Ana Sayfa Blog

Göç

0

Göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu.

Göç üzerine yapılan bazı tartışmalarda, insanların yer değiştirmesinin ani krizlerden çok ekonomik gelişmeler ve uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, küresel göç hareketlerinin bir kısmını anlamak açısından elbette değerlidir. İnsanlar iş, eğitim, aile birleşimi veya daha iyi yaşam koşulları için ülkeler arasında hareket eder. Fakat bu açıklama, çağımızın en yakıcı gerçeklerinden birini perdelememelidir: Günümüz dünyasında milyonlarca insan göç etmiyor; zorla yerinden ediliyor (https://www.welt.de/wissenschaft/article6a2fb2dd0611b9299a15580d/migration-eher-von-wirtschaftlicher-entwicklung-angetrieben-als-von-ploetzlichen-isolierten-krisen.html).

Dünya genelinde 1990’da uluslararası göçmen sayısı yaklaşık 160 milyon iken, 2024’te 304 milyon olmuş. Yani neredeyse iki katına çıkmış. Göçmenler dünya nüfusuna oranlandığında, 1990’da oran yaklaşık %2,9–3,0 iken 2024’te %3,7’ye çıkmış (https://www.migrationdataportal.org/themes/international-migrant-stocks-overview). Göçmenlerin büyük oranını (yaklaşık %60) iş amacıyla göç edenler oluşturmakla birlikte, sınır aşan zorunlu göç/mülteci statüsündeki insan oranı da %17 civarında tahmin edilmektedir (geriye kalan %23 civarı aile birleşimi, eğitim gibi karma nedenler) (https://www.unhcr.org/global-trends-report-2024).

Zorunlu göç, ekonomik bir tercih değil, çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir. Erdoğan Türkiye’sinden ayrılmak zorunda kalan akademisyenler, öğretmenler, hekimler, hukukçular ve kamu çalışanları daha yüksek bir gelir arayışıyla yola çıkmadılar. Birçoğu kendi ülkesinde mesleki olarak saygın, ekonomik olarak görece güvende ve toplumsal olarak yerleşikti. Onları göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu (https://turkeypurge.org/ https://www.statista.com/chart/5333/the-targets-of-erdogans-purge/)

Aynı durum Taliban Afganistan’ından kaçan kadınlar, akademisyenler, gazeteciler ve eski kamu görevlileri için de geçerlidir. Suriye’den, Sudan’dan, Ukrayna’dan, Myanmar’dan veya başka çatışma bölgelerinden kaçan milyonlarca insan da çoğu zaman ekonomik fırsat peşinde değil; bombalardan, baskıdan, keyfi şiddetten, devlet çöküşünden veya sistematik insan hakları ihlallerinden kaçmaktadır. Bu nedenle zorunlu göçü yalnızca ekonomik gelişme teorileriyle açıklamak, mağdurların yaşadığı siyasal ve ahlaki gerçekliği göz ardı eder.

Bugün dünyada zorla yerinden edilmiş insanların sayısı 100 milyondan fazladır. Bu sayı, sıradan bir istatistik değil; parçalanmış ailelerin, yarım kalmış eğitimlerin, susturulmuş akademik seslerin, kesintiye uğramış mesleklerin ve belirsizliğe mahkûm edilmiş hayatların toplamıdır. Yerinden edilenlerin önemli bir kısmı hâlâ kendi ülkeleri içinde güvenli bir yer aramakta; milyonlarca insan ise mülteci, sığınmacı veya geçici koruma statüsünde başka ülkelerde hayata tutunmaya çalışmaktadır (https://www.unhcr.org/hk/en/about-unhcr/overview/figures-glance).

Akademik dünyada zorunlu göçün etkisi daha da derindir. Bir akademisyenin ülkesinden koparılması yalnızca bireysel bir trajedi değildir; aynı zamanda toplumun hafızasına, eleştirel düşünce kapasitesine ve bilimsel üretimine vurulan bir darbedir. Üniversiteler susturulduğunda, yalnızca akademisyenler değil, öğrenciler, kurumlar ve gelecek kuşaklar da kaybeder. Bilimsel özgürlüğün yok edilmesi, bir ülkenin entelektüel damarlarının kesilmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Academic Solidarity için göç meselesi yalnızca insani yardım veya entegrasyon konusu değildir. Bu mesele aynı zamanda akademik özgürlüğü, insan onurunu ve demokratik toplumların geleceğini ilgilendiren temel bir dayanışma alanıdır. Zorla yerinden edilmiş akademisyenlerin hikâyeleri, göçün bir tercih değil, insanın onurunu, mesleğini ve özgürlüğünü korumak için kalan son yol olduğunu anlatır.

Elbette küresel göç hareketlerinin içinde ekonomik nedenlerin önemli bir yeri var. Fakat zorunlu göçü ekonomik göçle aynı kefeye koymak, hem analitik hem de ahlaki bir hata olur. Ekonomik göç, çoğu zaman daha iyi imkânlara yönelme arzusuyla ilişkilidir. Zorunlu göç ise çoğu zaman insanın elindeki son imkânı kullanmasıdır: kaçmak, hayatta kalmak ve yeniden başlayabilmek.

Bugün ihtiyacımız olan şey, göçmenleri ve mültecileri yalnızca sayılar, yükler veya güvenlik sorunları olarak gören bir dil değil; onların bilgi, deneyim, meslek ve insanlık hikâyelerini görünür kılan bir dayanışma dilidir. Susturulanların sesini taşıma, yerinden edilenlerin emeğini görünür kılma ve özgürlüğünü kaybeden bilim insanlarına yeni entelektüel alanlar açma gibi yollarla akademik dayanışma artırılmalıdır.

Göçün ekonomik dinamiklerini tartışabiliriz. Fakat zorunlu göçün merkezinde çoğu zaman ekonomi değil, özgürlük vardır. Ve özgürlüğü elinden alınan insanlarla dayanışmak, yalnızca insani bir görev değil, akademik dünyanın kendi varlık sebebine sahip çıkmasıdır.

GLP-1 Agonistleri Metabolik Tıpta Yeni Bir Çağ mı?

0

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Son yıllarda tıpta belki de en hızlı yükselen ilaç gruplarından biri GLP-1 reseptör agonistleri oldu. Başlangıçta tip 2 diyabet tedavisi için geliştirilen bu ilaçlar, bugün şişmanlık tedavisinin de merkezine yerleşmiş durumda. Exenatidin 2005’te kullanıma girmesinden sonra liraglutid, dulaglutid ve semaglutid gibi moleküller geldi; daha sonra tirzepatid gibi GLP-1 etkisine GIP etkisini de ekleyen ilaçlar tabloyu daha da değiştirdi. Eskiden kilo vermek için çoğunlukla diyet, egzersiz, davranış değişikliği ve bazı sınırlı etkili ilaçlardan söz ederken, bugün yüzde 15–20 düzeyinde kilo kaybını mümkün kılan farmakolojik seçeneklerden bahsediyoruz (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK572151/).

Bu ilaçların temel etkisi, bağırsaktan salgılanan GLP-1 hormonunu taklit etmeleri. GLP-1, insülin salgısını artırır, glukagonu baskılar, mide boşalmasını yavaşlatır ve beyinde tokluk hissini güçlendirir. Bu nedenle hem kan şekeri kontrolünde hem de iştahın azalmasında etkili olurlar. Tip 2 diyabette GLP-1 agonistleri HbA1c düzeyini anlamlı şekilde düşürmekte ve kilo kaybına yol açmaktadır. Ayrıca semaglutid ile yapılan kardiyovasküler araştırmalarda, yüksek riskli diyabet hastalarında kalp-damar olaylarının azaldığı da gösterilmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Obezite alanındaki veriler daha da dikkat çekici. STEP-1 çalışmasında haftalık semaglutid 2,4 mg kullanan şişman veya kilolu erişkinlerde 68 hafta sonunda ortalama kilo kaybı %14,9 iken, plasebo grubunda bu oran %2,4’te kalmıştır (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa2032183). Tirzepatid ile yapılan SURMOUNT-1 çalışmasında ise doza göre yaklaşık %16 ile %22,5 arasında kilo kaybı bildirilmiştir (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/35658024/). Kilo kaybı, kan basıncı, yağlı karaciğer, uyku apnesi, eklem yükü ve kardiyometabolik risk üzerinde de olumlu etkiler yaratmaktadır. SELECT çalışması, diyabeti olmayan ancak şişmanlık/fazla kilo ve yerleşik kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde semaglutidin majör kalp-damar olaylarını azalttığını göstererek bu alanı daha da genişletmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Bu ilaçların etkilerinin metabolizmayla sınırlı kalmayabileceğine dair erken bulgular da var. Bağımlılık, yağlı karaciğer, polikistik over sendromu, Alzheimer hastalığı ve depresyon gibi alanlarda araştırmalar sürmekte. Yakın zamanda yayımlanan bir hayvan çalışmasında liraglutidin depresif davranışları bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek, özellikle Laktobasillus delbrueckii artışı ve endokannabinoid sistem üzerinden hafiflettiği öne sürüldü (https://www.eurekalert.org/news-releases/1130817). Bu bulgu heyecan verici olmakla birlikte, henüz insanlarda depresyon tedavisi anlamına gelmiyor. Yine de bağırsak-beyin ekseninin ne kadar önemli olabileceğini göstermesi bakımından dikkate değer.

