Ana Sayfa Blog

Futbolun, Akademinin ve Dünya Barışının Ortak Meselesi, Bir Telefonla Değişen Kırmızı Kart

0

İşimize gelen adaletsiz bir müdahaleyi kabul ettiğimizde, yarın aleyhimize yapılacak müdahaleye karşı ileri sürebileceğimiz ahlaki gerekçeyi ortadan kaldırırız.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, Dünya Kupası’nda Folarin Balogun’a gösterilen kırmızı kartı beğenmedi. FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu telefonla arayarak kararın yeniden incelenmesini istedi. Kısa süre sonra FIFA, kırmızı kartı tamamen iptal etmese de Balogun’un otomatik bir maçlık cezasını bir yıllık deneme süresi boyunca askıya aldı. Böylece oyuncunun Belçika karşısında sahaya çıkmasının önü açıldı. Trump daha sonra müdahalesini açıkça doğruladı ve FIFA’nın kararını övdü (https://www.reuters.com/sports/soccer/uefa-says-fifa-crossed-red-line-with-balogun-red-card-u-turn-world-cup-2026-07-06/).

Balogun’un hareketinin gerçekten kırmızı kart gerektirip gerektirmediği elbette tartışılabilir. Hakemler hata yapabilir. Ancak burada asıl sorun kırmızı kartın doğru veya yanlış olması değil. Asıl mesele, dünyanın en güçlü siyasetçilerinden birinin doğrudan FIFA Başkanı’na ulaşarak kendi ülkesinin oyuncusu lehine müdahalede bulunabilmesi.

Başka bir ülkenin devlet başkanı da benzer bir durumda FIFA Başkanı’nı telefonla arayabilir miydi? Böyle bir telefon görüşmesi de aynı sonucu doğurur muydu? “Torpil” kelimesi gündelik dilde ağır ve kesin bir suçlama gibi algılanabilir; ancak UEFA temsilcileri ve farklı futbol çevreleri de kararın, kuralların eşit uygulanması bakımından ciddi bir sınırı aştığını belirtti (https://www.theguardian.com/football/2026/jul/06/belgium-appeal-fifa-lifting-folarin-balogun-red-card-ban-last-16-us-world-cup).

Dünya Kupası, insanlığın ortak bir heyecan etrafında buluşabildiği ender küresel etkinliklerden biri. Farklı dilleri konuşan, farklı dinlere, kültürlere ve siyasi sistemlere sahip toplumlar aynı oyunun kurallarını kabul ediyor. Birbirleriyle savaşan ya da ciddi siyasi sorunlar yaşayan ülkeler bile aynı sahada, aynı hakemin yönetiminde ve aynı kurallar altında karşılaşıyor.

Bu bakımdan futbol, barışın kendisi olmasa da barış içinde rekabetin küçük bir modeli olabilir. Barış, farklılıkların ve çatışmaların tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Barış, çatışmaların şiddet ve keyfî güç yerine ortak kurallar, karşılıklı tanıma ve bağımsız kurumlar aracılığıyla yönetilmesidir. Futbolda da takımlar birbirlerini yenmek ister. Mücadele sert olabilir. Fakat taraflar karşılaşmanın meşruiyetini sağlayan ortak kuralları önceden kabul eder. Bunun için en az üç şart gerekir: Kurallar herkese eşit uygulanmalı, hakemlik ve disiplin mekanizmaları siyasi baskıdan bağımsız olmalı ve kaybeden taraf, sürecin esas olarak adil olduğuna inanabilmelidir.

Bu tartışmanın akademiyle ilişkisi ilk bakışta uzak görünebilir. Oysa futbol ile akademi, kurumsal meşruiyet bakımından benzer temellere dayanıyor. Akademide de hakemler var. Araştırma projeleri değerlendirilir, makaleler kabul veya reddedilir, akademik kadrolara atamalar yapılır, bilimsel fonlar dağıtılır ve etik kurullar karar verir. Bu kararların meşruiyeti, sonuçların herkesin hoşuna gitmesinden değil, sürecin bağımsız, şeffaf ve önceden belirlenmiş ilkelere uygun olmasından doğar.

Bir makale, yazarının bağlantıları nedeniyle yayımlanıyorsa bilimsel değerlendirme anlamını kaybeder. Bir araştırmacı siyasi iktidarı rahatsız ettiği için üniversiteden uzaklaştırılırsa akademik özgürlükten söz edemeyiz. Bir rektör, bilimsel liyakat yerine siyasal sadakat temelinde atanırsa, o üniversite artık özgür değildir.

Trump’ın FIFA Başkanı’nı araması bu nedenle küçük veya önemsiz bir spor anekdotu ötesinde anlam taşıyor. Bu, siyasal iktidarın bağımsız olması gereken kurumlara ne kadar kolay ulaşabildiğini gösteren sembolik bir olaydır. Daha tehlikelisi, bu tür müdahalelerin toplum tarafından giderek daha normal karşılanmasıdır. “Başkan kendi takımını savundu”, “herkes olsa aynısını yapardı” veya “sonuçta yanlış bir karar düzeltildi” denilebilir.

Bilimsel kurumlar siyasi telefonlarla yönlendirilmeye başladığında bundan yalnızca akademisyenler zarar görmez. Yanlış sağlık politikaları, çevre sorunlarının gizlenmesi, tarihsel gerçeklerin çarpıtılması ve toplumsal sorunların araştırılmasının engellenmesi bütün toplumu etkiler. Aynı şekilde, uluslararası spor kurumlarının siyasi nüfuzun altında olduğu düşüncesi yalnızca futbolcuları değil, ülkeler ve toplumlar arasındaki güveni de zedeler.

Dünya barışını liderlerin iyi niyetine bırakamayız. Barış, güçlü kişilerin dilediklerinde müdahale edemeyeceği güvenilir kurumlara ihtiyaç duyar. Akademik özgürlük de aynı şekilde yöneticilerin hoşgörüsüne değil, hukuka, kurumsal özerkliğe ve uluslararası dayanışmaya dayanmalıdır.

Bir telefon görüşmesi tek başına dünya barışını yıkmaz. Ancak kuralların bir telefonla değiştirilebileceği düşüncesinin normalleşmesi, hem futbolda hem akademide hem de siyasette ortak dünyamızı ayakta tutan güveni aşındırır. Dünya Kupası’nın insanlığa verebileceği en değerli mesaj, en güçlü ülkenin kazanması değil, güçlü veya güçsüz bütün ülkelerin aynı kurallara tâbi olmasıdır.

‘Bir Daha Asla’ Herkes İçin Değil miydi?

0

“Bir daha asla” sözü, yalnızca bir halk için değil, bütün halklar için de geçerli olduğunda anlamlıdır.

Eskisi kadar uluslararası haber gündeminin ilk sırasında yer almasa da Filistin’de yaşanan yıkım, açlık, zorla yerinden edilme ve kitlesel ölüm devam ediyor. Bu hafta meselenin özellikle İsrail tarafını, daha doğrusu İsrail devletinin uluslararası hukuk, insan hakları normları ve evrensel ahlak ilkeleri karşısındaki konumunu gündeme taşımak istiyoruz.

Prof. Moshe Maoz’un “A Democracy Turned Pariah State: Israel’s Moral Unraveling” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, İsrail’in uluslararası konumu son yıllarda dramatik bir biçimde değişti. Bir dönem, tüm eleştirilere rağmen “güvenlik tehdidi altında yaşayan kusurlu bir demokrasi” olarak görülen İsrail, bugün giderek daha fazla “dışlanmış/parya devlet” olarak algılanıyor. Bu dönüşüm tek bir olayın değil; Gazze’de ve Batı Şeria’da biriken politikaların, sivil kayıpların, insani felaketin ve uluslararası hukuk normlarının sistematik biçimde ihlal edildiği algısının bir sonucudur (https://ihcr.institute/writing/a-democracy-turned-pariah-state-israels-moral-unraveling/).

Bu yalnızlaşma sadece dışarıdan gelen siyasi bir tepki değildir. İsrail’in kendi içinden de güçlü ahlaki itirazlar yükselmektedir. B’Tselem (https://www.btselem.org/press_releases/20250728_our_genocide) ve Physicians for Human Rights-Israel gibi İsrailli insan hakları kuruluşları (https://www.amnesty.org/en/latest/news/2025/07/israel-opt-israeli-organizations-conclude-israel-committing-genocide-against-palestinians-in-gaza-in-another-milestone-for-accountability-efforts/), Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendiren raporlar yayımlamış; özellikle sivil toplumun, sağlık sisteminin, yaşam koşullarının ve temel insani altyapının hedef alınmasını uluslararası hukuk açısından ağır suçlar bağlamında değerlendirmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Benjamin Netanyahu ve Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar iddiasıyla yakalama kararı çıkarması da bu sürecin artık yalnızca ahlaki değil, hukuki bir hesaplaşma alanına taşındığını göstermektedir (https://www.icc-cpi.int/news/situation-state-palestine-icc-pre-trial-chamber-i-rejects-state-israels-challenges).

