8.500 başvuru bulunuyordu; Türk makamlarının ise yaklaşık 100 bin ByLock kullanıcısı tespit ettiği bildiriliyordu. AİHM 2025 yılında verdiği takip kararlarında da aynı yapısal sorunun çok sayıda kişiyi etkilediğini yeniden vurguladı.

https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye

https://hudoc.echr.coe.int/#{%22itemid%22:[%22002-14187%22]}

Aydınlatılmayı bekleyen sorular

15 Temmuz’un tamamen hükümet tarafından sahnelenmiş bir olay olduğu bugün kamuya açık delillerle kesin biçimde kanıtlanmış değildir. Ancak “darbe girişimi gerçekti” demek, resmî anlatının tüm ayrıntılarıyla doğru ve eksiksiz olduğu, hükûmetin bunda herhangi bir rolünün olmadığı anlamına gelmez. O geceye ilişkin cevaplanmamış çok sayıda ciddi soru bulunmaktadır.

Darbe ihbarı neden yeterince değerlendirilmedi?

MİT’in 15 Temmuz günü öğleden sonra Genelkurmay Başkanlığı’na olağandışı bir askerî hareketlilik ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik muhtemel bir operasyon hakkında bilgi verdiği kabul edilmektedir. Buna rağmen ülke genelinde kapsamlı bir güvenlik alarmı verilmemiş, stratejik askerî üsler denetim altına alınmamış ve girişim başlamadan önce engellenmemiştir.

İhbarın tam içeriği neydi? Saat kaçta ve kimlere ulaştırıldı? Cumhurbaşkanı ve Başbakan neden zamanında bilgilendirilmedi? Darbe ihtimali görüldüğü hâlde hava sahası, askerî üsler, köprüler ve kritik iletişim merkezleri neden önceden kontrol altına alınmadı?

Bu sorulara bütünlüklü ve belgelerle desteklenmiş cevaplar verilmemiştir.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/darbe-girisimini-mite-ihbar-eden-binbasinin-ifadesi-ortaya-cikti-744459

Hakan Fidan ve Hulusi Akar neden Meclis Komisyonu’nda dinlenmedi?

15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun kurulmasına rağmen olayın merkezindeki iki isim, dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, komisyon önüne gelerek milletvekillerinin sorularını kamuya açık biçimde yanıtlamadılar.

İhbarı alan ve değerlendiren kurumların başındaki kişilerin dinlenmediği bir araştırmanın eksiksiz kabul edilmesi mümkün değildir. Üstelik komisyonun hazırladığı metnin Meclis Genel Kurulu’nda usulüne uygun biçimde görüşülmemesi ve kesinleşmiş resmî bir rapor niteliği kazanıp kazanmadığı konusunda yıllar sonra dahi tartışma yaşanması, araştırmanın üzerindeki şüpheleri daha da artırmıştır.

Adil Öksüz nasıl serbest bırakıldı?

Akıncı Üssü yakınlarında yakalanan ve darbe girişiminin sivil yöneticilerinden biri olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün kısa süre sonra serbest bırakılması, 15 Temmuz’un en karanlık noktalarından biridir.

Öksüz’ün neden sıradan bir şüpheli gibi değerlendirildiği, üzerindeki eşyaların ve telefon kayıtlarının neden derhal ayrıntılı biçimde incelenmediği, serbest bırakılmasında kimlerin sorumluluğu bulunduğu ve daha sonra izinin nasıl kaybettirildiği kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanmamıştır. Böylesine merkezi bir kişinin ortadan kaybolması ağır ihmal, kurum içi koruma veya delillerin karartılması ihtimallerinin bağımsız biçimde araştırılmasını gerektirir.

Darbe neden askerî açıdan bu kadar sıra dışı yürütüldü?