Elbette bu ilaçları “mucize” olarak sunmak doğru değil. Çoğu ilaç gibi bunların da yan etkileri var. En sık yan etkiler arasında bulantı, kusma, ishal, kabızlık ve karın ağrısı bulunuyor. Daha nadir fakat önemli riskler arasında ise pankreatit, safra kesesi hastalıkları, sıvı kaybına bağlı böbrek sorunları, kalp hızında artış ve bazı hastalarda diyabetik retinopatide kötüleşme sayılabilir (https://www.accessdata.fda.gov/drugsatfda_docs/label/2026/215256s033lbl.pdf). İnsülin veya sülfonilüre ile birlikte kullanıldığında hipoglisemi riski artabilir. Ayrıca medüller tiroid kanseri veya MEN2 öyküsü olanlarda kullanılmamalıdır. Psikiyatrik yan etkiler konusunda uzun süre tartışmalar olmuş, ancak FDA’nın son değerlendirmeleri, GLP-1 agonistlerinin intihar düşüncesine neden olduğuna dair kanıt bulamamıştır (https://www.fda.gov/drugs/drug-safety-communications/update-fdas-ongoing-evaluation-reports-suicidal-thoughts-or-actions-patients-taking-certain-type).

Bir başka sorun da erişim ve adalet. Bu ilaçlara talep o kadar arttı ki, birçok ülkede dönem dönem ilaç kıtlığı yaşanmakta, diyabet hastalarının ilaca erişimi zorlaşmaktadır. Bu durum, tıbbın klasik sorusunu yeniden karşımıza çıkarıyor: Bir tedavi etkili olduğunda, ona kim, ne kadar ve hangi gerekçeyle ulaşabilmelidir? (https://www.ema.europa.eu/en/news/eu-actions-tackle-shortages-glp-1-receptor-agonists)

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Diyabet ve obezite tedavisinde güçlü araçlar sundukları açık. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Sahte Bilim Üretimi Artıyor

0

Yapay zekâ yazabilir; fakat hesap veremez. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Bilimsel çalışmalarda yapay zekâ kullanmamak artık neredeyse mümkün değil. Hatta birçok durumda kullanılmalıdır da. Dil düzeltme, çeviri desteği, özetleme, metin planlama, istatistiksel kodlama ve karmaşık kavramları sadeleştirme gibi alanlarda yapay zekâ araştırmacılar için güçlü bir yardımcı.

Öncelikle şu sorunun cevabını aramalıyız: Yapay zekâ araştırmacının emeğini destekliyor mu, yoksa onun yerine geçerek bir metin mi üretiyor? Bir araştırmacının kendi fikrini daha iyi ifade etmek için yapay zekâdan yardım alması başka bir şey, metnin tamamını, argüman örgüsünü ve kaynakçasını yapay zekâya yazdırıp bunu kendi akademik üretimi gibi sunması bambaşka bir şey…

Uluslararası yayın etiği kurumları bu ayrımı yapmış. COPE’a göre yapay zekâ araçları yazar olarak gösterilemez, çünkü yazarlık yalnızca metin üretmek değil, çalışmanın doğruluğu ve bütünlüğü için sorumluluk alabilmek anlamına gelir (https://publicationethics.org/guidance/cope-position/authorship-and-ai-tools). ICMJE de yapay zekâ kullanımının açıklanması gerektiğini, insan yazarların YZ tarafından üretilen metin, görsel ve kaynaklardan tamamen sorumlu olduğunu vurgulamaktadır (https://www.icmje.org/recommendations/browse/artificial-intelligence/ai-use-by-authors.html).

Bu sınırın aşılması halinde ortaya çıkan en tehlikeli sorunlardan biri, yapay zekânın “halüsinasyon” üretmesi. Özellikle denetimsiz kullanılan modeller, gerçekmiş gibi görünen fakat aslında var olmayan kitaplar, makaleler, yazarlar, dergiler, sayfa numaraları ve DOI bilgileri üretebilmekte.

Bu bağlamda Türkiye’den çarpıcı bir örnek, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Damira Makhanova tarafından hazırlanan “Altınorda Toktamış Han ile Çağataylı Hükümdarı Emir Timur’un Siyasi ve Askeri İlişkileri” başlıklı doktora tezi (https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=KOgdn9H3uVnWeb15j2W4hxNPsKdqDnT_o7_nxp0jCES_jI7eqyjpDfhRGeNfUX8J). Tezin kapak ve onay sayfalarında çalışmanın Ankara Üniversitesi’nde, Prof. Dr. İlhan Erdem danışmanlığında hazırlandığı, jüri üyeleri arasında beş profesörün yer aldığı ve savunma tarihinin 27.01.2026 olduğu görülmekte. Tezin etik beyan sayfasında ise yazar, bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplandığını ve kaynakların eksiksiz gösterildiğini beyan etmekte.

Tezde İlker Evrim Binbaş’a ait olduğu belirtilen bazı yayınlar kaynak olarak gösterilmiş. Binbaş, sosyal medya açıklamalarında bazı eserlerin kendisine ait olmadığını ve durumun ciddi olduğunu belirtiyor (https://x.com/evrimbinbas/status/2059896658104549533?s=46&t=rFptNgTuGJR_LxxD3-c8gA). Tabii ki, sahte veya doğrulanamayan kaynakların bulunması, tek başına metnin kesin olarak yapay zekâ tarafından yazıldığını kanıtlamaz. Ancak bu tür kaynak kullanımı, yapay zekâ çağında sık karşılaşılan “hallucinated references” sorunu ile güçlü biçimde örtüşmekte.

Daha önemlisi, bu vaka yapay zekâdan da derin bir problemi gösteriyor. Ankara Üniversitesi’nde akademik denetim mekanizması işlememektedir. Bir doktora tezinde var olmayan ya da doğrulanamayan kaynaklara sistematik biçimde atıf yapılmışsa, bu yalnızca öğrencinin bireysel hatası olarak görülemez. Danışmanlık süreci, jüri değerlendirmesi, enstitü kontrolü ve üniversitenin kalite güvence mekanizmaları da sorgulanmalıdır.

Bu örnek, Türkiye’de akademik kalite güvencesinin bazı alanlarda ne kadar kırılgan hale geldiğini göstermesi bakımından sembolik önemdedir. Sorun yalnızca kötü bir tez yazılması değil, böyle bir tezin akademik denetim sürecinden geçebilmesidir. Daha da vahimi, bu tür vakalar münferit hata olarak geçiştirildiğinde, akademik kurumlar bilimi değil, yalnızca belge üretimini sürdürmüş olur.

Bu problemin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını belirtmek gerekir. Uluslararası akademik yayıncılıkta da yapay zekâ kaynaklı sahte atıf vakaları giderek daha görünür hale gelmektedir. Akademik etik üzerine yayımlanan bazı makalelerde bile çok sayıda uydurma kaynak tespit edilmiştir. Bir araştırma, PubMed’de indexlenen 277 makaleden birinde uydurma kaynak bulunduğunu belirtiyor (https://retractionwatch.com/category/by-reason-for-retraction/reference-problems/).  

Esas mesele, bilimsel dürüstlüğün yapay zekâ çağında nasıl korunacağıdır. Yapay zekâ bilimsel emeği desteklediğinde güçlü bir araçtır. Fakat metni, argümanı ve kaynakçayı insan denetimi olmadan üreten bir makineye dönüştüğünde akademik çürümeyi hızlandırmaktadır. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Krizde Sezgi ve Dayanışma

0

Akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değil. Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmek de önemlidir.

Kriz zamanlarında karar vermek zordur. Çünkü kriz, yalnızca seçenekleri çoğaltmaz; aynı zamanda zamanı daraltır, bilgiyi eksiltir ve insanı strese sokar. Savaş, baskı, işten çıkarılma, sürgün, göç, akademik dışlanma ya da hukuki belirsizlik gibi durumlarda verilen kararlar çoğu zaman ideal koşullarda alınmaz. İnsan “en doğru” kararı değil, çoğu kez “o anda mümkün olan en az yanlış” kararı vermeye çalışır.

Son günlerde yayımlanan bir çalışma, karmaşık kararlar hakkında ilginç bir tartışma başlattı. Profesyonel satranç oyunlarını inceleyen araştırmacılar, daha kısa sürede verilen hamlelerin ortalama olarak daha kaliteli olduğunu bildirdi. Çalışmada hamlelerin kalitesi satranç motorlarıyla karşılaştırılmış. Araştırmacılar, karar süresinin yalnızca zaman baskısını değil, oyuncunun pozisyonunu ne kadar zor algıladığını da yansıttığını vurguluyor. Yani hızlı karar, her zaman yüzeysellik anlamına gelmiyor. Hızlı karar bazen deneyimle gelişmiş sezgiyi gösterebilir (https://neurosciencenews.com/decision-speed-intuition-30715/).  