Elbette 7 Ekim 2023’te Hamas’ın sivillere yönelik saldırıları kabul edilemezdi ve hiçbir biçimde meşrulaştırılamaz. Ancak hiçbir saldırı bir halkın topluca cezalandırılmasını, şehirlerin yıkılmasını, çocukların açlık ve bombardıman altında ölmesini, sağlık sisteminin çökertilmesini ve uluslararası insancıl hukukun askıya alınmasını meşru kılamaz. Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasının devam ediyor olması ve Divan’ın süreci hâlen gündeminde tutması, meselenin dünya kamuoyunda geçici bir siyasi tartışma değil, tarihsel bir hukuk ve insanlık meselesi olarak kayda geçtiğini göstermektedir (https://www.icj-cij.org/case/192).

Bu tablo en çok da “Bir daha asla” ilkesinin taşıdığı tarihsel ağırlık nedeniyle sarsıcıdır. Yahudiler, Nazi soykırımının travmasını ve hafızasını kuşaklar boyunca taşımış bir millettir. Bu hafıza yalnızca Yahudiler için değil, bütün insanlık için evrensel bir ahlaki uyarıdır: hiçbir halk, hiçbir devlet, hiçbir ideoloji, güvenlik veya intikam adına başka bir halkı insanlıktan çıkaramaz. Bugün İsrail hükümetinin izlediği politikalar, bu evrensel ilkeyle çeliştiği için ahlaki bir çöküş görüntüsü vermektedir.

Buna rağmen dünyanın farklı yerlerinde birçok Yahudi birey, akademisyen, insan hakları savunucusu ve topluluk “not in our name” diyerek bu politikalara karşı çıkıyor (https://www.jewishvoiceforpeace.org/resource/not-in-my-name-divest/). Bu sesler çok kıymetlidir, çünkü İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek antisemitizm değildir. Tersine, Yahudi tarihinin en önemli ahlaki miraslarından biri olan “Bir daha asla” ilkesini Filistinliler için de savunmak, evrensel insanlık değerlerine sahip çıkmaktır. Diasporadaki bazı Yahudi toplulukların İsrail’in Gazze politikasına karşı artan itirazları da bu yüzden dikkatle izlenmelidir (https://www.aljazeera.com/news/2026/6/13/not-in-my-name-the-jewish-diaspora-fighting-the-consensus-on-israel).

Ancak bu itirazlar henüz İsrail siyasetinin yönünü değiştirmeye yetmiyor. İsrail devleti, uluslararası tepkileri, insan hakları raporlarını, mahkeme süreçlerini ve ateşkes çağrılarını büyük ölçüde görmezden gelen bir çizgide ilerledikçe, yalnızca Filistin halkına telafisi imkânsız acılar yaşatmıyor, aynı zamanda kendi toplumu ve gelecek kuşakları için de ağır bir tarihsel karne hazırlıyor. Bugün işlenen her suç, susturulan her vicdan, görmezden gelinen her çocuk ölümü, geleceğin hafızasında silinmeyecek bir kayıt olarak kalacaktır.

Çözüm, İsrail toplumunun ve onu destekleyen uluslararası aktörlerin bir an önce bu ahlaki körlükten çıkmasıdır. Güvenlik ancak hukukla; barış ancak adaletle; hafıza ancak evrensel vicdanla anlam kazanabilir. İsrail’in kendisini daha derin bir yalnızlığa ve dışlanmışlığa sürükleyen bu politikadan dönmesi, Filistinlilerin temel haklarını tanıması, uluslararası hukuka uyması ve hesap verebilirliği kabul etmesi gerekir.

Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

0

Türkiye’de hukuk yolları tükenen, işinden, özgürlüğünden ve ülkesinden edilen binlerce insan, adalet arayışını AİHM önünde sürdürüyor. Strazburg Adalet Buluşmaları, yalnızca bireysel mağduriyetlerin değil, Türkiye’de yıllardır derinleşen hukuksuzluğun Avrupa’daki yansıması niteliğinde.

Bu hafta 2022’den bu yana Strazburg’da Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde düzenlenen Strazburg Adalet Buluşmaları’na yer vermek istiyoruz. Bu buluşmalar, Türkiye’de yıllardır süren hukuksuzluklara, AİHM kararlarının uygulanmamasına ve cezasızlık kültürüne karşı Avrupa kamuoyuna yönelik güçlü bir çağrı niteliğinde (https://tr.wikipedia.org/wiki/Strazburg_Adalet_Buluşmaları). 2025’teki buluşma için insan hakları kuruluşları yaklaşık 4.500 kişinin katıldığını bildirmişti; bu yıl ise katılımın 5.000 kişiye ulaştığı duyuruldu (https://www.hrsolidarity.org/tag/strasbourg/). 2026’daki beşinci buluşmanın ana çağrısı da Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulaması ve Avrupa Konseyi mekanizmalarının daha etkili biçimde işletilmesi yönündeydi (https://natlawreview.com/press-releases/thousands-rally-strasbourg-demand-action-over-turkeys-failure-enforce-ecthr).

Türkiye’de 2016 sonrası KHK rejimi, yalnızca bireysel iş kayıplarına değil, bütün bir toplumsal yapının hukuk dışı yollarla dönüştürülmesine de yol açtı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na 127.292 başvuru yapıldı; bunların 17.960’ı kabul, 109.332’si ret ile sonuçlandı. Başka bir ifadeyle, başvuruların yaklaşık %85,9’u reddedildi. Bu rakamlar, on binlerce insanın işinden, mesleğinden, sosyal statüsünden, pasaport hakkından ve çoğu durumda temel geçim imkânlarından mahrum bırakıldığı sürecin yalnızca resmî görünen kısmını yansıtıyor (https://tr.euronews.com/2023/01/20/ohal-inceleme-komisyonu-tum-basvurulari-karara-bagladi-istatistiklerle-kabul-ve-ret-orani).

KHK ihraçları özellikle akademik hayat üzerinde ağır bir yıkım oluşturdu. Bu konuda yayımlanan çalışmalardan biri, 2016–2018 arasında kamu üniversitelerinden 3.452 akademisyenin, yani toplam akademik personelin yaklaşık %5,7’sinin, KHK’larla ihraç edildiğini ve bu sürecin üniversitelerin bilimsel üretkenliğinde önemli bir düşüşle ilişkili olduğunu göstermektedir (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_402.pdf).

Benzer şekilde, Türkiye’den göç eden sağlık profesyonelleri üzerine yapılan çalışmalar, göçün yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamayacağını göstermektedir. “Navigating Exodus” başlıklı çalışmada, Türkiye’den ayrılan 506 sağlık çalışanının yanıtları analiz edildi; katılımcıların büyük çoğunluğu siyasi atmosferin, güvensizlik hissinin ve mesleki şiddetin göç kararında belirleyici olduğunu belirtti. Çalışmada dikkat çekici biçimde, birçok kişinin Türkiye’de ekonomik olarak daha iyi durumda olmasına rağmen kendini özgür ve güvende hissetmediği için göçü “tek çıkış yolu” olarak gördüğü raporlandı (https://eu-opensci.org/index.php/ejsocial/article/view/18519).

“Medical Professionals’ Migration from Turkey” çalışmasında ise 513 sağlık profesyonelinin verileri değerlendirildi. Katılımcıların %79,3’ü hekimdi; yaklaşık beşte biri akademik unvana, bir diğer beşte biri ise uzmanlık sonrası ileri eğitime sahipti. Buna rağmen, göç sonrasında %63,4’ü daha düşük statülü işlerde çalışmak zorunda kalmış; %45,2’si işsiz kalmış ya da kurslara devam etmiş. Bu bulgular, Türkiye’den ayrılan kitlenin sıradan bir işgücü göçünden ziyade yüksek eğitimli, deneyimli ve ülkenin kurumsal kapasitesini taşıyan bir grup olduğunu gösteriyor (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_398.pdf).

Bugün Türkiye’deki hapishaneler insan hakları krizinin merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 1 Haziran 2026 verilerine göre cezaevlerinde 421.583 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır; bunların 20.586’sı kadın, 4.673’ü 12–18 yaş arası çocuktur (https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/202606031504182725-%20Ceza%20%C4%B0nfaz%20Kurumunda%20Bulunan%20Tutuklu%20ve%20H%C3%BCk%C3%BCml%C3%BClerin%20Ya%C5%9F%20Gruplar%C4%B1na%20G%C3%B6re%20Da%C4%9F%C4%B1l%C4%B1mlar%C4%B1.pdf). CİSST’in Mayıs 2026 değerlendirmesine göre hapishanelerde 20.235 kadın mahpus bulunmakta ve anneleriyle birlikte kalan 0–6 yaş grubu çocuk sayısı 891 olarak bildirilmektedir (https://cisst.org.tr/mayis-2026-hapishane-istatistikleri-aciklandi/). İnsan Hakları Derneği’nin 2025 Hasta Mahpuslar Raporu ise en az 1.412 hasta mahpus tespit edildiğini; bunların 335’inin ağır hasta olarak değerlendirildiğini bildirmektedir (https://www.ihd.org.tr/2025-yili-hasta-mahpuslar-raporu/).