Klasik bir askerî darbede siyasi liderlerin etkisiz hâle getirilmesi, televizyon ve iletişim altyapısının denetlenmesi, hava sahasının kontrol altına alınması ve güvenlik kurumlarının eşzamanlı olarak devre dışı bırakılması beklenir. 15 Temmuz’da ise köprüler kısmen kapatılırken televizyon ve internet yayınları büyük ölçüde devam etmiş, siyasi liderler halka ulaşabilmiş, çok sayıda askerî birlik girişime katılmamış ve operasyon parçalı biçimde yürütülmüştür.

Bu durum, girişimin erken deşifre olması nedeniyle planların bozulmasıyla, darbecilerin beceriksizliğiyle ya da kendi aralarındaki koordinasyonsuzlukla açıklanabilir. Fakat devletin bazı unsurlarının girişimden önceden haberdar olduğu, gelişmeleri belirli bir aşamaya kadar izlediği veya süreci manipüle ettiği ihtimali de bağımsız bir araştırmanın konusu olmalıdır.

Tasfiye listeleri ne zaman hazırlandı?

Darbe girişiminden hemen sonra binlerce hâkim ve savcının, ardından on binlerce kamu görevlisinin olağanüstü bir hızla görevden uzaklaştırılması, tasfiye listelerinin 15 Temmuz’dan önce hazırlanmış olduğunu göstermektedir.

Devletin daha önce hukuka uygun biçimde yürüttüğü soruşturmalar ve topladığı istihbarat elbette bulunabilir. Ancak bir kişi hakkında önceden fişleme veya istihbarat kaydı bulunması, onun suçlu olduğunu göstermez. Listelerin hangi delillere göre hazırlandığı araştırılmalıdır. Kişilerin savunmaları alınmadan ihraç edilmesi ve darbe eylemiyle hiçbir somut bağlantısı olmayan insanların ömür boyu sürecek yaptırımlara maruz bırakılması kabul edilemez.

Deliller neden bağımsız incelemeye açılmadı?

Genelkurmay ve Akıncı Üssü kamera görüntüleri, radar kayıtları, askerî telsiz konuşmaları, MİT’e gelen ihbarın tam metni, Cumhurbaşkanının uçuşuna ilişkin kayıtlar ve darbecilerin emir-komuta bağlantıları bağımsız uzmanlardan oluşan bir komisyon tarafından bütünlüklü biçimde incelenmedi.

Belgelerin yalnızca siyasi iktidarın ve ona bağlı kurumların kontrolünde olması, kamuoyunun şüphelerini gidermeye yetmez. Aksine, bilgilerin eksik ve seçici biçimde açıklanması yeni kuşkular doğurur.

Meclis’teki patlamalar nasıl meydana geldi?

Resmî iddianame ve mahkeme kararlarına göre Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne F-16 savaş uçaklarından üç ayrı mühimmat atılmıştır. Ancak yargılamalar sırasında bazı askerî uzmanlar ve sanık pilotlar bu anlatıyla uçuş kayıtları, mühimmat bilgileri ve fiziksel hasar arasında önemli uyumsuzluklar bulunduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Meclis bahçesine atıldığı belirtilen yüksek tahrip gücüne sahip bombanın oluşturması beklenen krater ve etki alanıyla olay yerindeki hasarın uyuşmadığı; binanın içindeki kolonların eğilme yönü, çatıdaki açıklıkların boyutu ve enkazın dağılımının içeriden gerçekleştirilen bir patlamaya işaret edebileceği iddia edilmiştir.

Buna karşılık savcılık makamı pilotların ilk ifadelerini, telsiz konuşmalarını, uçuş bilgilerini ve bilirkişi raporlarını hava saldırısının kanıtları olarak göstermiştir. Ne var ki, pilotlar daha sonra ilk ifadelerinin işkence altında alındığını söylemiş, farklı teknik raporlardaki uçuş saatleri ve uçak numaraları konusunda çelişkiler bulunduğu savunulmuş ve ham uçuş verilerinin bağımsız bilirkişilere açılması taleplerinin karşılanmadığı ortaya çıkmıştır.