Bu bulguyu hayatın tüm alanlarına doğrudan aktarmak elbette doğru olmaz. Satranç, kuralları belirli, sonuçları ölçülebilir ve yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren bir alan. Bununla birlikte, bazı durumlarda uzun süre düşünmek, daha derin kavrayıştan çok zihinsel sıkışmışlığın bir belirtisi olabilir. İnsan bazen karar veremediği için düşünmeye devam eder; düşündüğü için daha iyi bir karar bulduğu için değil.

Akademik sürgün yaşayanlar bunu iyi bilirler. Baskı altında kararlar çoğu zaman satranç tahtasındaki hamleler kadar soğukkanlı ve temiz değildir. Üniversitede kalmak mı, istifa etmek mi? Ülkeyi terk etmek mi, beklemek mi? Aileyi hemen götürmek mi, yoksa önce güvenli bir zemin hazırlamak mı? Yeni bir ülkede mesleğe sıfırdan başlamak mı, yoksa akademik kimliğini korumaya çalışmak mı? Bu soruların çoğunda yeterli bilgi yok. Zaman baskısı var. Duygusal yük ağır. Ve her seçeneğin bedeli var…

Böyle zamanlarda sezgi, küçümsenmemesi gereken bir kaynaktır. Sezgi, çoğu zaman düşüncesizlik değil, birikmiş deneyimin hızlıca dile getirilmesidir. Daha önce benzer baskıları yaşamış olmak, kurumların nasıl tepki verdiğini görmek, güvensizliğin işaretlerini tanımak, insanların sözleriyle davranışları arasındaki farkı sezmek; bütün bunlar karar verme sürecine sessizce katılır. Kriz anında insan bazen nedenini tam olarak açıklayamadığı hâlde bir yolun tehlikeli, başka bir yolun daha güvenli olduğunu hisseder.

Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Her hızlı karar iyi değildir. Her sezgi de bilgelik değildir. Korku da sezgi gibi konuşabilir. Travma da kendini “iç ses” gibi sunabilir. Panik, insana kaçması gereken yerde donmayı; beklemesi gereken yerde acele etmeyi söyleyebilir. Bu nedenle kriz altında karar vermenin asıl meselesi, “hızlı mı düşünmeli, yavaş mı?” sorusu değil. Asıl mesele, insanın hangi koşullarda kendi sezgisine güvenebildiğini ve hangi koşullarda başkalarının desteğine ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmesidir.

Kriz anında dayanışma önemli hale gelmektedir. Krizde yalnız bırakılan kişi, kararlarını kendi daralan zihinsel alanı içinde vermek zorunda kalır. Oysa güvenilir bir meslektaş, bir insan hakları ağı, bir akademik dayanışma platformu, bir danışman ya da daha önce aynı yolu yürümüş biri, kararın niteliğini değiştirebilir. Dayanışma, kişinin yerine karar vermek değildir; kişinin daha sağlıklı karar verebileceği bir alan açmaktır.

Dolayısıyla akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değildir. Bunlar çok değerlidir; fakat dayanışmanın daha sessiz bir boyutu da vardır: Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek. Panik ile sezgiyi, umut ile gerçekçiliği, risk ile fırsatı ayırt etmesine yardımcı olmak. Bazen bir insanın hayatındaki en kritik destek, ona “şunu yap” demek değil, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmektir.

Kriz dönemlerinde ideal kararlar nadirdir. Çoğu karar eksik bilgiyle, yorgunlukla, korkuyla ve zaman baskısıyla alınır. Bu yüzden sonradan geriye bakıp insanları yargılamak kolaydır ama adil değildir. “Neden daha önce gitmedi?”, “Neden bekledi?”, “Neden o imzayı attı?”, “Neden sessiz kaldı?” gibi sorular, krizin içindeki insanın gerçekliğini çoğu zaman görmez. O anda kişinin önünde yalnızca seçenekler değil, aile sorumluluğu, ekonomik kaygı, hukuki risk, mesleki gelecek ve duygusal çöküntü de vardır.

Belki de kriz altında karar verme konusunda öğrenmemiz gereken en önemli şey şudur: İnsan zihni tek başına sınırsız değildir. Sezgi değerlidir, ancak güvenli bir bağlam gerektirir. Akıl gereklidir, ama zaman ve bilgi de gerekir. Dayanışma bu boşluğu doldurur.

Baskı altındaki akademisyenlerin yalnızca işlerini, unvanlarını veya kurumlarını değil, karar verme kapasitelerini de korumamız gerekir. Çünkü kriz, insanın sadece dış dünyasını değil, iç pusulasını da sarsar. Dayanışma, o pusulanın yeniden yön bulmasına yardımcı olacaktır.

Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

0

Savaş, zulüm ve siyasi baskı söz konusuysa insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez.

Gelişmiş ülkelerde doğurganlık azalıyor, yaşam süresi uzuyor ve çalışan nüfusun emeklilere oranı düşüyor. OECD’ye göre yaşlı bağımlılık oranı 1980’de %19 iken 2023’te %31’e çıktı; 2060’a kadar %52’ye yükselmesi bekleniyor. Bu nedenle göç, sık sık yaşlanan toplumlar için bir “çözüm” olarak sunuluyor. Ancak bu konu sanıldığı kadar basit değil: Göç hem hedef ülkeler hem de kaynak ülkeler açısından fırsatlar ve ciddi sorunlar barındırıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/07/oecd-employment-outlook-2025_5345f034/full-report/component-6.html).  

Göç lehine en güçlü argüman işgücü açığı. Sağlık, yaşlı bakımı, inşaat, tarım, lojistik ve teknoloji gibi alanlarda birçok gelişmiş ülke göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor. Çalışan nüfus azaldığında vergi ve sosyal güvenlik gelirleri düşerken, emeklilik ve sağlık harcamaları artıyor. Avrupa Komisyonu’nun 2024 Yaşlanma Raporu, yaşlanan nüfusun emeklilik, sağlık ve uzun süreli bakım harcamaları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturduğunu göstermekte (https://economy-finance.ec.europa.eu/publications/2024-ageing-report-economic-and-budgetary-projections-eu-member-states-2022-2070_en).  

Ayrıca göç sadece ekonomik değil, insani bir meseledir. İnsanlar savaş, baskı, yoksulluk, iklim krizi veya akademik ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Akademik dayanışma perspektifinden bakıldığında, sürgündeki akademisyenler, hekimler, gazeteciler ve öğrenciler sadece “işgücü” değil, hakları ihlal edilmiş insanlardır. Onlara kapı açmak demografik hesaplardan önce bir insan hakları sorumluluğudur.

Bununla birlikte, göçün her koşulda çözüm olduğunu söylemek de yanlış olur. Birleşmiş Milletler’in “replacement migration” tartışmaları, göçün nüfus azalmasını ve yaşlanmayı telafi etmek için kullanılabilecek bir araç olduğunu, fakat bunun çok yüksek ve sürekli göç düzeyleri gerektirebileceğini göstermiştir. Göçmenler de zamanla yaşlanır; aileleri, çocukları, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarıyla sosyal sisteme dahil olurlar. Dolayısıyla “daha fazla göç” tek başına sürdürülebilir bir demografi politikası değildir (https://www.un.org/development/desa/pd/sites/www.un.org.development.desa.pd/files/unpd-egm_200010_un_2001_replacementmigration.pdf).  

Göçün toplumsal maliyetleri de var. Hızlı ve plansız göç konut piyasası, okullar, sağlık hizmetleri ve yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturabilir. Dil eğitimi, mesleki tanıma, adil istihdam ve ayrımcılıkla mücadele olmadan entegrasyon başarısız olabilir. Bu başarısızlık hem göçmenleri mağdur eder hem de yerel toplumda göç karşıtı tepkileri güçlendirir.

Bir diğer önemli mesele kaynak ülkeler. Zengin ülkeler doktor, hemşire, mühendis ve akademisyenleri çektiğinde, yoksul veya kırılgan ülkeler yetişmiş insan gücünü kaybedebilir. Dünya Bankası, göçün kaynak ülkelere havale ve bilgi transferi gibi faydalar sağlayabileceğini, fakat bazı ülkelerde “brain drain” yani beyin göçü riskini de artırabileceğini belirtmektedir. Özellikle sağlık sistemi zayıf ülkeler için bu kayıp, sadece ekonomik değil, doğrudan insan hayatını etkileyen bir sorun olabilir (https://www.worldbank.org/en/publication/wdr2023).  

Göç karşıtı politikaların haklılık yönüne de bakmak gerekir. Her ülkenin entegrasyon kapasitesi, konut imkânı, kamu hizmetleri ve toplumsal dengeleri dikkate alınmalıdır. Plansız ve kontrolsüz göç hem yerel halk hem de göçmenler için sorunlar doğurabilir. Fakat buradan “kapıları kapatalım” sonucuna varmak da doğru değil. Mülteci koruması uluslararası ve ahlaki bir yükümlülük. Göçmenleri sadece yük veya tehdit olarak göstermek, gerçeği çarpıtmakta ve yabancı düşmanlığını beslemektedir.