KHK ihraçlarının yanında, Türkiye’de “terör” suçlamasının olağanüstü geniş yorumlanması da kitlesel bir insan hakları sorununa dönüşmüştür. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayandırdığı açıklamaya göre, yalnızca 2016–2021 arasında TCK 314 kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatılmıştır. Yeneroğlu daha sonraki açıklamalarında, 15 Temmuz sonrasında silahlı terör örgütü suçlaması bağlamında başlatılan soruşturmaların toplamda 2 milyon civarına ulaştığını belirtmiştir. Bu rakamlar, Türkiye’de “terör” kavramının şiddet eylemlerini soruşturmanın ötesine geçerek gazetecileri, akademisyenleri, kamu çalışanlarını, siyasetçileri, öğrencileri, iş insanlarını ve sivil toplum temsilcilerini kapsayan geniş bir kriminalizasyon aracına dönüştüğünü göstermektedir (https://hukuk.devapartisi.org.tr/haber/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-2021-adalet-i%CC%87statistiklerine-yans%C4%B1yan-silahl%C4%B1-ter%C3%B6r-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-%C3%BCyeli%C4%9Fi-yarg%C4%B1lamalar%C4%B1-verileri-hk-bas%C4%B1n-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1).

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in yanı sıra Ekrem İmamoğlu da bugün Türkiye’de yargının siyasallaşmasının en görünür örneklerinden biridir. Human Rights Watch, İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alındığını, ardından tutuklandığını; 2026’da başlayan davada yüzlerce belediye yöneticisi ve çalışanıyla birlikte yargılandığını ve davanın siyasal saik taşıdığı yönündeki kaygıları vurgulamaktadır (https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/turkiye). Gezi davasında Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’e 18’er yıl hapis cezalarının onanması; Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemesi; Demirtaş ve Yüksekdağ’ın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Türkiye’de seçimle gelen temsil hakkının ve bağlayıcı yüksek mahkeme kararlarının fiilen askıya alınabildiğini göstermektedir.

Türkiye’den göç de bu insan hakları krizinin doğrudan sonuçlarından biridir. TÜİK’e göre 2025 yılında Türkiye’den yurt dışına 403.216 kişi göç etti; bunun 155.119’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58140). OECD verilerine göre Türk vatandaşlarının OECD ülkelerine göçü 2023’te %37 artarak 158.000’e ulaştı ve bu göçün yaklaşık %57’si Almanya’ya yöneldi (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/turkiye_6a33f8e3.html). Avrupa Birliği İltica Ajansı ise Türk vatandaşlarının iltica başvurularının 2023’te 100.000’in üzerine çıktığını, 2025’te 33.000’e gerilediğini, buna rağmen Türk vatandaşlarının EU+ bölgesinde en büyük beşinci başvuru grubu olduğunu bildirmektedir (https://www.euaa.europa.eu/latest-asylum-trends-annual-analysis/applications).

Türkiye’de insan hakları ihlalleri yalnızca hapishanelerde, mahkeme salonlarında veya KHK listelerinde kalmıyor. Bu ihlaller aileleri parçalıyor, çocukları cezaevi koşullarına mahkûm ediyor, ağır hastaları tedavi hakkından mahrum bırakıyor, akademiyi susturuyor, meslek insanlarını sürgüne zorluyor ve ülkenin yetişmiş insan gücünü dışarıya itiyor. Strazburg’daki adalet çağrısı yalnızca Türkiye için değil, Avrupa insan hakları düzeninin inandırıcılığı için de bir sınavdır. Adalet geciktikçe yalnızca mağdurlar değil, hukuk düzeni de zarar görmektedir.

Göç

0

Göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu.

Göç üzerine yapılan bazı tartışmalarda, insanların yer değiştirmesinin ani krizlerden çok ekonomik gelişmeler ve uzun vadeli toplumsal dönüşümlerle bağlantılı olduğu vurgulanıyor. Bu yaklaşım, küresel göç hareketlerinin bir kısmını anlamak açısından elbette değerlidir. İnsanlar iş, eğitim, aile birleşimi veya daha iyi yaşam koşulları için ülkeler arasında hareket eder. Fakat bu açıklama, çağımızın en yakıcı gerçeklerinden birini perdelememelidir: Günümüz dünyasında milyonlarca insan göç etmiyor; zorla yerinden ediliyor (https://www.welt.de/wissenschaft/article6a2fb2dd0611b9299a15580d/migration-eher-von-wirtschaftlicher-entwicklung-angetrieben-als-von-ploetzlichen-isolierten-krisen.html).

Dünya genelinde 1990’da uluslararası göçmen sayısı yaklaşık 160 milyon iken, 2024’te 304 milyon olmuş. Yani neredeyse iki katına çıkmış. Göçmenler dünya nüfusuna oranlandığında, 1990’da oran yaklaşık %2,9–3,0 iken 2024’te %3,7’ye çıkmış (https://www.migrationdataportal.org/themes/international-migrant-stocks-overview). Göçmenlerin büyük oranını (yaklaşık %60) iş amacıyla göç edenler oluşturmakla birlikte, sınır aşan zorunlu göç/mülteci statüsündeki insan oranı da %17 civarında tahmin edilmektedir (geriye kalan %23 civarı aile birleşimi, eğitim gibi karma nedenler) (https://www.unhcr.org/global-trends-report-2024).

Zorunlu göç, ekonomik bir tercih değil, çoğu zaman hayatta kalma stratejisidir. Erdoğan Türkiye’sinden ayrılmak zorunda kalan akademisyenler, öğretmenler, hekimler, hukukçular ve kamu çalışanları daha yüksek bir gelir arayışıyla yola çıkmadılar. Birçoğu kendi ülkesinde mesleki olarak saygın, ekonomik olarak görece güvende ve toplumsal olarak yerleşikti. Onları göçe zorlayan şey, daha iyi bir maaş değil; hukuksuz ihraçlar, pasaport iptalleri, tutuklanma tehdidi, mesleki imha, sosyal dışlanma ve çocuklarının geleceğine dair derin korkuydu (https://turkeypurge.org/ https://www.statista.com/chart/5333/the-targets-of-erdogans-purge/)

Aynı durum Taliban Afganistan’ından kaçan kadınlar, akademisyenler, gazeteciler ve eski kamu görevlileri için de geçerlidir. Suriye’den, Sudan’dan, Ukrayna’dan, Myanmar’dan veya başka çatışma bölgelerinden kaçan milyonlarca insan da çoğu zaman ekonomik fırsat peşinde değil; bombalardan, baskıdan, keyfi şiddetten, devlet çöküşünden veya sistematik insan hakları ihlallerinden kaçmaktadır. Bu nedenle zorunlu göçü yalnızca ekonomik gelişme teorileriyle açıklamak, mağdurların yaşadığı siyasal ve ahlaki gerçekliği göz ardı eder.

Bugün dünyada zorla yerinden edilmiş insanların sayısı 100 milyondan fazladır. Bu sayı, sıradan bir istatistik değil; parçalanmış ailelerin, yarım kalmış eğitimlerin, susturulmuş akademik seslerin, kesintiye uğramış mesleklerin ve belirsizliğe mahkûm edilmiş hayatların toplamıdır. Yerinden edilenlerin önemli bir kısmı hâlâ kendi ülkeleri içinde güvenli bir yer aramakta; milyonlarca insan ise mülteci, sığınmacı veya geçici koruma statüsünde başka ülkelerde hayata tutunmaya çalışmaktadır (https://www.unhcr.org/hk/en/about-unhcr/overview/figures-glance).

Akademik dünyada zorunlu göçün etkisi daha da derindir. Bir akademisyenin ülkesinden koparılması yalnızca bireysel bir trajedi değildir; aynı zamanda toplumun hafızasına, eleştirel düşünce kapasitesine ve bilimsel üretimine vurulan bir darbedir. Üniversiteler susturulduğunda, yalnızca akademisyenler değil, öğrenciler, kurumlar ve gelecek kuşaklar da kaybeder. Bilimsel özgürlüğün yok edilmesi, bir ülkenin entelektüel damarlarının kesilmesi anlamına gelir.

Bu nedenle Academic Solidarity için göç meselesi yalnızca insani yardım veya entegrasyon konusu değildir. Bu mesele aynı zamanda akademik özgürlüğü, insan onurunu ve demokratik toplumların geleceğini ilgilendiren temel bir dayanışma alanıdır. Zorla yerinden edilmiş akademisyenlerin hikâyeleri, göçün bir tercih değil, insanın onurunu, mesleğini ve özgürlüğünü korumak için kalan son yol olduğunu anlatır.