Meclis’teki patlamayla ilgili olay yeri görüntüleri, yapı hasarı, patlayıcı kalıntıları, radar kayıtları, uçakların kara kutu verileri ve mühimmat envanteri bağımsız uluslararası adlî ve askerî uzmanlardan oluşan bir heyet tarafından yeniden incelenmelidir.

https://nordicmonitor.com/2021/07/turkish-parliament-bombing-in-2016-coup-attempt-was-staged-as-part-of-a-false-flag

https://nordicmonitor.com/wp-content/uploads/2021/07/Orhan_yikilkan_Akin_ozturk_testimony_parliament_bombing.pdf

https://15temmuzgercekleri.com/tbmmye-bomba-atildi-mi/

https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/akincidan-kalkan-ucaklarin-meclisi-bombaladigini-inkar-etti/1398546

15 Temmuz’un uluslararası bağlantıları da araştırılmalıdır

15 Temmuz’un yalnızca Türkiye içindeki aktörlerle açıklanamayacağına ilişkin çeşitli iddialar da bulunmaktadır. Bunlardan biri, 3 Ocak 2020’de Bağdat’ta ABD tarafından öldürülen İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin darbe girişiminin engellenmesinde rol oynadığı iddiasıdır.

İran yanlısı Kudüs TV’nin yöneticisi Nureddin Şirin, Süleymani’nin 15 Temmuz gecesi Türkiye’ye önemli bir yardım sağladığını ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yardımı bildiğini ileri sürmüş; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Süleymani’nin bölgesel faaliyetlerini Erdoğan’ın yakından bildiğini ima eden açıklamalar yapmıştır. Ancak Süleymani’nin o gece tam olarak ne yaptığına, kiminle temas kurduğuna veya hangi istihbaratı aktardığına ilişkin kamuya açık, bağımsız biçimde doğrulanmış bir belge bulunmamaktadır.

Rusya konusunda da benzer bir belirsizlik vardır. Darbe girişiminden hemen sonra İran’ın Fars Haber Ajansı, Rus askerî istihbaratının Suriye’deki dinleme imkânlarıyla darbe hazırlıklarına ve Erdoğan’a yönelik Marmaris operasyonuna ilişkin telsiz mesajlarını yakalayarak Ankara’yı önceden uyardığını iddia etmiş, fakat Kremlin bu haberi resmen yalanlamıştır. Buna rağmen Rus Avrasyacılığının önde gelen isimlerinden Aleksandr Dugin’in 14–15 Temmuz 2016 tarihlerinde Türkiye’de bulunması, Doğu Perinçek ve çevresiyle temasları ve Perinçek’in daha sonra Dugin’in Erdoğan’ın danışmanlarını yaklaşan darbe konusunda uyardığını söylemesi dikkat çekicidir.

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nün Türkiye’de Avrasyacılık üzerine raporu da Dugin’in darbe günü Türkiye’de bulunduğunu doğrulamaktadır; ancak önceden uyarı yaptığı iddiasını kanıtlayan bağımsız bir kayda rastlanmamaktadır.

Perinçek çevresinin darbe öncesi ve sonrasında Rusya, İran ve Suriye’de devlet ve güvenlik çevreleriyle yürüttüğü görüşmeler, Türkiye’nin NATO ekseninden uzaklaşıp Rusya–İran merkezli bir Avrasya yönelimine girmesinde üstlendiği arabulucu rol ve darbeden hemen sonra hızlanan Türk–Rus yakınlaşması birlikte incelenmelidir.

Olayın diğer tarafında ise ABD yer almaktadır. Erdoğan, Ağustos 2016’da darbenin “senaryosunun dışarıda yazıldığını” söyleyerek Batı’yı darbecileri ve terörü desteklemekle suçlamış; daha sonra İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da doğrudan “15 Temmuz’un arkasında ABD’nin bulunduğunu” ileri sürmüştür. ABD yönetimi ve dönemin ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel bu suçlamaları kesin biçimde reddetmişlerdir.