Aslında göç alternatifsiz değil, fakat tamamen göçsüz bir çözüm de gerçekçi değil. Daha adil bir göç politikası için göçmenler sadece ekonomik araç olarak görülmemeli. Kaynak ülkelerle eğitim, sağlık ve bilim alanlarında ortaklık kurulmalı, beyin göçü yerine “beyin dolaşımı” teşvik edilmelidir. Göçmen akademisyenlerin ve uzmanların kaynak ülkeleriyle bağlarını koruması, ortak projeler yürütmesi ve bilgi aktarımına katkı sunması desteklenmelidir.

Yaşlanan toplumlar için göç daha geniş bir sosyal politika paketinin parçası olabilir. Göç alan ülkelerin kadın istihdamı, sağlıklı yaşlanma, eğitim, teknoloji, aile desteği ve kaynak ülkelere karşı sorumlulukları dikkate almaları doğaldır. Bununla birlikte, insani ve politik sebeplerle gerçekleşen zorunlu göç ayrı bir yere sahip. Burada bir tarafta akut olarak insan hayatı, özgürlük ve güvenlik, diğer tarafta ise devletlerin uzun vadeli ekonomik ve demografik menfaatleri var. Elbette ülkeler kendi kapasitelerini, toplumsal dengelerini ve entegrasyon imkânlarını hesaba katmalıdır. Ancak acil insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez. Bu nedenle savaş, zulüm, siyasi baskı, akademik özgürlüklerin yok edilmesi veya temel insan haklarının ihlali söz konusu olduğunda göçü desteklemek sadece bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur. Asıl mesele, göçü sadece fayda-zarar hesabıyla değerlendirmek değil; onu daha adil, daha insani ve hem hedef hem kaynak toplumlar için daha sorumlu hale getirmektir.

Dikkat Ekonomisi ve NEET Gençlik

0

Gençlere sadece “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir

Modern ekonomide artık yalnızca emek, sermaye ve bilgi yarışmıyor; insan dikkati de pazarlanabilir bir kaynak hâline gelmiş durumda. Sosyal medya platformları, kısa video uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kripto piyasaları, bahis kültürü ve hızlı zenginleşme vaatleri aynı kıt kaynağın peşinde: gençlerin zamanı ve dikkati.

Bu nedenle “dikkat ekonomisi” kavramı yalnızca teknolojik bir mesele değil. Bu konu, eğitim, istihdam, ruh sağlığı, toplumsal eşitsizlik ve insan sermayesi meselesiyle de ilgili. Özellikle gençlerin eğitim ve istihdam oranının düşük olduğu toplumlarda bu mesele daha da önem kazanmakta.

Ne eğitimde ne istihdamda ne de mesleki eğitimde olan gençleri tanımlamak için kullanılan bir kavram var: NEET (Youth not in employment, education or training) (https://www.oecd.org/en/data/indicators/youth-not-in-employment-education-or-training-neet.html). Eurostat verilerine göre 2024 yılında Avrupa Birliği’nde 15–29 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık %11’i NEET kategorisindeydi (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training). Türkiye’de bu tablo çok daha kötü. TÜİK’in gençlik verilerine dayanan haberlerde, 15–24 yaş grubundaki gençlerin %23,3’ünün ne eğitimde ne de istihdamda olduğu bildirilmekte (https://www.hurriyetdailynews.com/amp/nearly-one-in-four-young-people-in-turkiye-neither-studying-nor-employed-data-shows-222131). Bu oranlar ekonomik bir istatistik olmaktan öte toplumun geleceğe dönük üretim, öğrenme ve yenilenme kapasitesini göstermektedir.

Genç bir insanın uzun vadeli bir beceri geliştirmesi zaman, disiplin, tekrar ve sabır gerektirir. Bir dil öğrenmek, meslek edinmek, akademik derinlik kazanmak, yazılım geliştirmek, iyi bir zanaatkâr olmak, bilimsel düşünmeyi öğrenmek veya toplumsal fayda üreten bir alanda uzmanlaşmak kısa sürede gerçekleşmez. Halbuki dikkat ekonomisi, insana sürekli daha hızlı, daha kolay ve daha uyarıcı ödüller sunuyor. Kısa videolar, anlık beğeniler, hızlı tüketilen içerikler ve spekülatif kazanç hikâyeleri uzun vadeli emeğin yerini kısa vadeli dopamin döngülerine bırakmakta.

Bu döngünün en tehlikeli tarafı zaman kaybı üretmesi değil. Daha önemlisi, gençlerin beklenti yapısını değiştirmesidir. Emekle, eğitimle, mesleki birikimle ve toplumsal katkıyla inşa edilen başarı fikri zayıflarken “bir anda yükselme”, “viral olma”, “kriptoyla zengin olma”, “borsada büyük kazanma”, “fenomen olma” veya “kısa yoldan hayatını kurtarma” hayali güçlenmektedir. Elbette bu alanlarda başarıya ulaşanlar vardır. Fakat bunlar çoğu zaman istisnai örneklerdir. Dikkat ekonomisi ise bu istisnaları görünür kılar, çoğunluğun kaybını ve boşa harcanan zamanını görünmez bırakır.

Burada “kazanan hepsini alır” mantığı işler. Birkaç kişi büyük görünürlük, büyük gelir veya büyük kazanç elde ederken, çok daha geniş bir kitle ise saatlerini, dikkatini ve öğrenme enerjisini tüketir. Bu durum özellikle kırılgan gençler için daha yıkıcıdır. Eğitimden kopmuş, iş piyasasına girememiş, mesleki yönünü bulamamış veya gelecek umudu zayıflamış gençler, sabırlı beceri inşası yerine spekülatif alanlara daha kolay yönelebilir. Çünkü uzun vadeli yollar onlara kapalı, yorucu veya anlamsız görünebilir. Kısa vadeli vaatler ise daha ulaşılabilir görünür.

Meseleye yalnızca ahlaki bir panikle yaklaşmak doğru değil. “Gençler tembel”, “telefon yüzünden bozuldu” veya “eskiden böyle değildi” gibi genellemeler sorunun yapısal boyutunu görmemizi engelleyebilir. Çünkü sorun yalnızca bireysel irade zayıflığı değil. Bir tarafta yüksek genç işsizliği, eğitim-istihdam uyumsuzluğu, güvencesizlik ve sosyal hareketlilikte tıkanma, diğer tarafta ise dünyanın en güçlü şirketlerinin insan dikkatini yakalamak ve elde tutmak üzere tasarladığı algoritmik sistemler bulunmakta. Genç birey, çoğu zaman bu iki baskı arasında yalnız kalmaktadır.

OECD’nin dijital çağda çocukların yaşamına ilişkin değerlendirmeleri de bu karmaşıklığa işaret etmekte. Sosyal medya kullanımı her çocuk veya genç üzerinde aynı etkiyi doğurmaz; içeriğin niteliği, kullanım biçimi, çevrimdışı kırılganlıklar ve sosyal çevre belirleyici olabilir. Ancak özellikle kırılgan ergenlerde sosyal medya kullanımının bağımlılık benzeri davranışlar ve stresle ilişkili olabileceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca “ekran süresi” değil, ekranın hangi psikolojik ve sosyal boşlukları doldurduğudur (https://www.oecd.org/en/publications/how-s-life-for-children-in-the-digital-age_0854b900-en/full-report/introduction-and-main-findings_67c79516.html).

Bugün birçok ülkenin çocukların ve gençlerin sosyal medya kullanımını sınırlamaya veya platformların bağımlılık yapıcı tasarımlarını düzenlemeye çalışması tesadüf değildir. Avrupa Birliği’nde manipülatif ve bağımlılık yapıcı dijital tasarımlara karşı yeni düzenlemeler tartışılmakta, Avustralya başta olmak üzere bazı ülkelerde çocukların sosyal medya erişimine yönelik yaş sınırlamaları gündeme gelmektedir. Bu gelişmeler, dikkat ekonomisinin artık bireysel aile terbiyesiyle çözülebilecek basit bir konu olmadığını göstermektedir (https://www.reuters.com/world/eu-targets-social-media-protect-children-von-der-leyen-says-2026-05-12/).

Ancak yasaklar ve sınırlamalar tek başına yeterli değil. Asıl mesele, gençlere yeniden anlamlı bir gelecek ufku sunabilmektir. Eğer bir genç eğitimle, meslekle, bilimle, sanatla, zanaatla veya toplumsal katkıyla bir gelecek kurabileceğine inanmıyorsa, onun dikkatini yalnızca ekranlardan çekmek mümkün değildir. Boşalan dikkat, anlamlı bir hedefle doldurulmadığında tekrar aynı döngüye dönecektir.

Bu nedenle, dikkat ekonomisine karşı en güçlü cevap, yalnızca dijital detoks değil, beceri ekonomisi, emek etiği ve sosyal adalet politikalarıdır. Gençlerin kaliteli eğitime erişimi, mesleki rehberlik, staj ve istihdam olanakları, akademik özgürlük, kültürel üretim alanları ve güvenli sosyal çevreler desteklenmelidir. NEET gençler yalnızca istatistiksel bir kategori olarak değil, toplumun kaybetme riski taşıdığı potansiyel bilim insanları, öğretmenler, hekimler, teknisyenler, sanatçılar, girişimciler ve yurttaşlar olarak görülmelidir.