Elbette küresel göç hareketlerinin içinde ekonomik nedenlerin önemli bir yeri var. Fakat zorunlu göçü ekonomik göçle aynı kefeye koymak, hem analitik hem de ahlaki bir hata olur. Ekonomik göç, çoğu zaman daha iyi imkânlara yönelme arzusuyla ilişkilidir. Zorunlu göç ise çoğu zaman insanın elindeki son imkânı kullanmasıdır: kaçmak, hayatta kalmak ve yeniden başlayabilmek.

Bugün ihtiyacımız olan şey, göçmenleri ve mültecileri yalnızca sayılar, yükler veya güvenlik sorunları olarak gören bir dil değil; onların bilgi, deneyim, meslek ve insanlık hikâyelerini görünür kılan bir dayanışma dilidir. Susturulanların sesini taşıma, yerinden edilenlerin emeğini görünür kılma ve özgürlüğünü kaybeden bilim insanlarına yeni entelektüel alanlar açma gibi yollarla akademik dayanışma artırılmalıdır.

Göçün ekonomik dinamiklerini tartışabiliriz. Fakat zorunlu göçün merkezinde çoğu zaman ekonomi değil, özgürlük vardır. Ve özgürlüğü elinden alınan insanlarla dayanışmak, yalnızca insani bir görev değil, akademik dünyanın kendi varlık sebebine sahip çıkmasıdır.

GLP-1 Agonistleri Metabolik Tıpta Yeni Bir Çağ mı?

0

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Son yıllarda tıpta belki de en hızlı yükselen ilaç gruplarından biri GLP-1 reseptör agonistleri oldu. Başlangıçta tip 2 diyabet tedavisi için geliştirilen bu ilaçlar, bugün şişmanlık tedavisinin de merkezine yerleşmiş durumda. Exenatidin 2005’te kullanıma girmesinden sonra liraglutid, dulaglutid ve semaglutid gibi moleküller geldi; daha sonra tirzepatid gibi GLP-1 etkisine GIP etkisini de ekleyen ilaçlar tabloyu daha da değiştirdi. Eskiden kilo vermek için çoğunlukla diyet, egzersiz, davranış değişikliği ve bazı sınırlı etkili ilaçlardan söz ederken, bugün yüzde 15–20 düzeyinde kilo kaybını mümkün kılan farmakolojik seçeneklerden bahsediyoruz (https://www.ncbi.nlm.nih.gov/books/NBK572151/).

Bu ilaçların temel etkisi, bağırsaktan salgılanan GLP-1 hormonunu taklit etmeleri. GLP-1, insülin salgısını artırır, glukagonu baskılar, mide boşalmasını yavaşlatır ve beyinde tokluk hissini güçlendirir. Bu nedenle hem kan şekeri kontrolünde hem de iştahın azalmasında etkili olurlar. Tip 2 diyabette GLP-1 agonistleri HbA1c düzeyini anlamlı şekilde düşürmekte ve kilo kaybına yol açmaktadır. Ayrıca semaglutid ile yapılan kardiyovasküler araştırmalarda, yüksek riskli diyabet hastalarında kalp-damar olaylarının azaldığı da gösterilmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Obezite alanındaki veriler daha da dikkat çekici. STEP-1 çalışmasında haftalık semaglutid 2,4 mg kullanan şişman veya kilolu erişkinlerde 68 hafta sonunda ortalama kilo kaybı %14,9 iken, plasebo grubunda bu oran %2,4’te kalmıştır (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa2032183). Tirzepatid ile yapılan SURMOUNT-1 çalışmasında ise doza göre yaklaşık %16 ile %22,5 arasında kilo kaybı bildirilmiştir (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/35658024/). Kilo kaybı, kan basıncı, yağlı karaciğer, uyku apnesi, eklem yükü ve kardiyometabolik risk üzerinde de olumlu etkiler yaratmaktadır. SELECT çalışması, diyabeti olmayan ancak şişmanlık/fazla kilo ve yerleşik kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde semaglutidin majör kalp-damar olaylarını azalttığını göstererek bu alanı daha da genişletmiştir (https://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMoa1607141).

Bu ilaçların etkilerinin metabolizmayla sınırlı kalmayabileceğine dair erken bulgular da var. Bağımlılık, yağlı karaciğer, polikistik over sendromu, Alzheimer hastalığı ve depresyon gibi alanlarda araştırmalar sürmekte. Yakın zamanda yayımlanan bir hayvan çalışmasında liraglutidin depresif davranışları bağırsak mikrobiyotasını değiştirerek, özellikle Laktobasillus delbrueckii artışı ve endokannabinoid sistem üzerinden hafiflettiği öne sürüldü (https://www.eurekalert.org/news-releases/1130817). Bu bulgu heyecan verici olmakla birlikte, henüz insanlarda depresyon tedavisi anlamına gelmiyor. Yine de bağırsak-beyin ekseninin ne kadar önemli olabileceğini göstermesi bakımından dikkate değer.

Elbette bu ilaçları “mucize” olarak sunmak doğru değil. Çoğu ilaç gibi bunların da yan etkileri var. En sık yan etkiler arasında bulantı, kusma, ishal, kabızlık ve karın ağrısı bulunuyor. Daha nadir fakat önemli riskler arasında ise pankreatit, safra kesesi hastalıkları, sıvı kaybına bağlı böbrek sorunları, kalp hızında artış ve bazı hastalarda diyabetik retinopatide kötüleşme sayılabilir (https://www.accessdata.fda.gov/drugsatfda_docs/label/2026/215256s033lbl.pdf). İnsülin veya sülfonilüre ile birlikte kullanıldığında hipoglisemi riski artabilir. Ayrıca medüller tiroid kanseri veya MEN2 öyküsü olanlarda kullanılmamalıdır. Psikiyatrik yan etkiler konusunda uzun süre tartışmalar olmuş, ancak FDA’nın son değerlendirmeleri, GLP-1 agonistlerinin intihar düşüncesine neden olduğuna dair kanıt bulamamıştır (https://www.fda.gov/drugs/drug-safety-communications/update-fdas-ongoing-evaluation-reports-suicidal-thoughts-or-actions-patients-taking-certain-type).

Bir başka sorun da erişim ve adalet. Bu ilaçlara talep o kadar arttı ki, birçok ülkede dönem dönem ilaç kıtlığı yaşanmakta, diyabet hastalarının ilaca erişimi zorlaşmaktadır. Bu durum, tıbbın klasik sorusunu yeniden karşımıza çıkarıyor: Bir tedavi etkili olduğunda, ona kim, ne kadar ve hangi gerekçeyle ulaşabilmelidir? (https://www.ema.europa.eu/en/news/eu-actions-tackle-shortages-glp-1-receptor-agonists)

GLP-1 agonistleri tıpta yeni bir dönemi temsil ediyor. Diyabet ve obezite tedavisinde güçlü araçlar sundukları açık. Ancak en doğru kullanım, heyecan ile ihtiyatın dengelendiği, yaşam tarzı değişikliklerinin unutulmadığı, hasta güvenliği ve toplumsal adaletin birlikte düşünüldüğü bir yaklaşımla mümkün olacaktır.

Sahte Bilim Üretimi Artıyor

0

Yapay zekâ yazabilir; fakat hesap veremez. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Bilimsel çalışmalarda yapay zekâ kullanmamak artık neredeyse mümkün değil. Hatta birçok durumda kullanılmalıdır da. Dil düzeltme, çeviri desteği, özetleme, metin planlama, istatistiksel kodlama ve karmaşık kavramları sadeleştirme gibi alanlarda yapay zekâ araştırmacılar için güçlü bir yardımcı.

Öncelikle şu sorunun cevabını aramalıyız: Yapay zekâ araştırmacının emeğini destekliyor mu, yoksa onun yerine geçerek bir metin mi üretiyor? Bir araştırmacının kendi fikrini daha iyi ifade etmek için yapay zekâdan yardım alması başka bir şey, metnin tamamını, argüman örgüsünü ve kaynakçasını yapay zekâya yazdırıp bunu kendi akademik üretimi gibi sunması bambaşka bir şey…

Uluslararası yayın etiği kurumları bu ayrımı yapmış. COPE’a göre yapay zekâ araçları yazar olarak gösterilemez, çünkü yazarlık yalnızca metin üretmek değil, çalışmanın doğruluğu ve bütünlüğü için sorumluluk alabilmek anlamına gelir (https://publicationethics.org/guidance/cope-position/authorship-and-ai-tools). ICMJE de yapay zekâ kullanımının açıklanması gerektiğini, insan yazarların YZ tarafından üretilen metin, görsel ve kaynaklardan tamamen sorumlu olduğunu vurgulamaktadır (https://www.icmje.org/recommendations/browse/artificial-intelligence/ai-use-by-authors.html).