Dolayısıyla İran, Rusya ve ABD’ye ilişkin bu iddialar kanıtlanmış sonuçlar olarak değil; Süleymani’nin muhtemel temaslarının, Rus istihbaratının olası erken uyarısının, Dugin–Perinçek görüşmelerinin, İncirlik Üssü’nün ve darbenin ardından yaşanan hızlı dış politika ekseni değişikliğinin belgeler, diplomatik yazışmalar ve istihbarat kayıtları üzerinden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmasını gerektiren ciddi sorular olarak ele alınmalıdır.

https://turkishminute.com/2020/01/08/turkish-tv-director-claims-soleimani-played-crucial-role-in-thwarting-2016-coup-attempt

https://en.mfa.gov.ir/portal/newsview/570763/president-in-a-phone-call-with-his-turkish-counterpart-americans-made-a-grave-mistake-silence-towards-aggressor%E2%80%99s-acts-makes-them-bolder

https://www.themoscowtimes.com/2016/07/21/russia-warned-turkey-about-imminent-coup-a54674

https://www.reuters.com/article/world/middle-east/turkish-minister-says-us-behind-2016-failed-coup-hurriyet-idUSKBN2A41NE

Sivilleri öldüren mermiler hangi silahlardan çıktı?

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden sivillerin kimler tarafından vurulduğu da bağımsız biçimde açıklığa kavuşturulması gereken temel meselelerden biridir. Resmî iddianamelerde ölümlerin büyük ölçüde darbe girişimine katılan askerlerin açtığı ateşten kaynaklandığı kabul edilmiştir. Buna karşılık bazı dava dosyalarına ve sonradan yayımlanan balistik belgelere dayanan araştırmalarda, kurbanlardan çıkarılan bazı mermi ve mühimmat parçalarının yargılanan askerlerin silahlarıyla eşleştirilemediği, bazı mühimmatın ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullandığı envanterle uyumlu olmadığı ileri sürülmektedir. Ayrıca kimi olaylarda otopsilerin yapılmadığı veya yetersiz kaldığı, mermi çekirdekleri ve kovanların eksiksiz toplanmadığı, silahların balistik incelemelerinin geciktirildiği ya da hazırlanan raporların ilgili mahkemelere zamanında sunulmadığı iddia edilmektedir.

O gece farklı noktalarda kimliği belirsiz keskin nişancıların bulunduğu ve kalabalığa askerlerin mevzilerinden farklı yönlerden ateş edildiği de ileri sürülmüştür. Bu nedenle her ölüm için otopsi bulguları, yara kanallarının yönü, mermi çekirdeği ve kovan eşleşmeleri, atış mesafesi, barut artığı testleri, olay yeri görüntüleri ve o bölgede bulunan bütün asker ve polis silahlarının balistik sonuçları birlikte değerlendirilmelidir. Bu belgeler bağımsız adlî tıp ve balistik uzmanlarına açılmadan, sivillerin hangi silahlardan çıkan mermilerle ve kimler tarafından öldürüldüğü sorusu cevaplanmış sayılamaz.

https://www.turkishminute.com/2020/01/11/some-bullets-used-in-2016-coup-attempt-did-not-belong-to-turkish-military-journalist-claims

https://www.tr724.com/bir-ceset-uc-rapor/

Kontrollü darbe mi, yoksa kontrol edilen sonuçlar mı?

15 Temmuz’a ilişkin tartışmada birbirinden farklı iddialar çoğu zaman tek bir “kontrollü darbe” ifadesi altında toplanıyor. Oysa en az dört ayrı ihtimalden söz etmek gerekir:

  1. Darbe girişiminin baştan sona hükümet tarafından planlandığı,
  2. Darbe hazırlığının önceden öğrenildiği ancak tamamen engellenmediği,
  3. Gerçek bir darbe hazırlığının devlet içindeki bazı aktörler tarafından manipüle edildiği,
  4. Gerçek bir darbe girişiminin sonradan önceden tasarlanmış veya bekletilmiş geniş çaplı bir tasfiye için kullanıldığı.

