Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Birbirimizden Korkarak Yükselebilir miyiz?

Birbirimizden Korkarak Yükselebilir miyiz?

0
Birbirimizden Korkarak Yükselebilir miyiz?

Bir medeniyeti dışarıdaki düşmanlarından önce, içeride farklı düşünene tahammül edememesi zayıflatır.

Bu hafta Metin Yıkar’ın University of Chicago’da görev yapan tarihçi Mustafa Kaya ile yaptığı söyleşi temelinde konuyu irdelemek istiyoruz (https://youtu.be/mAmTm9lpKho).  

“İslam dünyası neden geriledi?” Din mi engel oldu? Osmanlı mı hata yaptı? Matbaa mı geç geldi? Batı mı sömürdü? Ulema mı bilime karşı çıktı? Yoksa Müslümanlar mı tembelleşti?

Kaya, ticaret yolları, siyasi yapılanma, devlet-toplum ilişkileri, mezhep çatışmaları ve Avrupa’nın geçirdiği dönüşümleri birlikte düşünmeye davet ediyor.

Söyleşiden şu çıkarım yapılabilir: Medeniyetler yalnızca iyi fikirler ürettikleri için yükselmiyor. Fikirlerin, insanların ve sermayenin dolaşabildiği ortamlar oluşturabildikleri ölçüde yükseliyorlar.

İslam dünyası şu soruyu sormalıdır: Biz farklılıklarla birlikte yaşayabileceğimiz açık toplumlar mı kuruyoruz, yoksa enerjimizi birbirimizi kontrol etmek, susturmak ve tasfiye etmek için mi harcıyoruz?

Bir tüccar Horasan’dan kalkıp Bağdat’a, oradan Şam’a ve Kahire’ye yalnız kumaş ve baharat taşımıyordu. Haber, fikir, teknik ve kültür de taşıyordu. Bir âlim Buhara’dan Şam’a, oradan Kahire’ye veya Hicaz’a giderken onunla birlikte kitaplar, sorular ve yöntemler de seyahat ediyordu.

Bilginin gelişmesi için yalnızca zeki insanlar yetmez; zeki insanların birbirleriyle karşılaşabilmesine de ihtiyaç vardır.

Avrupa’da şehirlerin, tüccarların, üniversitelerin, dini grupların ve daha sonra şirketlerin merkezi iktidardan görece bağımsız hareket edebildiği çeşitli alanlar ortaya çıktı. İslam dünyasında ise özellikle büyük “barut imparatorlukları” döneminde devlet giderek daha kuvvetli, merkezi ve düzenleyici hale geldi.

Bunun kuşkusuz avantajları vardı. İstikrar sağladı. Büyük ordular kurdu. Vergi topladı. Yolları korudu. İmparatorlukları yüzyıllarca ayakta tuttu.

Fakat istikrarın da bir bedeli var. Devlet güçlendikçe toplumun kendi kendine örgütlenebileceği alan daralırsa, kısa vadede düzen kazanılırken uzun vadede yaratıcılık kaybedilir. Devlet ekonomiye hâkim olduğunda bağımsız tüccarın; dine hâkim olduğunda bağımsız din adamının; eğitime hâkim olduğunda bağımsız akademisyenin hareket alanı daralır.

Söyleşinin en düşündürücü bölümlerinden biri Safevilerin ortaya çıkışı ve mezhepsel cepheleşme üzerine. Bir noktadan sonra iki Müslüman imparatorluk yalnızca birbirleriyle savaşmıyor, kendi tebaalarının dinî sadakatinden de kuşku duyuyordu. İşte bu noktada dışarıdaki rakip kadar içerideki “öteki” de bir tehdit haline gelir.

Beş yüz yıl sonra hâlâ Müslüman toplumların muazzam miktarda enerjisini birbirlerini sınıflandırmak için harcadıklarını görüyoruz:

Sünni misin, Şii misin?

Seküler misin, İslamcı mısın?

Şu cemaatten misin, bu tarikattan mı?

İktidara yakın mısın, muhalif misin?

“Bizden” misin, “onlardan” mı?

Bir medeniyet dış rakipleri yüzünden zayıflayabilir. Ama çok daha tehlikelisi, kendi farklılıklarını yönetemediği için kendi insan sermayesini yok etmesidir.

Bunu güncel olaylarla örneklemek mümkün. Hizmet hareketine yönelik kitlesel tasfiye ve baskılar devam ederken (https://silencedturkey.org/july-15-coup-and-purge) bugünlerde Türkiye’de Süleyman Hilmi Tunahan geleneğine bağlı, kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen cemaate yönelik geniş çaplı operasyon gerçekleştiriliyor (https://bianet.org/haber/suleymancilara-17-ilde-operasyon-alihan-kuris-dahil-30-kisi-gozaltinda-322495).  

