Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Entegrasyon Kabuğunu Birlikte Kırmak

Entegrasyon Kabuğunu Birlikte Kırmak

0
Entegrasyon Kabuğunu Birlikte Kırmak

Entegrasyon tek taraflı bir uyum süreci değildir. Gerçek entegrasyon, insanlar birbirleri hakkında konuşmayı bırakıp birbirleriyle konuşmaya başladıklarında mümkün olur. Kabuğu ancak birlikte kırabiliriz.

Almanya’ya Türkiye’den gerçekleşen göçün tarihi ertelenmiş kararların, karşılıklı yanlış beklentilerin ve yıllarca sürdürülen geçicilik duygusunun da tarihidir.

1960’lı ve 1970’li yıllarda Almanya’ya gelen Türkiyeli işçiler “misafir işçi” (Gastarbeiter) olarak görülüyordu: Gelecek, çalışacak ve bir gün geri döneceklerdi. Türkiye’den gelen işçilerin önemli bir kısmı da Almanya’yı geçici bir çalışma yeri olarak görüyordu. Birkaç yıl çalışıp para biriktirmek, Türkiye’de bir ev veya tarla almak ve ardından geri dönmek istiyorlardı.

İlk kuşak göçmenlerin eğitim düzeyi, çalışma şartları ve sosyal çevreleri de Alman toplumuyla iletişim kurmalarını zorlaştırıyordu. Fabrikada uzun saatler çalışan, çoğu zaman ağır işlerde istihdam edilen ve günlük hayatını aynı dili konuşan insanlarla sürdüren bir işçinin Alman toplumuna uyum sağlaması kolay değildi. Ayrıca dinlerini, kültürlerini ve çocuklarını koruma endişesiyle kendi çevrelerine kapananlar da vardı. Bazıları ilk yıllarda eşlerini ve çocuklarını Almanya’ya getirmeyi tercih etmemişti. Bazıları ailenin Almanya’ya gelmesinin çocukların kültürel kimliğini değiştireceğinden, dini hayatı zorlaştıracağından veya geri dönüşü imkânsız hâle getireceğinden endişe ediyordu.

Geçmişe dönüp “En büyük sorumluluk kimdeydi?” diye sorulduğunda, cevap “devlette” olsa gerek. Çünkü güç, imkân, planlama yetkisi ve uzun vadeli düşünme sorumluluğu devletteydi. Almanya, yıllarca ülkeye iş gücü aldığını fakat insanları kabul etmediğini fark edemedi. İşçilerin kollarına ihtiyaç duyulmuştu, fakat aileleri, dilleri, çocukları ve gelecekleri yeterince dikkate alınmamıştı. Almanya’nın o dönemde kalıcı göçü öngörememesi yalnızca siyasi bir hata değil, toplumsal sonuçları bugün hâlâ hissedilen bir vizyon eksikliğiydi.

Tabii ki geçmişin hatalarını konuşmak bugünün sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bugün Almanya’ya Türkiye’den gelen yeni göçmenlerin profili büyük ölçüde değişmiş durumda. Özellikle siyasi baskılardan, hukuksuzluklardan ve Erdoğan yönetiminin zulmünden kaçarak gelenler arasında akademisyenler, öğretmenler, doktorlar, mühendisler, hukukçular, gazeteciler ve başka mesleklerden çok sayıda eğitimli insan bulunuyor. Bu insanların büyük bölümü Almanya’da kalıcı bir hayat kuracağının farkında. Dil öğrenmeye, mesleklerini yeniden icra etmeye, Almanlarla iletişim kurmaya ve çocuklarına yeni bir gelecek hazırlamaya çalışıyorlar.

Fakat eğitimli olmak, otomatik olarak topluma karışmak anlamına gelmiyor. İyi Almanca konuşmak da tek başına sosyal yakınlık sağlamıyor. Bu noktada yeni kuşak göçmenlerin kendilerine dürüstçe sormaları gereken bir soru var: Alman toplumuna gerçekten ne kadar açığız? Almanlarla ilişki kurmak istediğimizi söyleyebiliriz. Fakat gündelik hayatımızı yine Türkiye’den gelen arkadaşlarla sürdürüyor, hafta sonlarımızı yalnızca kendi çevremizde geçiriyor, sosyal ve kültürel etkinliklere kendi grubumuzla katılıyor olabiliriz. Almanca öğreniyor, fakat konuşmak için gerekli sosyal ortamlara girmiyor olabiliriz. Almanların bizi davet etmesini bekliyor, kendimiz davet etmiyor olabiliriz.