Bu sınırın aşılması halinde ortaya çıkan en tehlikeli sorunlardan biri, yapay zekânın “halüsinasyon” üretmesi. Özellikle denetimsiz kullanılan modeller, gerçekmiş gibi görünen fakat aslında var olmayan kitaplar, makaleler, yazarlar, dergiler, sayfa numaraları ve DOI bilgileri üretebilmekte.

Bu bağlamda Türkiye’den çarpıcı bir örnek, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Damira Makhanova tarafından hazırlanan “Altınorda Toktamış Han ile Çağataylı Hükümdarı Emir Timur’un Siyasi ve Askeri İlişkileri” başlıklı doktora tezi (https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/TezGoster?key=KOgdn9H3uVnWeb15j2W4hxNPsKdqDnT_o7_nxp0jCES_jI7eqyjpDfhRGeNfUX8J). Tezin kapak ve onay sayfalarında çalışmanın Ankara Üniversitesi’nde, Prof. Dr. İlhan Erdem danışmanlığında hazırlandığı, jüri üyeleri arasında beş profesörün yer aldığı ve savunma tarihinin 27.01.2026 olduğu görülmekte. Tezin etik beyan sayfasında ise yazar, bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplandığını ve kaynakların eksiksiz gösterildiğini beyan etmekte.

Tezde İlker Evrim Binbaş’a ait olduğu belirtilen bazı yayınlar kaynak olarak gösterilmiş. Binbaş, sosyal medya açıklamalarında bazı eserlerin kendisine ait olmadığını ve durumun ciddi olduğunu belirtiyor (https://x.com/evrimbinbas/status/2059896658104549533?s=46&t=rFptNgTuGJR_LxxD3-c8gA). Tabii ki, sahte veya doğrulanamayan kaynakların bulunması, tek başına metnin kesin olarak yapay zekâ tarafından yazıldığını kanıtlamaz. Ancak bu tür kaynak kullanımı, yapay zekâ çağında sık karşılaşılan “hallucinated references” sorunu ile güçlü biçimde örtüşmekte.

Daha önemlisi, bu vaka yapay zekâdan da derin bir problemi gösteriyor. Ankara Üniversitesi’nde akademik denetim mekanizması işlememektedir. Bir doktora tezinde var olmayan ya da doğrulanamayan kaynaklara sistematik biçimde atıf yapılmışsa, bu yalnızca öğrencinin bireysel hatası olarak görülemez. Danışmanlık süreci, jüri değerlendirmesi, enstitü kontrolü ve üniversitenin kalite güvence mekanizmaları da sorgulanmalıdır.

Bu örnek, Türkiye’de akademik kalite güvencesinin bazı alanlarda ne kadar kırılgan hale geldiğini göstermesi bakımından sembolik önemdedir. Sorun yalnızca kötü bir tez yazılması değil, böyle bir tezin akademik denetim sürecinden geçebilmesidir. Daha da vahimi, bu tür vakalar münferit hata olarak geçiştirildiğinde, akademik kurumlar bilimi değil, yalnızca belge üretimini sürdürmüş olur.

Bu problemin yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını belirtmek gerekir. Uluslararası akademik yayıncılıkta da yapay zekâ kaynaklı sahte atıf vakaları giderek daha görünür hale gelmektedir. Akademik etik üzerine yayımlanan bazı makalelerde bile çok sayıda uydurma kaynak tespit edilmiştir. Bir araştırma, PubMed’de indexlenen 277 makaleden birinde uydurma kaynak bulunduğunu belirtiyor (https://retractionwatch.com/category/by-reason-for-retraction/reference-problems/).  

Esas mesele, bilimsel dürüstlüğün yapay zekâ çağında nasıl korunacağıdır. Yapay zekâ bilimsel emeği desteklediğinde güçlü bir araçtır. Fakat metni, argümanı ve kaynakçayı insan denetimi olmadan üreten bir makineye dönüştüğünde akademik çürümeyi hızlandırmaktadır. Bilimsel metin, doğrulanabilir gerçeklik üzerine kurulmuş bir sorumluluk beyanıdır. Bu beyan çöktüğünde geriye bilim değil, yalnızca bilim taklidi kalır.

Krizde Sezgi ve Dayanışma

0

Akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değil. Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmek de önemlidir.

Kriz zamanlarında karar vermek zordur. Çünkü kriz, yalnızca seçenekleri çoğaltmaz; aynı zamanda zamanı daraltır, bilgiyi eksiltir ve insanı strese sokar. Savaş, baskı, işten çıkarılma, sürgün, göç, akademik dışlanma ya da hukuki belirsizlik gibi durumlarda verilen kararlar çoğu zaman ideal koşullarda alınmaz. İnsan “en doğru” kararı değil, çoğu kez “o anda mümkün olan en az yanlış” kararı vermeye çalışır.

Son günlerde yayımlanan bir çalışma, karmaşık kararlar hakkında ilginç bir tartışma başlattı. Profesyonel satranç oyunlarını inceleyen araştırmacılar, daha kısa sürede verilen hamlelerin ortalama olarak daha kaliteli olduğunu bildirdi. Çalışmada hamlelerin kalitesi satranç motorlarıyla karşılaştırılmış. Araştırmacılar, karar süresinin yalnızca zaman baskısını değil, oyuncunun pozisyonunu ne kadar zor algıladığını da yansıttığını vurguluyor. Yani hızlı karar, her zaman yüzeysellik anlamına gelmiyor. Hızlı karar bazen deneyimle gelişmiş sezgiyi gösterebilir (https://neurosciencenews.com/decision-speed-intuition-30715/).  

Bu bulguyu hayatın tüm alanlarına doğrudan aktarmak elbette doğru olmaz. Satranç, kuralları belirli, sonuçları ölçülebilir ve yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren bir alan. Bununla birlikte, bazı durumlarda uzun süre düşünmek, daha derin kavrayıştan çok zihinsel sıkışmışlığın bir belirtisi olabilir. İnsan bazen karar veremediği için düşünmeye devam eder; düşündüğü için daha iyi bir karar bulduğu için değil.

Akademik sürgün yaşayanlar bunu iyi bilirler. Baskı altında kararlar çoğu zaman satranç tahtasındaki hamleler kadar soğukkanlı ve temiz değildir. Üniversitede kalmak mı, istifa etmek mi? Ülkeyi terk etmek mi, beklemek mi? Aileyi hemen götürmek mi, yoksa önce güvenli bir zemin hazırlamak mı? Yeni bir ülkede mesleğe sıfırdan başlamak mı, yoksa akademik kimliğini korumaya çalışmak mı? Bu soruların çoğunda yeterli bilgi yok. Zaman baskısı var. Duygusal yük ağır. Ve her seçeneğin bedeli var…

Böyle zamanlarda sezgi, küçümsenmemesi gereken bir kaynaktır. Sezgi, çoğu zaman düşüncesizlik değil, birikmiş deneyimin hızlıca dile getirilmesidir. Daha önce benzer baskıları yaşamış olmak, kurumların nasıl tepki verdiğini görmek, güvensizliğin işaretlerini tanımak, insanların sözleriyle davranışları arasındaki farkı sezmek; bütün bunlar karar verme sürecine sessizce katılır. Kriz anında insan bazen nedenini tam olarak açıklayamadığı hâlde bir yolun tehlikeli, başka bir yolun daha güvenli olduğunu hisseder.

Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Her hızlı karar iyi değildir. Her sezgi de bilgelik değildir. Korku da sezgi gibi konuşabilir. Travma da kendini “iç ses” gibi sunabilir. Panik, insana kaçması gereken yerde donmayı; beklemesi gereken yerde acele etmeyi söyleyebilir. Bu nedenle kriz altında karar vermenin asıl meselesi, “hızlı mı düşünmeli, yavaş mı?” sorusu değil. Asıl mesele, insanın hangi koşullarda kendi sezgisine güvenebildiğini ve hangi koşullarda başkalarının desteğine ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmesidir.

Kriz anında dayanışma önemli hale gelmektedir. Krizde yalnız bırakılan kişi, kararlarını kendi daralan zihinsel alanı içinde vermek zorunda kalır. Oysa güvenilir bir meslektaş, bir insan hakları ağı, bir akademik dayanışma platformu, bir danışman ya da daha önce aynı yolu yürümüş biri, kararın niteliğini değiştirebilir. Dayanışma, kişinin yerine karar vermek değildir; kişinin daha sağlıklı karar verebileceği bir alan açmaktır.

Dolayısıyla akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değildir. Bunlar çok değerlidir; fakat dayanışmanın daha sessiz bir boyutu da vardır: Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek. Panik ile sezgiyi, umut ile gerçekçiliği, risk ile fırsatı ayırt etmesine yardımcı olmak. Bazen bir insanın hayatındaki en kritik destek, ona “şunu yap” demek değil, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmektir.