Bir toplumun insan sermayesi bir anda yok olmaz. Önce dikkat dağılır, sonra öğrenme motivasyonu zayıflar, sonra beceri gelişimi kesintiye uğrar, sonra gelecek umudu azalır. En sonunda kaliteli insan sermayesi, güneş görmüş kar gibi erir. Bu erimeyi durdurmak için gençlere yalnızca “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir.

İslam Âlimleri ile Fizikçiler Aynı Soruyu Tartışıyor

0

İslam âlimlerinin bin yılı aşkın süredir tartıştığı kader ve özgür irade meselesi, bugün modern fiziğin de en sarsıcı sorularından biri olarak karşımıza çıkıyor.

BBC Reel’de yayımlanan bir video, modern fiziğin kadim bir soruyu yeniden gündeme taşıdığını hatırlatıyor: Özgür irade gerçekten var mı, yoksa insanın kararları da evrendeki diğer olaylar gibi önceden belirlenmiş neden-sonuç zincirinin bir parçası mı? Video, doğa yasaları, nedensellik ve insan davranışları arasındaki ilişkiyi sorgulayarak, bazı fizikçilerin özgür iradeyi bir yanılsama olarak görebildiğini aktarıyor. Bu soru ilk bakışta modern bilime ait gibi görünse de, aslında İslam düşünce geleneğinde yüzyıllardır tartışılan kader, cebir ve insan sorumluluğu meselesinin başka bir dilde yeniden sorulmasından ibarettir. BBC videosu bu tartışmayı “fiziğin özgür iradenin olmadığına işaret etmesi” şeklinde çerçeveliyor (https://www.bbc.com/reel/video/p086tg3k/watch).

Modern felsefede “determinizm”, kabaca geçmişin durumu ve doğa yasaları aynıysa geleceğin de aynı şekilde zorunlu olarak ortaya çıkacağı düşüncesidir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, determinizmi aynı geçmiş ve aynı doğa yasaları altında aynı geleceğin ortaya çıkması şeklinde tanımlar. Bu yaklaşım doğruysa, insanın “başka türlü davranabilmesi” meselesi ciddi bir problem hâline gelir. Çünkü bir insanın verdiği karar da nihayetinde beyin süreçlerine, biyolojik yapılara, çevresel etkilere ve fiziksel yasalara bağlı görünür (https://plato.stanford.edu/entries/freewill/).

Bu tartışma yalnızca teorik değil. Özgür irade meselesi doğrudan ahlaki sorumlulukla bağlantılı. Eğer insan gerçekten seçemiyorsa, iyilik ve kötülükten, suç ve erdemden, cesaret ve ihanetten, zulme destek vermek ya da zulme direnmekten nasıl söz edebiliriz? Felsefe literatüründe bu yüzden özgür irade, ahlaki sorumluluk ve determinizm arasındaki ilişki en tartışmalı alanlardan biri olarak görülür. Bazı filozoflar determinizm doğru olsa bile ahlaki sorumluluğun bütünüyle ortadan kalkmayacağını savunur; bu yaklaşım “bağdaşırcılık” (compatibilism) olarak bilinir (https://plato.stanford.edu/entries/compatibilism/).

İslam düşüncesinde aynı soru farklı kavramlarla sorulmuştur: İnsan fiillerinde gerçekten özgür müdür, yoksa Allah’ın takdiri karşısında tamamen mecbur mudur? Bu soru kelâm tarihinde Cebriyye, Kaderiyye/Mu‘tezile, Eş‘arîlik, Mâtürîdîlik ve Şiî kelâm gibi farklı geleneklerde değişik biçimlerde cevaplanmıştır.

Cebriyye olarak bilinen yaklaşım, insanın fiillerinde gerçek anlamda özgür olmadığını vurgular. Bu görüşe göre insan, kendi eylemlerinin bağımsız faili değildir; fiiller nihai olarak Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altında gerçekleşir. Modern fizikteki katı determinizm ile Cebriyye arasında bu açıdan dikkat çekici bir benzerlik var. Biri evreni doğa yasaları üzerinden, diğeri ilahî irade üzerinden düşünür; fakat her ikisi de insanın “tam anlamıyla özgür bir başlangıç noktası” olup olmadığını sorgular.

Cebriyye’nin karşı ucunda ise Kaderiyye ve Mu‘tezile çizgisi yer alır. Britannica, Kaderiyye’yi İslam’da özgür irade doktrininin savunucuları olarak tanımlar ve bu adın insanın iyi ile kötü arasında kendi özgür iradesiyle tercih yapabileceğini savunan Mu‘tezile için de kullanıldığını belirtir. Mu‘tezile’nin temel kaygısı Allah’ın adaletidir: Eğer insan kendi seçmediği fiillerden dolayı cezalandırılıyorsa, bu ilahî adaletle nasıl bağdaşır? Bu nedenle Mu‘tezile, insanın ahlaki sorumluluğunu korumak için iradeye güçlü bir alan açar (https://www.britannica.com/topic/Qadariyyah).

Ehl-i Sünnet geleneği ise genellikle iki uç arasında bir denge aramıştır. Eş‘arî yaklaşımda fiili yaratan Allah’tır; insan ise fiili “kesb” eder, yani onu iradesiyle benimser ve sahiplenir. Bu yaklaşım Allah’ın mutlak kudretini korumaya çalışırken, insan sorumluluğunu da bütünüyle reddetmez. Ancak tarih boyunca bazı yorumcular Eş‘arî çizginin insan iradesine sınırlı bir alan bıraktığını düşünmüşlerdir.

Mâtürîdî gelenek ise insan iradesine daha belirgin bir alan tanımasıyla öne çıkar. Britannica, Mâtürîdîliğin Allah’ın mutlak kudretini vurgularken insana adil biçimde ödül veya ceza verilebilmesi için asgari bir özgürlük alanı tanıdığını belirtir. Bu yaklaşımda Allah’ın bilmesi, insanı zorlaması anlamına gelmez. Yani Allah insanın neyi seçeceğini bilir; fakat bilmek ile zorlamak aynı şey değildir (https://www.britannica.com/topic/Maturidiyah).

Şiî kelâmında da benzer bir orta yol formülü geliştirilmiştir: “Ne cebir ne de tamamen başıboş bırakma; ikisi arasında bir yol.” Bu yaklaşım, insanı ne Allah’tan bağımsız mutlak bir fail olarak görür ne de tamamen edilgen bir varlık konumuna indirger. Bu bakımdan İslam düşüncesinin ana damarlarında ortak bir hassasiyet vardır: Allah’ın ilmi ve kudreti korunurken, insanın ahlaki sorumluluğu da anlamsız hâle getirilmemeye çalışılır.

Modern fizik tartışması burada İslam kelâmı ile ilginç bir temas noktası oluşturuyor. Fizik “Eğer her olayın fiziksel bir nedeni varsa, insan kararı ne kadar özgürdür?” diye soruyor. Kelâm ise “Eğer her şey Allah’ın ilmi ve takdiri içindeyse, insan nasıl sorumludur?” diye sorar. Biri doğa yasaları üzerinden, diğeri ilahî ilim ve irade üzerinden düşünmekte. Fakat ikisinin merkezinde aynı gerilim var: Belirlenmişlik ile sorumluluk nasıl birlikte düşünülebilir?

Elbette modern fizik özgür iradenin kesin olarak imkânsız olduğunu ispatlamış değil. Güncel tartışmalarda kaos teorisi, kuantum belirsizliği ve karmaşık sistemlerde ortaya çıkan bilinç gibi meseleler, katı ve basit bir determinizm anlayışını zorlaştırıyor. Örneğin Space.com’da yayımlanan güncel bir değerlendirme, fiziğin özgür iradeyi ciddi biçimde zorladığını, fakat kaos, kuantum mekaniği ve “emergence” gibi başlıkların konuyu kapatmadığını; aksine daha karmaşık hâle getirdiğini vurgular (https://www.space.com/science/particle-physics/does-physics-say-that-free-will-doesnt-exist).

Bu noktada İslam âlimleri ile fizikçilerin birbirinden öğrenebileceği çok şey var. Fizikçiler İslam kelâmının yüzyıllar boyunca kader, ilahî bilgi, insan iradesi ve ahlaki sorumluluk arasında kurmaya çalıştığı ince dengeden yararlanabilir. İslam düşünürleri ise modern fiziğin nedensellik, belirsizlik, karmaşıklık ve bilinç üzerine açtığı yeni ufuklardan istifade edebilir. Böyle bir karşılaşma, ne bilimi dine indirgemek ne de dini fiziğe onaylatmak anlamına gelir. Daha doğru ifade şudur: İnsanlığın büyük soruları farklı bilgi geleneklerinde farklı dillerle yeniden karşımıza çıkar.