Birinci ihtimali kesinleştirecek kamuya açık ve tartışmasız kanıtlar mevcut değildir. İkinci ve üçüncü ihtimaller, yukarıda açıklanmamış noktalar nedeniyle meşru araştırma sorularıdır. Ancak en güçlü delillerle desteklenen ihtimal dördüncüsüdür: Gerçek bir darbe girişimi, siyasi iktidar tarafından çok geniş bir toplumsal tasfiyenin gerekçesine ve aracına dönüştürülmüştür.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbe girişimini henüz ilk saatlerinde “Allah’ın büyük bir lütfu” olarak nitelendirmesi, sonraki gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Darbenin bastırılmasının hemen ardından ilan edilen OHAL, yalnızca darbecileri ortaya çıkarmak için değil, devlet bürokrasisini, üniversiteleri, medyayı, sivil toplumu ve ekonomik hayatı yeniden şekillendirmek için kullanılmıştır.

Ceza soruşturmasından sosyal imhaya

Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma adlı kitabında 15 Temmuz sonrasında yaşananları “postmodern sosyal soykırım” ve “sosyal öldürme” kavramlarıyla açıklamaktadır. Demirtaş’a göre amaç insanların yalnızca özgürlüklerini sınırlamak değil, onları meslekî, ekonomik ve toplumsal varoluşlarından koparmaktır.

“Soykırım” kavramının hukukî anlamı ile “sosyal soykırım” kavramının sosyolojik ve siyasi kullanımı birbirinden ayrılmalıdır. 1948 Soykırım Sözleşmesi millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu tamamen ya da kısmen fiziksel olarak yok etme özel kastını arar. Uluslararası bir mahkeme Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında yaşananları hukukî anlamda soykırım olarak tanımlamış değildir.

Yaşanan sosyal imha politikasının başlıca araçları şunlardır:

  • İnsanların mahkeme kararı ve bireysel gerekçe olmadan mesleklerinden çıkarılması,
  • İhraç edilenlerin özel sektörde iş bulmalarının fiilen engellenmesi,
  • Pasaportların iptal edilmesi ve ülke dışına çıkışın engellenmesi,
  • Şirketlere ve kişisel mal varlıklarına el konulması,
  • Eşlerin ve çocukların da şüpheli veya sakıncalı kabul edilmesi,
  • Yasal banka, okul, sendika, dernek ve medya ilişkilerinin suç deliline dönüştürülmesi,
  • Uzun tutukluluklar ve tek tip delillere dayalı kitlesel mahkûmiyetler,
  • İnsanların “KHK’lı”, “iltisaklı” veya “terörist” etiketiyle toplum dışına itilmesi,
  • Ölümlerin ardından cenazelere ve mezarlıklara kadar uzanan damgalama,
  • Yurtdışına çıkabilen kişilere karşı pasaport iptali, iade talepleri ve sınır aşan baskı uygulanması.

Bütün bunlar yalnızca hakkında işlem yapılan kişinin değil, eşinin, çocuklarının, anne ve babasının ve yakın sosyal çevresinin hayatını da etkiledi. Dolayısıyla soruşturma sayısı yaklaşık iki milyon olsa bile fiilen etkilenen insan sayısı bunun birkaç katına ulaşmaktadır.

İnsanlar yalnızca özgürlüklerinden mahrum bırakılmadı. Meslekleri, toplumsal itibarları, ekonomik güvenceleri, seyahat hakları ve gelecek umutları ellerinden alındı. Birçok kişi yaşadığı şehirden ayrılmak, ülkesini terk etmek veya kimliğini gizlemek zorunda kaldı. Çocuklar anne veya babalarının suçlamaları nedeniyle dışlandı. Aileler parçalandı, hastalıklar arttı, cezaevlerinde ve zorunlu göç yollarında ölümler yaşandı.