Kriz dönemlerinde ideal kararlar nadirdir. Çoğu karar eksik bilgiyle, yorgunlukla, korkuyla ve zaman baskısıyla alınır. Bu yüzden sonradan geriye bakıp insanları yargılamak kolaydır ama adil değildir. “Neden daha önce gitmedi?”, “Neden bekledi?”, “Neden o imzayı attı?”, “Neden sessiz kaldı?” gibi sorular, krizin içindeki insanın gerçekliğini çoğu zaman görmez. O anda kişinin önünde yalnızca seçenekler değil, aile sorumluluğu, ekonomik kaygı, hukuki risk, mesleki gelecek ve duygusal çöküntü de vardır.

Belki de kriz altında karar verme konusunda öğrenmemiz gereken en önemli şey şudur: İnsan zihni tek başına sınırsız değildir. Sezgi değerlidir, ancak güvenli bir bağlam gerektirir. Akıl gereklidir, ama zaman ve bilgi de gerekir. Dayanışma bu boşluğu doldurur.

Baskı altındaki akademisyenlerin yalnızca işlerini, unvanlarını veya kurumlarını değil, karar verme kapasitelerini de korumamız gerekir. Çünkü kriz, insanın sadece dış dünyasını değil, iç pusulasını da sarsar. Dayanışma, o pusulanın yeniden yön bulmasına yardımcı olacaktır.

Yaşlanan Batı ve Göç İkilemi

0

Savaş, zulüm ve siyasi baskı söz konusuysa insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez.

Gelişmiş ülkelerde doğurganlık azalıyor, yaşam süresi uzuyor ve çalışan nüfusun emeklilere oranı düşüyor. OECD’ye göre yaşlı bağımlılık oranı 1980’de %19 iken 2023’te %31’e çıktı; 2060’a kadar %52’ye yükselmesi bekleniyor. Bu nedenle göç, sık sık yaşlanan toplumlar için bir “çözüm” olarak sunuluyor. Ancak bu konu sanıldığı kadar basit değil: Göç hem hedef ülkeler hem de kaynak ülkeler açısından fırsatlar ve ciddi sorunlar barındırıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/07/oecd-employment-outlook-2025_5345f034/full-report/component-6.html).  

Göç lehine en güçlü argüman işgücü açığı. Sağlık, yaşlı bakımı, inşaat, tarım, lojistik ve teknoloji gibi alanlarda birçok gelişmiş ülke göçmen emeğine ihtiyaç duyuyor. Çalışan nüfus azaldığında vergi ve sosyal güvenlik gelirleri düşerken, emeklilik ve sağlık harcamaları artıyor. Avrupa Komisyonu’nun 2024 Yaşlanma Raporu, yaşlanan nüfusun emeklilik, sağlık ve uzun süreli bakım harcamaları üzerinde uzun vadeli baskı oluşturduğunu göstermekte (https://economy-finance.ec.europa.eu/publications/2024-ageing-report-economic-and-budgetary-projections-eu-member-states-2022-2070_en).  

Ayrıca göç sadece ekonomik değil, insani bir meseledir. İnsanlar savaş, baskı, yoksulluk, iklim krizi veya akademik ve siyasi özgürlüklerin kısıtlanması nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Akademik dayanışma perspektifinden bakıldığında, sürgündeki akademisyenler, hekimler, gazeteciler ve öğrenciler sadece “işgücü” değil, hakları ihlal edilmiş insanlardır. Onlara kapı açmak demografik hesaplardan önce bir insan hakları sorumluluğudur.

Bununla birlikte, göçün her koşulda çözüm olduğunu söylemek de yanlış olur. Birleşmiş Milletler’in “replacement migration” tartışmaları, göçün nüfus azalmasını ve yaşlanmayı telafi etmek için kullanılabilecek bir araç olduğunu, fakat bunun çok yüksek ve sürekli göç düzeyleri gerektirebileceğini göstermiştir. Göçmenler de zamanla yaşlanır; aileleri, çocukları, eğitim ve sağlık ihtiyaçlarıyla sosyal sisteme dahil olurlar. Dolayısıyla “daha fazla göç” tek başına sürdürülebilir bir demografi politikası değildir (https://www.un.org/development/desa/pd/sites/www.un.org.development.desa.pd/files/unpd-egm_200010_un_2001_replacementmigration.pdf).  

Göçün toplumsal maliyetleri de var. Hızlı ve plansız göç konut piyasası, okullar, sağlık hizmetleri ve yerel yönetimler üzerinde baskı oluşturabilir. Dil eğitimi, mesleki tanıma, adil istihdam ve ayrımcılıkla mücadele olmadan entegrasyon başarısız olabilir. Bu başarısızlık hem göçmenleri mağdur eder hem de yerel toplumda göç karşıtı tepkileri güçlendirir.

Bir diğer önemli mesele kaynak ülkeler. Zengin ülkeler doktor, hemşire, mühendis ve akademisyenleri çektiğinde, yoksul veya kırılgan ülkeler yetişmiş insan gücünü kaybedebilir. Dünya Bankası, göçün kaynak ülkelere havale ve bilgi transferi gibi faydalar sağlayabileceğini, fakat bazı ülkelerde “brain drain” yani beyin göçü riskini de artırabileceğini belirtmektedir. Özellikle sağlık sistemi zayıf ülkeler için bu kayıp, sadece ekonomik değil, doğrudan insan hayatını etkileyen bir sorun olabilir (https://www.worldbank.org/en/publication/wdr2023).  

Göç karşıtı politikaların haklılık yönüne de bakmak gerekir. Her ülkenin entegrasyon kapasitesi, konut imkânı, kamu hizmetleri ve toplumsal dengeleri dikkate alınmalıdır. Plansız ve kontrolsüz göç hem yerel halk hem de göçmenler için sorunlar doğurabilir. Fakat buradan “kapıları kapatalım” sonucuna varmak da doğru değil. Mülteci koruması uluslararası ve ahlaki bir yükümlülük. Göçmenleri sadece yük veya tehdit olarak göstermek, gerçeği çarpıtmakta ve yabancı düşmanlığını beslemektedir.

Aslında göç alternatifsiz değil, fakat tamamen göçsüz bir çözüm de gerçekçi değil. Daha adil bir göç politikası için göçmenler sadece ekonomik araç olarak görülmemeli. Kaynak ülkelerle eğitim, sağlık ve bilim alanlarında ortaklık kurulmalı, beyin göçü yerine “beyin dolaşımı” teşvik edilmelidir. Göçmen akademisyenlerin ve uzmanların kaynak ülkeleriyle bağlarını koruması, ortak projeler yürütmesi ve bilgi aktarımına katkı sunması desteklenmelidir.

Yaşlanan toplumlar için göç daha geniş bir sosyal politika paketinin parçası olabilir. Göç alan ülkelerin kadın istihdamı, sağlıklı yaşlanma, eğitim, teknoloji, aile desteği ve kaynak ülkelere karşı sorumlulukları dikkate almaları doğaldır. Bununla birlikte, insani ve politik sebeplerle gerçekleşen zorunlu göç ayrı bir yere sahip. Burada bir tarafta akut olarak insan hayatı, özgürlük ve güvenlik, diğer tarafta ise devletlerin uzun vadeli ekonomik ve demografik menfaatleri var. Elbette ülkeler kendi kapasitelerini, toplumsal dengelerini ve entegrasyon imkânlarını hesaba katmalıdır. Ancak acil insan hayatı uzun vadeli çıkar hesaplarına feda edilemez. Bu nedenle savaş, zulüm, siyasi baskı, akademik özgürlüklerin yok edilmesi veya temel insan haklarının ihlali söz konusu olduğunda göçü desteklemek sadece bir tercih değil, ahlaki bir zorunluluktur. Asıl mesele, göçü sadece fayda-zarar hesabıyla değerlendirmek değil; onu daha adil, daha insani ve hem hedef hem kaynak toplumlar için daha sorumlu hale getirmektir.

Dikkat Ekonomisi ve NEET Gençlik

0

Gençlere sadece “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir

Modern ekonomide artık yalnızca emek, sermaye ve bilgi yarışmıyor; insan dikkati de pazarlanabilir bir kaynak hâline gelmiş durumda. Sosyal medya platformları, kısa video uygulamaları, çevrim içi oyunlar, kripto piyasaları, bahis kültürü ve hızlı zenginleşme vaatleri aynı kıt kaynağın peşinde: gençlerin zamanı ve dikkati.

Bu nedenle “dikkat ekonomisi” kavramı yalnızca teknolojik bir mesele değil. Bu konu, eğitim, istihdam, ruh sağlığı, toplumsal eşitsizlik ve insan sermayesi meselesiyle de ilgili. Özellikle gençlerin eğitim ve istihdam oranının düşük olduğu toplumlarda bu mesele daha da önem kazanmakta.