Türkiye neden dini ve sivil grupları hukuk içinde çoğulcu bir toplumsal yapının doğal unsurları olarak yaşatmakta bu kadar zorlanıyor? Bir dönem bir cemaat devletin gözdesi oluyor, başka bir cemaat ise tehlike olarak görülüyor. Siyasi dengeler değişiyor, roller değişiyor. Dün makbul olan bugün sakıncalı; dün sakıncalı olan yarın makbul olabiliyor.

Devletin hangi dinî yapının “iyi”, hangisinin “kötü” olduğuna karar verdiği bir toplumda din de özgür değildir, devlet de sağlıklı değildir.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın imzaladığı yeni ortak savunma anlaşması da bu tarihsel perspektiften okunmaya değer. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yapılacak silahlı saldırı diğerlerine de yapılmış kabul edilecek (https://www.reuters.com/world/asia-pacific/saudi-arabia-turkey-pakistan-sign-joint-defence-deal-amid-regional-turmoil-2026-08-07/).   

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi üç büyük Sünni çoğunluklu ülkenin, İran-İsrail-ABD savaşının şekillendirdiği son derece gergin bir bölgesel ortamda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturması, beş yüz yıl önceki Osmanlı-Safevî dünyasını hatırlatıyor.

Neden Kahire, İstanbul, Tahran, Riyad, İslamabad ve diğer merkezler arasında bilimde, teknolojide, ticarette ve akademik dolaşımda askerî ittifaklara benzer bir işbirliği sistemi kurulamıyor?

Neden ortak savunma mekanizmaları konuşulduğu kadar ortak üniversiteler, araştırma fonları ve öğrenci dolaşımı konuşulmuyor?

Bir araştırmacının pasaportuna bakılmadığı, bir düşüncenin mezhebine veya siyasi aidiyetine göre değerlendirilmediği, üniversitenin iktidarın doğrularını ispatlamakla görevlendirilmediği ortamlarda bilgi çoğalır.

Bilim insanına şunu söyleyemezsiniz:

“Düşünmekte özgürsün ama şu konuda düşünme.”

“Dünyayla işbirliği yapabilirsin ama şu ülkeden araştırmacıyla çalışma.”

“Sonuçlarını yayımlayabilirsin ama hükümetin politikasına ters düşmesin.”

20. yüzyıl boyunca ABD’nin bilimsel üstünlüğünün en önemli kaynaklarından biri dünyanın dört bir yanından insanları kendisine çekebilmesiydi. Üniversiteleri yalnız Amerikalıların değil Çinlilerin, Hintlilerin, İranlıların, Türklerin, Avrupalıların ve dünyanın pek çok yerinden araştırmacının çalışabildiği merkezlerdi. Fakat ikinci Trump yönetimi döneminde ABD üniversitelerinde de bir baskı ve gerileme gözlemleniyor. Bugün ABD’nin yaptığı şey, bir zamanlar onu bilimsel olarak güçlü kılan açık ve özgür akademik ortamı kendi eliyle daraltma riski taşıyor (https://www.acenet.edu/Policy-Advocacy/Pages/2025-Trump-Administration-Transition.aspx).

Bir toplumdaki Sünni, Şii’den; seküler dindardan, dindar başka bir cemaatten; akademisyen, devletten; devlet de kendi vatandaşından sürekli kuşku duyuyorsa, o toplumun muazzam bir zihinsel enerjisi savunmaya harcanır.

Söyleşiye dönecek olursak, İslam dünyasının son beş yüz yılını tek kelimeyle “gerileme” olarak anlatmak tarihsel açıdan kuşkusuz tartışmalıdır. Bu beş yüz yılın içinde muazzam sanat, düşünce, bilim, devlet kuruculuğu ve toplumsal dönüşüm dönemleri vardır. Avrupa’nın yükselişi de yalnız Müslümanların yaptığı hatalarla açıklanamaz; Atlantik ticareti, sömürgecilik, bilimsel devrim, sanayileşme, hukuk ve finans kurumlarının gelişimi gibi çok sayıda süreç birlikte rol oynamıştır.

Fakat yine de Mustafa Kaya’nın anlattığı uzun tarihsel hikâyeden bugüne taşıyabileceğimiz güçlü bir ders var: Medeniyetlerin en büyük serveti toprakları, orduları veya yeraltı kaynakları değil; insanların birbirleriyle serbestçe ilişki kurabildiği açık ağlardır.

Belki insanlığın ihtiyacı olan “altın çağ” budur.

Daha büyük ordular değil.

Daha büyük saraylar değil.

Daha fazla itaat değil.

Daha çok özgürlük.

Daha çok karşılaşma.

Daha çok merak.

Ve birbirinden daha az korku.