Bu tartışmanın akademik özgürlük açısından özel bir anlamı var. Çünkü özgür irade ve kader meselesi yalnızca teorik bir problem değildir; baskı dönemlerinde insanın sorumluluğunu anlamak için de önemlidir. Otoriter rejimler insanları çoğu zaman “başka çarem yoktu” duygusuna itiyor. Bürokrat, akademisyen, hâkim, gazeteci veya hekim, kendi suskunluğunu bazen şartlarla, bazen korkuyla, bazen de kaderle açıklıyorlar. “Dönem böyleydi”, “herkes böyle yaptı”, “elimden bir şey gelmezdi” gibi cümleler, modern zamanların seküler Cebriyye’si gibi…

Oysa hem ahlaki sezgimiz hem de İslam düşüncesinin ana damarı bize şunu söylemekte: İnsan şartların bütünüyle dışında değildir; fakat şartların bütünüyle esiri de değildir. Aile, toplum, korku, çıkar, biyoloji, siyaset ve baskı insanın kararlarını etkiler. Fakat etki altında olmak, sorumluluğun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan bazen dar bir alanda, bazen ağır bedeller altında, bazen yalnız kalarak da olsa bir tercih yapmak zorunda. İşte ahlaki kimlik bu tercih alanında şekillenmektedir.

Aynı baskı ortamında bazı akademisyenler susarken, bazılarının güce yaklaştığını, bazılarının haksızlığı meşrulaştırdığını, bazılarının ise bedel ödeyerek hakikatin yanında durduğunu görüyoruz. Bu farkı anlamak için ne basit bir kadercilik yeterlidir ne de insanı tüm koşullardan bağımsız, mutlak özgür bir varlık gibi görmek.

Sonuçta modern fizik ile İslam kelâmı aynı soruyu farklı dillerle tartışıyor: İnsan gerçekten seçiyor mu? Bu soruya verilecek cevap kolay değildir. Fakat şu kadarını söylemek mümkün: İrade sınırsız olmayabilir; insan birçok görünür ve görünmez etki altında karar verir. Ama sınırlı irade sorumsuzluk anlamına gelmez. İnsan, kendisine verilen imkân alanı içinde hakikate, adalete ve vicdana yönelebilen bir varlıktır. İnsanın değeri, bu dar alanda yaptığı tercihte saklı.

Sıfır Çalışanlı Fabrikadan Robot Askerlere İnsan Emeğinin ve İnsan Hayatının Değeri Ne Olacak?

0

Geleceğin en önemli sorusu “Robotlar ne yapabilir?” değil. Asıl soru şu: İnsanlık robotlara ne yapma izni verecek?

Bir zamanlar robotlar insanlığın en büyük hayallerinden biriydi. Ağır işleri bizim yerimize yapacak, fabrikalarda yorulmadan çalışacak, tehlikeli görevleri üstlenecek, insana daha fazla boş zaman, refah ve güvenlik sağlayacaktı. Bugün bu hayal kısmen gerçekleşiyor. Yapay zekâ yazıyor, çiziyor, kodluyor, analiz ediyor; robotlar fabrikalarda üretim yapıyor. Hatta otonom sistemler savaş alanlarında bile giderek daha fazla rol alıyor. Fakat bu gelişmenin arkasında giderek daha yakıcı bir soru beliriyor: Eğer makineler üretir, algoritmalar karar verir ve robotlar savaşırsa, insanın ekonomik, sosyal ve ahlaki yeri ne olacak?

Bu soru artık bilimkurgu edebiyatının konusu değil. “Lights-out factory” ya da “dark factory” olarak adlandırılan insansız veya neredeyse insansız üretim tesisleri, insan müdahalesi olmadan, hatta ışığa bile ihtiyaç duymadan çalışabilecek fabrikaları ifade ediyor. Siemens’in tanımına göre bu tür fabrikalar, sahada sıfıra yakın insan müdahalesiyle çalışabilen, karanlıkta bile üretim yapabilecek otomasyon düzeyine sahip tesisler (https://www.siemens.com/en-us/technology/lights-out-factory).  

Bu görüntü teknolojik olarak etkileyici, fakat aynı zamanda sembolik. Fabrika hâlâ üretmekte, makineler hâlâ çalışmakta, mallar piyasaya çıkmaktadır, fakat işçi artık yoktur.

Yapay zekâ ve robotlaşma çoğu zaman verimlilik, inovasyon ve rekabet gücü kavramlarıyla anlatılır. Eğer bir makine aynı işi daha hızlı, daha ucuz ve daha hatasız yapabiliyorsa, firma işçiyi makineyle değiştirmek ister. Rakip firma bunu yaptığında, diğerleri de geride kalmamak için aynı yola girmek zorunda kalır…

Mart 2026’da yayımlanan “The AI Layoff Trap” başlıklı çalışma (https://arxiv.org/pdf/2603.20617), bu sürecin göründüğünden daha tehlikeli bir ekonomik tuzak yaratabileceğini savunuyor. Makalenin temel iddiası şu: Firmalar tek tek rasyonel davransalar bile, toplamda tüm sistemi zarara sokan bir otomasyon yarışına girebilirler. Çünkü işçi sadece üretim maliyeti değil, aynı zamanda tüketicidir. İşçilerin gelirleri azaldığında, firmaların ürünlerini satın alacak kitle de zayıflar.

Başka bir ifadeyle, şirketler kısa vadede maliyetlerini düşürmek için işçileri yapay zekâ ve robotlarla değiştirebilir. Fakat bütün şirketler aynı şeyi yaptığında, toplumun alım gücü azalır. İşsizleşen veya geliri düşen insanlar daha az tüketir. Böylece firmalar kendi müşteri tabanlarını da zayıflatmış olur.

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 2025 tarihli güncellemesi, üretken yapay zekâya en yüksek maruziyetin özellikle büro ve idari mesleklerde görüldüğünü, ayrıca dijitalleşmiş profesyonel ve teknik mesleklerde de maruziyetin arttığını belirtmektedir (https://www.ilo.org/publications/generative-ai-and-jobs-2025-update). Bu nedenle mesele artık sadece fabrika işçisinin değil, beyaz yakalının, genç mezunun, akademisyenin, çevirmenin, hukukçunun, öğretmenin ve hatta hekimin de meselesidir.

Böyle bir tabloda zenginlerin daha zengin olması şaşırtıcı olmaz. Çünkü robotların, yapay zekâ sistemlerinin, veri altyapılarının ve platformların mülkiyeti çoğunlukla sermaye sahiplerinin elindedir. Emek gelirleri zayıflarken sermaye gelirleri artarsa, gelir dağılımı daha da bozulur. Bu, sadece ekonomik bir adaletsizlik değil, demokratik bir kırılma riskidir. Çünkü ekonomik güç yoğunlaştığında, siyasal etki de yoğunlaşır.

Bu nedenle robotlaşma tartışması kaçınılmaz olarak sosyal devlet tartışmasına bağlanıyor. Eğer toplumun giderek daha büyük bir kesimi düzenli, tam zamanlı ve güvenceli işlerden dışlanırsa, klasik sosyal güvenlik sistemleri nasıl ayakta kalacak? Çalışma üzerinden kurulan sigorta sistemleri, çalışmanın kendisi parçalandığında nasıl işleyecek?

“The AI Layoff Trap” makalesi burada önemli bir uyarı yapıyor. Yazarlara göre evrensel temel gelir, insanların tüketim gücünü destekleyebilir, fakat firmaların işçileri yapay zekâ ile değiştirme yönündeki temel teşvikini doğrudan ortadan kaldırmaz. Yani temel gelir sosyal bir tampon olabilir, ama otomasyon yarışının kendisini durdurmayabilir.

Makale bu nedenle daha hedefli bir araç olarak “Pigouvian automation tax”, yani otomasyonun toplumsal maliyetini firmalara yansıtan bir otomasyon vergisi fikrini tartışıyor. Bu önerinin pratikte nasıl uygulanacağı elbette tartışmalıdır. Hangi teknoloji verimlilik artışıdır, hangisi sosyal maliyet yaratan aşırı otomasyondur? Robot kullanan her firma mı vergilendirilecektir? Küçük işletmeler ile teknoloji devleri aynı şekilde mi değerlendirilecektir? Bu sorular kolay değildir.

Fakat tartışmanın kendisi önemlidir. Çünkü mesele, teknolojiyi durdurmak değil; teknolojinin toplumsal sonuçlarını demokratik olarak yönetmektir. Hangi işleri otomasyona devredeceğimiz, hangi alanlarda insan emeğini koruyacağımız, verimlilik artışından doğan kazancı kimlerin paylaşacağı siyasi tercihlerdir.

Diğer taraftan, bilimsel düşünme, eleştirel analiz, yazma, öğretme ve yorumlama gibi faaliyetlerin kolayca otomatikleştirilemeyeceği varsayıldı. Bugün bu varsayım sarsılıyor. Yapay zekâ sistemleri literatür tarayabiliyor, metin özetleyebiliyor, istatistiksel kod yazabiliyor, hakem raporuna benzeyen değerlendirmeler üretebiliyor ve ders materyali hazırlayabiliyor.