Bu tablo, darbe suçunun faillerini cezalandırmayı amaçlayan sınırlı bir adlî süreç değil, belirli bir toplumsal çevrenin kamusal ve ekonomik varlığını ortadan kaldıran bir sosyal imha rejimi görünümündedir.

Akademinin tasfiyesi

Binlerce akademisyen kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden çıkarıldı. İhraç edilenler yalnızca Gülen hareketiyle ilişkilendirilen kişiler değildi. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan Barış Akademisyenleri ve farklı muhalif çevrelerden bilim insanları da OHAL mekanizmasının hedefi hâline geldi.

Akademisyenler savunmaları alınmadan üniversitelerden uzaklaştırıldı, pasaportları iptal edildi, başka kamu kurumlarında çalışmaları yasaklandı ve çoğu özel üniversitelerde de iş bulamadı. Bilimsel üretimleri, yetiştirdikleri öğrenciler ve meslekî geçmişleri bir gecede değersizleştirildi.

Böylece OHAL, bir darbe soruşturmasının sınırlarını aşarak üniversiteleri siyaseten yeniden biçimlendiren bir araca dönüştü. Üniversitelerin kaybettiği yalnızca ihraç edilen akademisyenler değildi; eleştirel düşünce, akademik özerklik ve bilimsel güven ortamı da ağır zarar gördü.

15 Temmuz neden mutlaka aydınlatılmalıdır?

15 Temmuz’un karanlıkta kalan yönleri aydınlatılmadan toplumsal barışın kurulması mümkün değildir. Çünkü mevcut belirsizlik hem iktidarın resmî anlatısını sorgulayanları komplo teorilerine yöneltmekte hem de darbe sonrasında yaşanan hukuksuzlukların sürekli olarak “darbeyle mücadele” gerekçesiyle savunulmasına imkân vermektedir.

Bağımsız bir araştırmanın amacı şunları ortaya çıkarmak olmalıdır:

  • Darbe hazırlığını kimler ve ne zaman öğrendi?
  • Hangi kurumlar hangi tedbirleri aldı veya almadı?
  • Darbe girişiminin gerçek emir-komuta yapısı nasıldı?
  • Siyasi ve askerî sorumluluk kimlere aitti?
  • Kritik deliller neden kamuoyuna açıklanmadı?
  • Meclis araştırması neden tamamlanamadı?
  • Tasfiye listeleri ne zaman ve hangi ölçütlere göre oluşturuldu?
  • Darbe eylemine katılmayan yüz binlerce insan neden kolektif biçimde cezalandırıldı?

Bu sorular ancak Meclis’te bütün partilerin temsil edildiği, mağdurların ve tanıkların dinlendiği, uluslararası hukukçuların ve bağımsız uzmanların katılabildiği yeni bir araştırma komisyonu tarafından cevaplandırılabilir. MİT ve Genelkurmay dâhil bütün kamu kurumları ellerindeki belgeleri komisyona sunmalı; radar, kamera, telefon ve telsiz kayıtları bağımsız adlî uzmanlarca incelenmelidir.

Bunun yanında sosyal imha politikasının sonuçları da ortadan kaldırılmalıdır. Somut bir suça katıldığı bireysel delillerle gösterilemeyen kişilerin mahkûmiyetleri yeniden incelenmeli; AİHM’nin Yalçınkaya kararının gerektirdiği genel tedbirler uygulanmalı; KHK ihraçları bağımsız yargı denetimine açılmalı; beraat ve takipsizlik kararları bütün idarî sonuçlarıyla geçerli olmalı; pasaport, çalışma ve sosyal güvenlik hakları iade edilmelidir.

Sonuç olarak, 15 Temmuz’u aydınlatmak darbecileri aklamak değildir. Darbe girişimine karşı çıkmakla darbe sonrasında yürütülen hukuksuzluklara karşı çıkmak arasında bir çelişki yoktur. Demokratik tutarlılık her ikisine de aynı açıklıkla karşı durmayı gerektirir.