Bazen ilk adımı bizim atmamız gerekir. Alman komşumuzu kahveye davet etmek, çocuğumuzun arkadaşının ailesiyle tanışmak, bir spor kulübüne katılmak, gönüllü faaliyetlerde bulunmak, yerel derneklere üye olmak, okul veya mahalle etkinliklerinde sorumluluk almak küçük fakat etkili adımlardır. Toplumsal bağlar büyük konferanslarda değil, tekrar eden küçük karşılaşmalarda oluşur.

Bir Almanla dostluk kurmak için önce Almancamızın kusursuz olmasını beklemek zorunda değiliz. Dil ancak kullanıldıkça gelişir. Yanlış yapma korkusuyla konuşmamak, insanı yıllarca aynı yerde tutabilir. Aksanımızın olması, bazı kelimeleri yanlış söylememiz veya esprileri hemen anlayamamamız utanılacak şeyler değildir. İnsanların çoğu samimi bir iletişim çabasını dilbilgisi hatalarından daha değerli bulur.

Aynı şekilde, göçmenlerin Alman toplumunu sürekli dışarıdan gözlemleyen ve eleştiren bir konumda kalmamaları gerekir. Almanya yalnızca hakkında hüküm vereceğimiz bir sistem değil, içinde sorumluluk üstleneceğimiz ortak bir yaşam alanıdır. Bir ülkeye ait olmak, yalnızca o ülkeden hak talep etmek değil, onun sorunlarına da sahip çıkmak demektir. Mahallemizdeki yalnız yaşlı insan, okul aile birliğindeki görev, yerel seçimler, çevre sorunları veya gönüllü kuruluşların ihtiyaçları bizim de meselemiz olmalıdır.

Ekonomik ve mesleki ilişkiler de entegrasyonun önemli bir parçasıdır. Göçmenler ticari faaliyetlerini yalnızca kendi topluluklarına yöneltmemeli, hizmetlerini toplumun tamamına sunmalıdır. Türkçe konuşan müşterilerle çalışmak başlangıçta kolay ve güvenli olabilir. Fakat iş dünyasında kalıcı bir yer edinmek için Alman meslektaşlarla ortaklık kurmak, meslek örgütlerine katılmak, yerel ağlarda görünür olmak ve güven ilişkileri geliştirmek gerekir.

Bununla birlikte, entegrasyon sorumluluğunu yalnızca göçmenlere yüklemek ne adildir ne de gerçekçidir. Alman toplumuna düşen en önemli görev, kapıyı yalnızca hukuken değil, insani açıdan da açmaktır. Bir insanın Almanca öğrenmesini istemek kolaydır. Fakat onun konuşabileceği bir sosyal çevreyi oluşturmak daha zordur. Bir göçmene “Topluma karışmalısın” demek mümkündür. Fakat onu arkadaş grubuna, derneğe, iş ağına veya aile çevresine kabul etmek gerçek bir açıklık gerektirir.

Bu karşılıklı çabanın güzel örneklerinden biri, Dr. Britta Zangen’in başlattığı “Ohne Sprache keine Heimat” girişimidir (https://www.britta-zangen.de/). Proje, Almanca konuşabilen insanlarla Almancasını geliştirmek isteyen göçmenleri bir araya getiriyor. Bir taraf dilini ilerletmek ve yeni topluma açılmak için girişimde bulunurken, diğer taraf zamanını, dilini ve insani yakınlığını paylaşıyor. Haftada bir saat çevrim içi görüşmek veya bir kafede buluşup gündelik hayat hakkında konuşmak ilk bakışta küçük bir katkı gibi görünebilir. Oysa esas olarak bu küçük ve düzenli karşılaşmalar entegrasyonu sağlar.