Üniversiteler ve araştırma kurumları yapay zekâyı akademik özgürlüğü, eleştirel düşünceyi ve bilimsel niteliği güçlendirmek için değil de maliyet düşürmek, dersleri standartlaştırmak, personel azaltmak ve üretkenlik baskısını artırmak için kullanırlarsa, akademi de robotlaşmanın sosyal krizinden payını alacaktır.

Robotlaşmanın en karanlık boyutu ise savaş alanında ortaya çıkmaktadır. Fabrikada insan emeğini devreden teknoloji, cephede insan hayatı hakkında karar vermeye başladığında, mesele artık sadece ekonomi değil, insanlık hukukudur.

Otonom silah sistemleri, belirli hedefleri insan müdahalesi olmadan seçme ve vurma kapasitesine sahip sistemler olarak tartışılmaktadır. Birleşmiş Milletler düzeyinde “lethal autonomous weapon systems” yıllardır gündemdedir. BM Silahsızlanma Ofisi, Genel Sekreter António Guterres’in bu tür sistemleri “siyasi olarak kabul edilemez” ve “ahlaken tiksindirici” bulduğunu ve uluslararası hukuk kapsamında yasaklanmaları çağrısında bulunduğunu aktarmaktadır (https://disarmament.unoda.org/en/our-work/emerging-challenges/lethal-autonomous-weapon-systems).  

Savaş zaten insanlık tarihinin en ağır ahlaki krizlerinden biridir. Eğer öldürme kararı giderek daha fazla makinelere bırakılırsa, savaşın eşiği de düşebilir. Çünkü kendi askerlerinin ölme riski azalan devletler, askeri müdahaleye daha kolay yönelebilir. Robot askerler, savaşı daha “temiz” göstererek aslında daha yaygın hale getirebilir.

Reuters’in Mart 2026 tarihli haberine göre, Cenevre’de yürütülen uluslararası görüşmelerde ölümcül otonom silah sistemlerine ilişkin kurallar konusunda acil ilerleme ihtiyacı vurgulanmış; 128 devletin bağlayıcı olmayan bir metni değerlendirdiği, ancak bağlayıcı küresel standartların henüz bulunmadığı belirtilmişti. Bu gecikme önemlidir, çünkü teknoloji hukuktan daha hızlı ilerlemektedir (https://www.reuters.com/world/progress-rules-lethal-autonomous-weapons-urgently-needed-says-chair-geneva-talks-2026-03-03).

Eğer yapay zekâ ve robotlaşma yalnızca maliyet düşürme, işçi azaltma, kâr artırma ve askeri üstünlük sağlama aracı olarak görülürse, sonuç daha eşitsiz, daha güvencesiz ve daha tehlikeli bir dünya olabilir. Fakat teknoloji demokratik denetime, sosyal adalete, etik sınırlara ve insan haklarına bağlanırsa, insan emeğini yok eden değil, insan yaşamını kolaylaştıran bir araç haline gelebilir.

Robotlaşma kaçınılmaz, fakat nasıl bir robotlaşma yaşayacağımız kaçınılmaz değil. Bu, teknik olduğu kadar ahlaki ve siyasi bir tercih. İnsanlık için iki yol var: Birinci yolda robotlar üretir, yapay zekâ karar verir, sermaye daha da yoğunlaşır, orta sınıf erir, insanlar güvencesizleşir ve savaş alanlarında makineler öldürür. İkinci yolda ise teknoloji, insan emeğini değersizleştirmek yerine insan hayatını iyileştirmek için kullanılır, kazanç toplumla paylaşılır, sosyal devlet güçlendirilir, akademi ve eğitim insani niteliğini korur, savaşta ölüm kararları algoritmalara teslim edilmez.

Bu nedenle geleceğin en önemli sorusu “Robotlar ne yapabilir?” değil. Asıl soru şu: İnsanlık robotlara ne yapma izni verecek?

Batı Medeniyetini Aynaya Bakamaz Hale Getiriyorlar

0

Jeffrey Epstein dosyaları, tek başına bir sapığın karanlık biyografisi değildir. Onlar, Batı elitlerinin hangi çürüme ikliminde yaşadığını gösteren bir pencere işlevi görüyor. Bu dosyalar bize henüz bütün ilişkileri, bütün aracılık zincirlerini, bütün örtbas mekanizmalarını tam olarak açmış değil. Ama şunu zaten biliyoruz: Dünyaya hukuk, şeffaflık ve insan hakları dersi veren düzen, kendi merkezindeki güç ağlarını denetlemekte son derece isteksiz. Epstein olayı, bu bakımdan bir istisna değil, bir semptom (https://www.justice.gov/opa/pr/department-justice-publishes-35-million-responsive-pages-compliance-epstein-files).

Aynı semptomu dış politikada çok daha yıkıcı bir ölçekte görüyoruz. Gazze’de on binlerce insan ölürken, uluslararası hukuk dili büyük ölçüde seçici kullanılıyor. Batı Şeria’da yerleşimci şiddeti tırmanırken, Gazze’de ateşkes sonrasında dahi ölümler sürerken, “kurallara dayalı düzen” söylemi bir ilke değil, jeopolitik ayrıcalık aracına dönüşmüş durumda. Uluslararası kurumlar konuştu, mahkemeler kararlar verdi, raporlar yayımlandı… Ancak siyasi iradeler, özellikle de Batı başkentlerinde, bu normları herkes için eşit uygulama cesareti gösteremiyor.

https://www.icj-cij.org/case/192/provisional-measures

https://www.ochaopt.org/content/humanitarian-situation-report-10-april-2026

https://www.reuters.com/world/middle-east/unicef-says-israeli-fire-kills-two-gaza-water-truck-drivers-2026-04-18

https://www.reuters.com/world/middle-east/average-47-women-girls-killed-daily-during-gaza-war-un-says-2026-04-17

https://www.icc-cpi.int/news/situation-state-palestine-icc-pre-trial-chamber-i-rejects-state-israels-challenges

Mücahit Bilici’nin son yazısı bu dönüşümü sert bir metaforla anlatıyor: Eski imparatorluk batarken, yeni bir tekno-askeri rejim doğuyor (https://serbestiyet.com/featured/eski-imparatorluk-yeni-imparatorluk-235011/). Bu teşhis abartılı bulunabilir; fakat işaret ettiği yön bütünüyle ciddiye alınmalıdır. Çünkü bugün Batı’nın krizi sadece ikiyüzlülük krizi değildir. Daha derin olan, artık ikiyüzlülüğü bile gerekli görmeyen bir siyasal rahatlıktır. Bruno Maçães’in dikkat çektiği gibi, sorun yalnızca çifte standart değil; bazen standartların artık açıkça askıya alınmasıdır. POMEPS’te yayımlanan analizlerin gösterdiği üzere, liberal uluslararası düzende ikiyüzlülük bir sapma değil, çoğu zaman düzenin işleyiş biçimidir. Gazze ise bunu görünmez olmaktan çıkardı (https://time.com/6553708/gaza-end-of-western-hypocrisy-essay/).

Bu yüzden bugün yaşadığımız şey yalnızca İsrail-Filistin meselesi değildir. Mesele, Batı medeniyetinin kendisini hangi ahlaki dille meşrulaştırdığı ve o dilin artık niçin inandırıcılığını kaybettiğidir. Pankaj Mishra’nın etrafında yürüyen tartışmalar (https://www.bostonreview.net/articles/gaza-and-the-end-of-history/) ve Omar El Akkad’ın yazdıkları (https://www.theguardian.com/world/2025/feb/24/omar-el-akkad-gaza-west-interview), Gazze’nin milyonlarca insan için Batı liberalizminin maskesini düşüren tarihsel bir kırılma olduğunu söylüyor. İnsanlar artık yalnızca “Batı yine tutarsız davrandı” demiyor; daha sert bir sonuca varıyor: Belki de sorun tutarsızlık değil, bizzat sistemin kendisidir.

ABD kamuoyundaki değişim de bunu doğruluyor. Nisan 2026’da Pew verilerine göre Amerikalıların %60’ı İsrail’e olumsuz bakıyor; Netanyahu’ya güvenmeyenlerin oranı da yaklaşık aynı düzeyde (https://www.pewresearch.org/short-reads/2026/04/07/negative-views-of-israel-netanyahu-continue-to-rise-among-americans-especially-young-people/). Guardian’ın aktardığı gibi, Washington’daki geleneksel mutabakat sarsılıyor; hatta İsrail’e silah desteğine karşı senatoda rekor düzeyde itiraz oluşuyor (https://www.theguardian.com/us-news/2026/apr/17/slump-in-voters-support-for-israel-shakes-us-consensus-over-military-aid). Yani toplum ile iktidar aygıtı arasındaki mesafe büyüyor. Devletlerin yaptığı her şey artık toplumların rızasına dayanıyor gibi görünmüyor. Bu da bize yeni bir soruyu dayatıyor: Batı elitleri, kendi halklarının ahlaki sezgilerinden de mi kopuyor?