Ne eğitimde ne istihdamda ne de mesleki eğitimde olan gençleri tanımlamak için kullanılan bir kavram var: NEET (Youth not in employment, education or training) (https://www.oecd.org/en/data/indicators/youth-not-in-employment-education-or-training-neet.html). Eurostat verilerine göre 2024 yılında Avrupa Birliği’nde 15–29 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık %11’i NEET kategorisindeydi (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Statistics_on_young_people_neither_in_employment_nor_in_education_or_training). Türkiye’de bu tablo çok daha kötü. TÜİK’in gençlik verilerine dayanan haberlerde, 15–24 yaş grubundaki gençlerin %23,3’ünün ne eğitimde ne de istihdamda olduğu bildirilmekte (https://www.hurriyetdailynews.com/amp/nearly-one-in-four-young-people-in-turkiye-neither-studying-nor-employed-data-shows-222131). Bu oranlar ekonomik bir istatistik olmaktan öte toplumun geleceğe dönük üretim, öğrenme ve yenilenme kapasitesini göstermektedir.

Genç bir insanın uzun vadeli bir beceri geliştirmesi zaman, disiplin, tekrar ve sabır gerektirir. Bir dil öğrenmek, meslek edinmek, akademik derinlik kazanmak, yazılım geliştirmek, iyi bir zanaatkâr olmak, bilimsel düşünmeyi öğrenmek veya toplumsal fayda üreten bir alanda uzmanlaşmak kısa sürede gerçekleşmez. Halbuki dikkat ekonomisi, insana sürekli daha hızlı, daha kolay ve daha uyarıcı ödüller sunuyor. Kısa videolar, anlık beğeniler, hızlı tüketilen içerikler ve spekülatif kazanç hikâyeleri uzun vadeli emeğin yerini kısa vadeli dopamin döngülerine bırakmakta.

Bu döngünün en tehlikeli tarafı zaman kaybı üretmesi değil. Daha önemlisi, gençlerin beklenti yapısını değiştirmesidir. Emekle, eğitimle, mesleki birikimle ve toplumsal katkıyla inşa edilen başarı fikri zayıflarken “bir anda yükselme”, “viral olma”, “kriptoyla zengin olma”, “borsada büyük kazanma”, “fenomen olma” veya “kısa yoldan hayatını kurtarma” hayali güçlenmektedir. Elbette bu alanlarda başarıya ulaşanlar vardır. Fakat bunlar çoğu zaman istisnai örneklerdir. Dikkat ekonomisi ise bu istisnaları görünür kılar, çoğunluğun kaybını ve boşa harcanan zamanını görünmez bırakır.

Burada “kazanan hepsini alır” mantığı işler. Birkaç kişi büyük görünürlük, büyük gelir veya büyük kazanç elde ederken, çok daha geniş bir kitle ise saatlerini, dikkatini ve öğrenme enerjisini tüketir. Bu durum özellikle kırılgan gençler için daha yıkıcıdır. Eğitimden kopmuş, iş piyasasına girememiş, mesleki yönünü bulamamış veya gelecek umudu zayıflamış gençler, sabırlı beceri inşası yerine spekülatif alanlara daha kolay yönelebilir. Çünkü uzun vadeli yollar onlara kapalı, yorucu veya anlamsız görünebilir. Kısa vadeli vaatler ise daha ulaşılabilir görünür.

Meseleye yalnızca ahlaki bir panikle yaklaşmak doğru değil. “Gençler tembel”, “telefon yüzünden bozuldu” veya “eskiden böyle değildi” gibi genellemeler sorunun yapısal boyutunu görmemizi engelleyebilir. Çünkü sorun yalnızca bireysel irade zayıflığı değil. Bir tarafta yüksek genç işsizliği, eğitim-istihdam uyumsuzluğu, güvencesizlik ve sosyal hareketlilikte tıkanma, diğer tarafta ise dünyanın en güçlü şirketlerinin insan dikkatini yakalamak ve elde tutmak üzere tasarladığı algoritmik sistemler bulunmakta. Genç birey, çoğu zaman bu iki baskı arasında yalnız kalmaktadır.

OECD’nin dijital çağda çocukların yaşamına ilişkin değerlendirmeleri de bu karmaşıklığa işaret etmekte. Sosyal medya kullanımı her çocuk veya genç üzerinde aynı etkiyi doğurmaz; içeriğin niteliği, kullanım biçimi, çevrimdışı kırılganlıklar ve sosyal çevre belirleyici olabilir. Ancak özellikle kırılgan ergenlerde sosyal medya kullanımının bağımlılık benzeri davranışlar ve stresle ilişkili olabileceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca “ekran süresi” değil, ekranın hangi psikolojik ve sosyal boşlukları doldurduğudur (https://www.oecd.org/en/publications/how-s-life-for-children-in-the-digital-age_0854b900-en/full-report/introduction-and-main-findings_67c79516.html).

Bugün birçok ülkenin çocukların ve gençlerin sosyal medya kullanımını sınırlamaya veya platformların bağımlılık yapıcı tasarımlarını düzenlemeye çalışması tesadüf değildir. Avrupa Birliği’nde manipülatif ve bağımlılık yapıcı dijital tasarımlara karşı yeni düzenlemeler tartışılmakta, Avustralya başta olmak üzere bazı ülkelerde çocukların sosyal medya erişimine yönelik yaş sınırlamaları gündeme gelmektedir. Bu gelişmeler, dikkat ekonomisinin artık bireysel aile terbiyesiyle çözülebilecek basit bir konu olmadığını göstermektedir (https://www.reuters.com/world/eu-targets-social-media-protect-children-von-der-leyen-says-2026-05-12/).

Ancak yasaklar ve sınırlamalar tek başına yeterli değil. Asıl mesele, gençlere yeniden anlamlı bir gelecek ufku sunabilmektir. Eğer bir genç eğitimle, meslekle, bilimle, sanatla, zanaatla veya toplumsal katkıyla bir gelecek kurabileceğine inanmıyorsa, onun dikkatini yalnızca ekranlardan çekmek mümkün değildir. Boşalan dikkat, anlamlı bir hedefle doldurulmadığında tekrar aynı döngüye dönecektir.

Bu nedenle, dikkat ekonomisine karşı en güçlü cevap, yalnızca dijital detoks değil, beceri ekonomisi, emek etiği ve sosyal adalet politikalarıdır. Gençlerin kaliteli eğitime erişimi, mesleki rehberlik, staj ve istihdam olanakları, akademik özgürlük, kültürel üretim alanları ve güvenli sosyal çevreler desteklenmelidir. NEET gençler yalnızca istatistiksel bir kategori olarak değil, toplumun kaybetme riski taşıdığı potansiyel bilim insanları, öğretmenler, hekimler, teknisyenler, sanatçılar, girişimciler ve yurttaşlar olarak görülmelidir.

Bir toplumun insan sermayesi bir anda yok olmaz. Önce dikkat dağılır, sonra öğrenme motivasyonu zayıflar, sonra beceri gelişimi kesintiye uğrar, sonra gelecek umudu azalır. En sonunda kaliteli insan sermayesi, güneş görmüş kar gibi erir. Bu erimeyi durdurmak için gençlere yalnızca “telefonu bırak” demek yetmez. Onlara uğruna telefonu bırakmaya değecek bir gelecek göstermek gerekir.

İslam Âlimleri ile Fizikçiler Aynı Soruyu Tartışıyor

0

İslam âlimlerinin bin yılı aşkın süredir tartıştığı kader ve özgür irade meselesi, bugün modern fiziğin de en sarsıcı sorularından biri olarak karşımıza çıkıyor.

BBC Reel’de yayımlanan bir video, modern fiziğin kadim bir soruyu yeniden gündeme taşıdığını hatırlatıyor: Özgür irade gerçekten var mı, yoksa insanın kararları da evrendeki diğer olaylar gibi önceden belirlenmiş neden-sonuç zincirinin bir parçası mı? Video, doğa yasaları, nedensellik ve insan davranışları arasındaki ilişkiyi sorgulayarak, bazı fizikçilerin özgür iradeyi bir yanılsama olarak görebildiğini aktarıyor. Bu soru ilk bakışta modern bilime ait gibi görünse de, aslında İslam düşünce geleneğinde yüzyıllardır tartışılan kader, cebir ve insan sorumluluğu meselesinin başka bir dilde yeniden sorulmasından ibarettir. BBC videosu bu tartışmayı “fiziğin özgür iradenin olmadığına işaret etmesi” şeklinde çerçeveliyor (https://www.bbc.com/reel/video/p086tg3k/watch).

Modern felsefede “determinizm”, kabaca geçmişin durumu ve doğa yasaları aynıysa geleceğin de aynı şekilde zorunlu olarak ortaya çıkacağı düşüncesidir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, determinizmi aynı geçmiş ve aynı doğa yasaları altında aynı geleceğin ortaya çıkması şeklinde tanımlar. Bu yaklaşım doğruysa, insanın “başka türlü davranabilmesi” meselesi ciddi bir problem hâline gelir. Çünkü bir insanın verdiği karar da nihayetinde beyin süreçlerine, biyolojik yapılara, çevresel etkilere ve fiziksel yasalara bağlı görünür (https://plato.stanford.edu/entries/freewill/).