Almanya’nın birçok yerinde dernekler, kiliseler, yardım kuruluşları ve gönüllü insanlar ücretsiz Almanca kursları, konuşma grupları, dil kafeleri ve bireysel dil eşleşmeleri (Tandem Partner) düzenliyor. Bunlar son derece kıymetli girişimlerdir. Devletin sunduğu entegrasyon ve mesleki dil kursları gerekli olsa da, dil yalnızca sınıfta öğrenilmez. Bir dili gerçekten hayata geçirmek için o dille alışveriş yapmak, şakalaşmak, derdini anlatmak, bir daveti kabul etmek ve zamanla dostluk kurmak gerekir.

Bu nedenle “Ohne Sprache keine Heimat” sözü yalnızca göçmenlere yöneltilmiş bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Göçmen yeni vatanın dilini öğrenmelidir; fakat toplum da o dilin konuşulabileceği insani alanları açmalıdır.

Birçok göçmen, Almanlarla yakın ilişki kurmak istiyor; ancak bunu nasıl başlatacağını bilmiyor. Alman toplumunda özel alanın güçlü olması, arkadaşlıkların yavaş gelişmesi ve insanların mevcut çevrelerini kolay kolay genişletmemesi göçmenler tarafından bazen reddedilme olarak algılanabiliyor. Almanlar açısından normal olan mesafe, göçmenler açısından soğukluk gibi görünebiliyor.

Bu nedenle Almanların da zaman zaman ilk adımı atması gerekir. Yeni gelen bir komşuya yalnızca merdivende selam vermek yerine onu bir kahveye davet etmek, yabancı bir iş arkadaşını öğle yemeğine çağırmak veya çocuğunun arkadaşının ailesiyle tanışmak çok şey değiştirebilir. Göçmenlerin yalnızca yardım edilmesi gereken insanlar olarak değil, arkadaş, meslektaş, komşu ve eşit yurttaş adayları olarak görülmesi gerekir.

Entegrasyon, göçmenin tüm farklılıklarından vazgeçmesi değildir. İnsanların ana dillerini konuşmaları, dini inançlarını yaşamaları veya geldikleri ülkeyle bağlarını sürdürmeleri topluma ait olmalarına engel değildir. Asıl mesele, bu kimliklerin toplumdan kaçış duvarlarına dönüşüp dönüşmediğidir.

Kendi kültürünü korumak, kendini toplumdan izole etmekle aynı şey değildir. Almanya’nın değerlerini benimsemek, insanın geçmişini reddetmesiyle aynı şey değildir. Sağlıklı entegrasyon, insanın iki dünyadan birini seçmeye zorlanmadığı, fakat her iki dünyaya karşı da sorumluluk taşıdığı bir süreçtir.

Yeni göç dalgasının önünde önemli bir fırsat var. Bugün gelen eğitimli göçmenler önceki kuşakların yaşadığı izolasyonu tekrarlamak zorunda değiller. Almanya da zaten geçmişteki “nasıl olsa geri dönecekler” yanılgısını yeniden yaşamıyor. Bu insanlar burada çalışacak, çocuklarını yetiştirecek, kurumlarda görev alacak ve ülkenin geleceğine katkıda bulunacaklardır.

Fakat bunun gerçekleşmesi için her iki tarafın da alışkanlıklarını sorgulaması gerekiyor. Göçmenlerin kendi güvenli çevrelerinden çıkması, Almanların ise mevcut çevrelerinin kapılarını açması gerekir. Göçmenlerin yalnızca kabul edilmeyi beklememesi, Almanların da yalnızca uyum talep etmemesi gerekir. Yakınlaşma karşılıklı merakla başlar. İnsanlar birbirleri hakkında konuşmayı bırakıp birbirleriyle konuşmaya başladığında gerçek entegrasyon mümkün hâle gelir.

Belki de sorulması gereken soru “Göçmenler Alman toplumuna nasıl entegre olur?” değildir. Bu soru süreci tek taraflıdır. Daha doğru soru şudur: Almanya’da yaşayan insanlar, kökenleri ne olursa olsun, birbirlerine nasıl yaklaşabilirler?

Entegrasyon kabuğunu ancak birlikte kırabiliriz.