Bu çerçevede Epstein dosyaları yeniden anlam kazanıyor. Çünkü mesele, ille de her şeyin tek merkezden yönetilen gizli bir örgüt tarafından planlandığını kanıtlamak değil. Mesele, güç, para, istihbarat, siyaset, medya ve şantajın birbirine değdiği bir ekosistemin varlığıdır. Böyle bir ekosistemde bazı kişiler düşer, bazı dosyalar açılır, bazı skandallar görünür olur; ama yapının mantığı kolay kolay değişmez. İçeride cinsel suç ağlarını, dışarıda ise savaş suçlarını ve toplu cezalandırmayı mümkün kılan şey, aynı seçkin dokunulmazlığı kültürüdür.

Asıl kırılma şurada yaşanıyor: Batı, uzun süre dünyaya sunduğu evrensel değerler anlatısının üzerinde duruyordu. Şimdi ise o anlatıyı korumak yerine, ondan vazgeçmeyi göze alan bir güç pratiği sergiliyor. Bu yüzden bugün Batı’ya yönelen tepki sadece İsrail politikalarına tepki değildir; daha geniş bir medeniyet iddiasının içinin boşalmasına verilen tepkidir. Eğer bu gidişat sürerse, Batı’nın en büyük kaybı askerî ya da ekonomik olmayacak. En büyük kayıp, kendisini meşru gösterecek ahlaki dili kaybetmesi olacaktır.

Epstein dosyaları bu çürümenin mahrem yüzü; Gazze, Lübnan ve İran hattı ise kamusal yüzü. Biri yatak odalarında, malikânelerde ve kapalı çevrelerde yaşanan karanlığı gösteriyor; diğeri ise ekranların önünde, dünyanın gözü önünde işlenen cezasızlığı. İkisini birbirine bağlayan şey, komplo fantezileri değil; güç sahiplerinin hukuku kendileri için askıya alabilme ayrıcalığıdır. Batı dünyasıyla ilgili algılarımızın bir değerler birikimi değil de sadece bir illüzyon olduğunun ortaya çıkması, Batı medeniyetini aynaya bakamaz hale getirebilir.

Akademik Bağımsızlık, Siyasi Güç ve İşbirliğinin Bedeli

0

Siyasi açıdan hassas ortamlarda bilim insanlarının ve akademisyenlerin etik sorumluluğu nedir?

Tarih boyunca, akademisyenler, din adamları ve entelektüeller tekrar eden bir ikilemle karşı karşıya kaldılar: siyasi güçle işbirliği yapıp etkilerini korumak mı, yoksa bağımsız kalıp marjinalleşme, zulüm veya sürgün riskini göze almak mı? Bu gerilim yeni değil. Erken İslam tarihinden modern otoriter rejimlere kadar farklı ülkelerde, dönemlerde ve siyasi sistemlerde tekrar tekrar ortaya çıkıyor.

Erken Cumhuriyet Türkiye’sindeki (1925-1950) Sufi liderler üzerine yapılan yakın tarihli bir tarihsel çalışma, özellikle aydınlatıcı bir örnek sunuyor. Din adamlarının sistematik olarak zulüm gördüğüne dair yaygın inanışın aksine, çalışma daha incelikli bir gerçeği ortaya koyuyor. Birçok Sufi lider ortadan kaldırılmadı; bunun yerine, devletle aynı çizgide olanlar yeni siyasi ve kurumsal düzene entegre edildi. Milletvekili, eğitimci, bürokrat, imam ve kültür figürü oldular. Sadece nispeten küçük bir azınlık hapis, sürgün veya idamla karşı karşıya kaldı. Başka bir deyişle, devlet, topyekün zulüm yerine seçici baskı ve seçici entegrasyon yolunu izledi (https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey/article/sufi-leaders-in-the-early-turkish-republic-profession-privilege-and-persecution-19251950/0AE3FDB4C227E6448670BEF84C638514).

Bu durum, erken Cumhuriyet Türkiye’sine özgü değildir. Daha geniş bir siyasi mantığı yansıtır: Devletler, bağımsız entelektüel otoriteyi bastırırken, iktidara meşruiyet kazandıranları ödüllendirme eğilimindedir.

Günümüzde benzer dinamikler dünya çapında gözlemlenmektedir. Örneğin, Türkiye’de farklı dini ve entelektüel gruplar belirgin şekilde farklı muamele görmüştür. Bazı hareketler ve alimler hapse atılmış, soruşturmaya tabi tutulmuş veya marjinalleştirilmişken (Hizmet hareketi, Alparslan Kuytul ve Adnan Oktar ile bağlantılı ağ, Barış İçin Akademisyenler imzacıları, görevden alınan Kürt alimler ve entelektüeller ile Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş gibi bağımsız sivil toplum figürleri), diğerleri devlet kurumlarına entegre edilmiş, korunmuş veya hatta yükseltilmiştir (örneğin Menzil cemaatiyle bağlantılı figürler veya Hayrettin Karaman gibi hükümet yanlısı din alimleri). Bu farklılık, entelektüel veya dini figürlerin ortak mı yoksa tehdit mi olarak değerlendirileceğini belirleyen şeyin yalnızca ideolojik kimlikten ziyade siyasi hizalanma olduğunu göstermektedir.

Bu olgu Türkiye’nin çok ötesine uzanmaktadır. Tarih boyunca, bağımsız alimler sıklıkla baskıyla karşı karşıya kalmıştır.

İslam entelektüel tarihinde, İmam Ebu Hanife Abbasi yönetimine hizmet etmeyi reddetmiş ve hapse atılmıştır. Ahmed ibn Hanbel, Mihna sırasında hapis ve kırbaç cezasına maruz kalmıştır. Malik ibn Enes, siyasi olarak sakıncalı görülen hukuki görüşler dile getirdiği için cezalandırılmıştır. Said Nursi yıllarca sürgünde ve hapiste kaldı. Bu figürler entelektüel bağımsızlığın sembolleri haline geldi, ancak bağımsızlıkları önemli kişisel bedellerle geldi.

Batı entelektüel tarihi paralel örnekler sunmaktadır. Galileo Engizisyon tarafından yargılandı. Giordano Bruno kazıkta yakıldı. Sovyet döneminde, Andrei Sakharov ve Aleksandr Solzhenitsyn gibi muhalif entelektüeller sürgün ve hapisle karşı karşıya kaldı. Nazi Almanyası’nda, direnen akademisyenler görevden alındı, sürgüne zorlandı veya zulüm gördü; rejimle aynı çizgide olanlar ise genellikle mesleki olarak yükseldi.

Bu örnekler, tekrarlayan yapısal bir gerilimi göstermektedir: siyasi otorite genellikle entelektüellerden meşruiyet ararken, bağımsız entelektüeller iktidarın dayandığı anlatıları sorgulayabilir.

Bu, rahatsız edici ancak gerekli bir soruyu gündeme getiriyor: Siyasi açıdan hassas ortamlarda bilim insanlarının ve akademisyenlerin etik sorumluluğu nedir?

Bir yaklaşım pragmatik işbirliğidir. Bilim insanları, içeriden gelen etkinin dışarıdan gelen çatışmadan daha etkili olduğuna inanarak kurumlar içinde çalışabilirler. Bu strateji, araştırma, öğretim ve kamuoyuyla etkileşimin devamlılığını sağlayabilir. Ancak özsansür ve bağımsızlığın kademeli olarak kaybı riskini de beraberinde getirir.

İkinci bir yaklaşım ise katı bağımsızlıktır. Bu duruşu benimseyen akademisyenler, kişisel riske rağmen entelektüel bütünlüğe ve eleştirel sorgulamaya öncelik verirler. Bu yaklaşım akademik güvenilirliği korurken, genellikle marjinalleşmeye, mesleki sonuçlara veya sürgüne yol açar.

Üçüncü bir yaklaşım, belki de en zor ama potansiyel olarak en yapıcı olanı, eleştirel katılımdır. Bu, entelektüel bağımsızlığı korurken kurumsal işbirliğini sürdürmeyi içerir; haklı olduğunda politikaları destekler, gerektiğinde eleştirir ve siyasi meşruiyetin araçları haline gelmeyi reddeder.

Bu bağlamda akademik dayanışma özellikle önem kazanmaktadır. Baskıyla karşılaşan akademisyenler genellikle metodolojik hatalar veya akademik zayıflıklar nedeniyle değil, bağımsızlıkları baskın siyasi anlatılara meydan okuduğu için bunu yaparlar. Bu akademisyenleri desteklemek sadece mesleki nezaket değil, akademik özgürlüğün kendisinin savunulmasıdır.

Tarih, entelektüel bağımsızlığın nadiren rahat olduğunu göstermektedir. Genellikle belirsizlik, mesleki risk ve kişisel fedakarlıkla birlikte gelir. Ancak tarih, baskı altında bile entelektüel dürüstlüğünü koruyan bilim insanlarından toplumların en çok fayda gördüğünü de göstermektedir.

İşbirliği ve bağımsızlık arasındaki gerilim muhtemelen devam edecektir. Siyasi sistemler değişir, ancak bahsettiğimiz ikilem kalır. Akademisyenler ve entelektüeller için temel soru, bu gerilimin var olup olmadığı değil, bundan sorumlu bir şekilde nasıl yararlanılacağıdır.

Ve nihayetinde, tarih bedeli yüksek olsa bile bağımsızlıklarını koruyanları hatırlama eğilimindedir.