Uluslararası kurumlara ve egemen ideolojilere olan güvenin sarsıldığı bir dönemde, “anlam” arayışı sadece bireysel bir sorunsal değil; akademik üretimin, ifade özgürlüğünün ve kamusal tartışma alanlarının geleceğini de şekillendiriyor.
TR724’de yayımlanan bir analizde, Amerikan hegemonyasının kültürel ve siyasal etkisinin zayıfladığı, mevcut küresel düzenin ideolojik ikna gücünü kaybettiği ve bunun yerini henüz tanımlanmamış yeni norm arayışlarının aldığı öne sürüldü. Bu tartışma, özellikle adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlerin özümsenmesinin önündeki çifte standart algısını gündeme getiriyor. Amerikan merkezli tek tip kültür ve başarı tanımının yerini küreselleşen çok sesliliğe bırakacağı, ancak bunun net bir modelle henüz ortaya konmadığı belirtiliyor (https://www.tr724.com/amerikan-ruyasinin-ardindan-islami-dusuncenin-yeni-kuresel-duzendeki-yeri/).
Bu küresel norm arayışının bir ucunda İslami düşüncenin küresel anlamda yeniden tartışılması ihtimali var. Yerleşik Batı merkezli anlatı zayıflarken, farklı kültürel ve inanç temelli çerçeveler alternatif anlamlandırma alanları sunabilir. Ancak bu tür bir söylem, salt bir kültürel tercih tartışmasından öte bir boyut taşıdığında (yani kamu politikaları, eğitim politikaları ve düşünce özgürlüğü alanına girdiğinde) tartışmanın akademik özgürlük bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkar.
Küresel düzeydeki ideolojik kırılmalar ve anlam arayışları ne kadar geniş tartışılsa da, bunların özgür ve çoğulcu bir araştırma ortamında ele alınabilmesi koşulu vardır. Akademik özgürlük, bir toplumun entelektüel kapasitesinin ve kamusal aklın sürdürülebilirliği için temel bir önkoşuldur. Ancak bugün birçok ülkede (özellikle Türkiye’de) bu özgürlüğün sınırlandığına dair güçlü göstergeler bulunuyor.
Türkiye’de akademik özgürlük, 2016 sonrası dönemde sistematik olarak geriledi. Ülke, çeşitli akademik özgürlük endekslerinde düşük skorlarla yer almakta ve üniversite özerkliği önemli ölçüde zayıflamış durumda. Bu yapısal değişim, araştırma, yayın ve öğretim faaliyetlerini sivriltilmiş baskı koşulları altında bırakıyor. Akademisyenler siyasi görüşlerini ifade ettiklerinde soruşturma, disiplin süreci veya işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalabiliyorlar (https://www.researchgate.net/publication/365383126_Academic_Freedom_in_Turkey).
2016’da yayımlanan “Barış Çağrısı” (Bu Suça Ortak Olmayacağız!) adlı bildiriyi imzalayan binlerce akademisyen, Türkiye’deki en bilinen örneklerden biri oldu. İmzacı akademisyenler ağır kamu ve medya baskısı altında kaldı, bazıları tutuklandı, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırıldı veya ayrılmaya zorlandı. Bu süreç, akademik düşünceyi kamu önünde temsil edenlerin doğrudan devlet politikalarıyla çatışması sonucu akademik özgürlüğün ne derece kırılgan olduğunu gösterdi (https://en.wikipedia.org/wiki/Academics_for_Peace).
Bu örnek aynı zamanda küresel çağrılara yanıt veren uluslararası akademik dayanışmanın da önemini vurguluyor. Diasporadaki akademisyenler hak temelli normları savunurken, kendi ülkelerindeki baskı ortamına dikkat çekerek küresel kamuoyunda konuyu bir özgürlük sorunu olarak konumlamaya çalışıyorlar. Bu tür transnasyonal ağlar, sadece bireysel savunma pratikleri değildir, aynı zamanda evrensel akademik özgürlük normlarının yeniden tanımlanmasına katkı verebilir (https://www.academia.edu/143876743/Peace_Profile_Academics_for_Peace_in_Turkey).
TR724 yorumuna göre mevcut dünya düzenindeki hegemonik anlatıların erozyona uğraması, farklı düşünce geleneklerinin yeniden görünür olmasını mümkün kılıyor. Bu bağlamda İslami düşünce, özellikle Batı merkezli normlar eleştirildiğinde bir alternatif olarak tartışma ufkuna yerleşiyor.
Ancak burada kritik soru şudur: Küresel norm arayışını hangi ortamda, hangi çerçevelerle tartışıyoruz? Düşünce geleneklerinin karşılaştırmalı analizi, inanç ve sekülerlik gibi meseleler akademik düzeyde ele alınmadığı sürece, bu tür tartışmalar kamuoyunda kutuplaştırıcı söylemlere ve popüler manipülasyonlara dönüşebilir. Bu nedenle akademik özgürlük ve bağımsız araştırma ortamı, sadece “hangi düşünce daha iyi?” gibi bir normatif seçim değil, düşüncelerin adil, kanıt temelli ve eleştirel biçimde tartışılabildiği bir zemini ifade eder.
Bugün birçok akademisyen siyasi baskı, hak ihlalleri veya ekonomik zorluklar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Bu entelektüeller, sürgünde oldukları ülkelerde hem kendi disiplinlerinde üretimlerini sürdürmeye çalışıyor hem de küresel akademik topluluklara yeni perspektifler getiriyorlar.
Sürgündeki akademisyenlerin deneyimleri, sadece bireysel mağduriyet hikâyeleri değildir. Onlar aynı zamanda küresel akademik ağların, normatif değerin ve ifade özgürlüğünün yeniden düşünülmesi açısından önemli düğüm noktaları oluşturuyorlar. Bu entelektüeller, farklı kültürel ve hukuki bağlamlarda faaliyet göstererek küresel bilgi üretimine katkı sağlayabilir; böylece akademik özgürlüğün sınırlarının ulusal düzeyin ötesine taşınmasına aracılık edebilirler.
Dünya düzeni kırılganlıklar yaşarken insanların ve toplumların “anlam arayışına” girmesi şaşırtıcı değil. Ancak bu arayışın adil, çoğulcu ve özgür bir şekilde yürütülebilmesi, temsil ettiği gibi salt değerler çatışmasına indirgenemez; bunun için özgür akademik üretim, ifade özgürlüğü ve kamusal tartışma alanı vazgeçilmezdir.
Bugün Türkiye gibi ülkelerde akademik özgürlüğün sınırlandığı, entelektüellerin baskı altında olduğu veya sürgüne zorlandığı koşullarda küresel anlam arayışını tartışmak, bu tartışmayı yönetecek alanların korunmasını savunmayı da zorunlu kılıyor.