Bu tartışma yalnızca teorik değil. Özgür irade meselesi doğrudan ahlaki sorumlulukla bağlantılı. Eğer insan gerçekten seçemiyorsa, iyilik ve kötülükten, suç ve erdemden, cesaret ve ihanetten, zulme destek vermek ya da zulme direnmekten nasıl söz edebiliriz? Felsefe literatüründe bu yüzden özgür irade, ahlaki sorumluluk ve determinizm arasındaki ilişki en tartışmalı alanlardan biri olarak görülür. Bazı filozoflar determinizm doğru olsa bile ahlaki sorumluluğun bütünüyle ortadan kalkmayacağını savunur; bu yaklaşım “bağdaşırcılık” (compatibilism) olarak bilinir (https://plato.stanford.edu/entries/compatibilism/).

İslam düşüncesinde aynı soru farklı kavramlarla sorulmuştur: İnsan fiillerinde gerçekten özgür müdür, yoksa Allah’ın takdiri karşısında tamamen mecbur mudur? Bu soru kelâm tarihinde Cebriyye, Kaderiyye/Mu‘tezile, Eş‘arîlik, Mâtürîdîlik ve Şiî kelâm gibi farklı geleneklerde değişik biçimlerde cevaplanmıştır.

Cebriyye olarak bilinen yaklaşım, insanın fiillerinde gerçek anlamda özgür olmadığını vurgular. Bu görüşe göre insan, kendi eylemlerinin bağımsız faili değildir; fiiller nihai olarak Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti altında gerçekleşir. Modern fizikteki katı determinizm ile Cebriyye arasında bu açıdan dikkat çekici bir benzerlik var. Biri evreni doğa yasaları üzerinden, diğeri ilahî irade üzerinden düşünür; fakat her ikisi de insanın “tam anlamıyla özgür bir başlangıç noktası” olup olmadığını sorgular.

Cebriyye’nin karşı ucunda ise Kaderiyye ve Mu‘tezile çizgisi yer alır. Britannica, Kaderiyye’yi İslam’da özgür irade doktrininin savunucuları olarak tanımlar ve bu adın insanın iyi ile kötü arasında kendi özgür iradesiyle tercih yapabileceğini savunan Mu‘tezile için de kullanıldığını belirtir. Mu‘tezile’nin temel kaygısı Allah’ın adaletidir: Eğer insan kendi seçmediği fiillerden dolayı cezalandırılıyorsa, bu ilahî adaletle nasıl bağdaşır? Bu nedenle Mu‘tezile, insanın ahlaki sorumluluğunu korumak için iradeye güçlü bir alan açar (https://www.britannica.com/topic/Qadariyyah).

Ehl-i Sünnet geleneği ise genellikle iki uç arasında bir denge aramıştır. Eş‘arî yaklaşımda fiili yaratan Allah’tır; insan ise fiili “kesb” eder, yani onu iradesiyle benimser ve sahiplenir. Bu yaklaşım Allah’ın mutlak kudretini korumaya çalışırken, insan sorumluluğunu da bütünüyle reddetmez. Ancak tarih boyunca bazı yorumcular Eş‘arî çizginin insan iradesine sınırlı bir alan bıraktığını düşünmüşlerdir.

Mâtürîdî gelenek ise insan iradesine daha belirgin bir alan tanımasıyla öne çıkar. Britannica, Mâtürîdîliğin Allah’ın mutlak kudretini vurgularken insana adil biçimde ödül veya ceza verilebilmesi için asgari bir özgürlük alanı tanıdığını belirtir. Bu yaklaşımda Allah’ın bilmesi, insanı zorlaması anlamına gelmez. Yani Allah insanın neyi seçeceğini bilir; fakat bilmek ile zorlamak aynı şey değildir (https://www.britannica.com/topic/Maturidiyah).

Şiî kelâmında da benzer bir orta yol formülü geliştirilmiştir: “Ne cebir ne de tamamen başıboş bırakma; ikisi arasında bir yol.” Bu yaklaşım, insanı ne Allah’tan bağımsız mutlak bir fail olarak görür ne de tamamen edilgen bir varlık konumuna indirger. Bu bakımdan İslam düşüncesinin ana damarlarında ortak bir hassasiyet vardır: Allah’ın ilmi ve kudreti korunurken, insanın ahlaki sorumluluğu da anlamsız hâle getirilmemeye çalışılır.

Modern fizik tartışması burada İslam kelâmı ile ilginç bir temas noktası oluşturuyor. Fizik “Eğer her olayın fiziksel bir nedeni varsa, insan kararı ne kadar özgürdür?” diye soruyor. Kelâm ise “Eğer her şey Allah’ın ilmi ve takdiri içindeyse, insan nasıl sorumludur?” diye sorar. Biri doğa yasaları üzerinden, diğeri ilahî ilim ve irade üzerinden düşünmekte. Fakat ikisinin merkezinde aynı gerilim var: Belirlenmişlik ile sorumluluk nasıl birlikte düşünülebilir?

Elbette modern fizik özgür iradenin kesin olarak imkânsız olduğunu ispatlamış değil. Güncel tartışmalarda kaos teorisi, kuantum belirsizliği ve karmaşık sistemlerde ortaya çıkan bilinç gibi meseleler, katı ve basit bir determinizm anlayışını zorlaştırıyor. Örneğin Space.com’da yayımlanan güncel bir değerlendirme, fiziğin özgür iradeyi ciddi biçimde zorladığını, fakat kaos, kuantum mekaniği ve “emergence” gibi başlıkların konuyu kapatmadığını; aksine daha karmaşık hâle getirdiğini vurgular (https://www.space.com/science/particle-physics/does-physics-say-that-free-will-doesnt-exist).

Bu noktada İslam âlimleri ile fizikçilerin birbirinden öğrenebileceği çok şey var. Fizikçiler İslam kelâmının yüzyıllar boyunca kader, ilahî bilgi, insan iradesi ve ahlaki sorumluluk arasında kurmaya çalıştığı ince dengeden yararlanabilir. İslam düşünürleri ise modern fiziğin nedensellik, belirsizlik, karmaşıklık ve bilinç üzerine açtığı yeni ufuklardan istifade edebilir. Böyle bir karşılaşma, ne bilimi dine indirgemek ne de dini fiziğe onaylatmak anlamına gelir. Daha doğru ifade şudur: İnsanlığın büyük soruları farklı bilgi geleneklerinde farklı dillerle yeniden karşımıza çıkar.

Bu tartışmanın akademik özgürlük açısından özel bir anlamı var. Çünkü özgür irade ve kader meselesi yalnızca teorik bir problem değildir; baskı dönemlerinde insanın sorumluluğunu anlamak için de önemlidir. Otoriter rejimler insanları çoğu zaman “başka çarem yoktu” duygusuna itiyor. Bürokrat, akademisyen, hâkim, gazeteci veya hekim, kendi suskunluğunu bazen şartlarla, bazen korkuyla, bazen de kaderle açıklıyorlar. “Dönem böyleydi”, “herkes böyle yaptı”, “elimden bir şey gelmezdi” gibi cümleler, modern zamanların seküler Cebriyye’si gibi…

Oysa hem ahlaki sezgimiz hem de İslam düşüncesinin ana damarı bize şunu söylemekte: İnsan şartların bütünüyle dışında değildir; fakat şartların bütünüyle esiri de değildir. Aile, toplum, korku, çıkar, biyoloji, siyaset ve baskı insanın kararlarını etkiler. Fakat etki altında olmak, sorumluluğun tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan bazen dar bir alanda, bazen ağır bedeller altında, bazen yalnız kalarak da olsa bir tercih yapmak zorunda. İşte ahlaki kimlik bu tercih alanında şekillenmektedir.

Aynı baskı ortamında bazı akademisyenler susarken, bazılarının güce yaklaştığını, bazılarının haksızlığı meşrulaştırdığını, bazılarının ise bedel ödeyerek hakikatin yanında durduğunu görüyoruz. Bu farkı anlamak için ne basit bir kadercilik yeterlidir ne de insanı tüm koşullardan bağımsız, mutlak özgür bir varlık gibi görmek.

Sonuçta modern fizik ile İslam kelâmı aynı soruyu farklı dillerle tartışıyor: İnsan gerçekten seçiyor mu? Bu soruya verilecek cevap kolay değildir. Fakat şu kadarını söylemek mümkün: İrade sınırsız olmayabilir; insan birçok görünür ve görünmez etki altında karar verir. Ama sınırlı irade sorumsuzluk anlamına gelmez. İnsan, kendisine verilen imkân alanı içinde hakikate, adalete ve vicdana yönelebilen bir varlıktır. İnsanın değeri, bu dar alanda yaptığı tercihte saklı.