Bugün için devletin girişimden ne ölçüde haberdar olduğu, neden yeterli tedbir almadığı, kritik aktörlerin neden sorgulanmadığı, bazı şüphelilerin nasıl kaybolduğu ve olayın neden bağımsız bir komisyon tarafından araştırılmadığı hâlâ açıklanmamıştır.

Buna karşılık, darbe sonrasında meydana gelen sosyal imhanın varlığı bir varsayım değildir. Yaklaşık 130 bin kamu görevlisinin ihraç edilmesi, yüz binlerce kişinin gözaltına alınması, 100 bini aşkın tutuklama, iki milyonu aşan terör soruşturmaları ve milyonlarca aile ferdine yayılan damgalama bu sürecin boyutlarını göstermektedir. AİHM’nin tespit ettiği sistemik hukuk ihlalleri de söz konusu mağduriyetlerin yalnızca münferit hatalardan ibaret olmadığını ortaya koymaktadır.

Sosyal imhanın sona ermesi için önce onu mümkün kılan temel anlatının, yani 15 Temmuz’un bütün yönleriyle aydınlatılması gerekir. Gerçeğin ortaya çıkarılması yalnızca mağdurların hakkı değildir. Darbe gecesi hayatını kaybedenlerin, yaralananların, haksız yere suçlananların ve gelecek kuşakların da hakkıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı intikam değil adalet, propaganda değil hakikat, kolektif suçlama değil bireysel sorumluluktur. On yıl sonra dahi sorular cevaplanmamışsa, bu soruları sormaya devam etmek hem akademik hem ahlaki hem de demokratik bir görevdir.

Kaynaklar

  1. Mustafa Yeneroğlu, “15 Temmuz Darbe Teşebbüsü Hakkında Basın Açıklaması”:
    https://www.mustafayeneroglu.com/15-temmuz-darbe-tesebbusu-hk-basin-aciklamasi/
  2. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine ilişkin açıklaması, “6 yılda 1 milyon 768 bin 530 soruşturma”:
    https://devapartisi.org/parti/e-arsiv/yeneroglu-silahl-teror-orgutu-yarglamalarn-degerlendirdi-6-ylda-1-milyon-768-bin-530-sorusturma-baslatmak-akl-tutulmasdr
  3. Anadolu Ajansı, 2016–2025 dönemindeki gözaltı ve tutuklama verileri:
    https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/fetonun-15-temmuzdaki-darbe-girisiminden-bu-yana-113-bin-837-zanli-tutuklandi/3630249
  4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya/Türkiye Büyük Daire kararı:
    https://www.echr.coe.int/w/grand-chamber-judgment-concerning-turkiye
  5. AİHM Yüksel Yalçınkaya kararı basın açıklaması ve karar özeti:
    https://hudoc.echr.coe.int/eng-press?i=003-7756172-10739780
  6. AİHM, Demirhan ve Diğerleri/Türkiye takip kararı:
    https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-244217
  7. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, OHAL dönemindeki insan hakları ihlalleri raporu:
    https://www.ohchr.org/en/press-releases/2018/03/turkey-un-report-details-extensive-human-rights-violations-during-protracted
  8. Venedik Komisyonu, Türkiye’de OHAL KHK’larına ilişkin görüş:
    https://www.coe.int/web/venice-commission/-/opinion-865
  9. Human Rights Watch, akademisyenlere yönelik tasfiyeler:
    https://www.hrw.org/news/2018/05/14/turkey-government-targeting-academics
  10. Human Rights Watch, medya kuruluşlarının kapatılması ve gazetecilere yönelik uygulamalar:
    https://www.hrw.org/report/2016/12/15/silencing-turkeys-media/governments-deepening-assault-critical-journalism
  11. Hüseyin Demirtaş, Erdocide: The Creepiest Human Trauma:
    https://books.google.com/books/about/ERDOCIDE.html?id=C53pDwAAQBAJ
  12. Birleşmiş Milletler, Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi hakkında bilgi:
    https://www.un.org/en/genocide-prevention/1948-convention