Akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değil. Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmek de önemlidir.
Kriz zamanlarında karar vermek zordur. Çünkü kriz, yalnızca seçenekleri çoğaltmaz; aynı zamanda zamanı daraltır, bilgiyi eksiltir ve insanı strese sokar. Savaş, baskı, işten çıkarılma, sürgün, göç, akademik dışlanma ya da hukuki belirsizlik gibi durumlarda verilen kararlar çoğu zaman ideal koşullarda alınmaz. İnsan “en doğru” kararı değil, çoğu kez “o anda mümkün olan en az yanlış” kararı vermeye çalışır.
Son günlerde yayımlanan bir çalışma, karmaşık kararlar hakkında ilginç bir tartışma başlattı. Profesyonel satranç oyunlarını inceleyen araştırmacılar, daha kısa sürede verilen hamlelerin ortalama olarak daha kaliteli olduğunu bildirdi. Çalışmada hamlelerin kalitesi satranç motorlarıyla karşılaştırılmış. Araştırmacılar, karar süresinin yalnızca zaman baskısını değil, oyuncunun pozisyonunu ne kadar zor algıladığını da yansıttığını vurguluyor. Yani hızlı karar, her zaman yüzeysellik anlamına gelmiyor. Hızlı karar bazen deneyimle gelişmiş sezgiyi gösterebilir (https://neurosciencenews.com/decision-speed-intuition-30715/).
Bu bulguyu hayatın tüm alanlarına doğrudan aktarmak elbette doğru olmaz. Satranç, kuralları belirli, sonuçları ölçülebilir ve yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren bir alan. Bununla birlikte, bazı durumlarda uzun süre düşünmek, daha derin kavrayıştan çok zihinsel sıkışmışlığın bir belirtisi olabilir. İnsan bazen karar veremediği için düşünmeye devam eder; düşündüğü için daha iyi bir karar bulduğu için değil.
Akademik sürgün yaşayanlar bunu iyi bilirler. Baskı altında kararlar çoğu zaman satranç tahtasındaki hamleler kadar soğukkanlı ve temiz değildir. Üniversitede kalmak mı, istifa etmek mi? Ülkeyi terk etmek mi, beklemek mi? Aileyi hemen götürmek mi, yoksa önce güvenli bir zemin hazırlamak mı? Yeni bir ülkede mesleğe sıfırdan başlamak mı, yoksa akademik kimliğini korumaya çalışmak mı? Bu soruların çoğunda yeterli bilgi yok. Zaman baskısı var. Duygusal yük ağır. Ve her seçeneğin bedeli var…
Böyle zamanlarda sezgi, küçümsenmemesi gereken bir kaynaktır. Sezgi, çoğu zaman düşüncesizlik değil, birikmiş deneyimin hızlıca dile getirilmesidir. Daha önce benzer baskıları yaşamış olmak, kurumların nasıl tepki verdiğini görmek, güvensizliğin işaretlerini tanımak, insanların sözleriyle davranışları arasındaki farkı sezmek; bütün bunlar karar verme sürecine sessizce katılır. Kriz anında insan bazen nedenini tam olarak açıklayamadığı hâlde bir yolun tehlikeli, başka bir yolun daha güvenli olduğunu hisseder.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Her hızlı karar iyi değildir. Her sezgi de bilgelik değildir. Korku da sezgi gibi konuşabilir. Travma da kendini “iç ses” gibi sunabilir. Panik, insana kaçması gereken yerde donmayı; beklemesi gereken yerde acele etmeyi söyleyebilir. Bu nedenle kriz altında karar vermenin asıl meselesi, “hızlı mı düşünmeli, yavaş mı?” sorusu değil. Asıl mesele, insanın hangi koşullarda kendi sezgisine güvenebildiğini ve hangi koşullarda başkalarının desteğine ihtiyaç duyduğunu ayırt edebilmesidir.
Kriz anında dayanışma önemli hale gelmektedir. Krizde yalnız bırakılan kişi, kararlarını kendi daralan zihinsel alanı içinde vermek zorunda kalır. Oysa güvenilir bir meslektaş, bir insan hakları ağı, bir akademik dayanışma platformu, bir danışman ya da daha önce aynı yolu yürümüş biri, kararın niteliğini değiştirebilir. Dayanışma, kişinin yerine karar vermek değildir; kişinin daha sağlıklı karar verebileceği bir alan açmaktır.
Dolayısıyla akademik dayanışma yalnızca burs, iş ilanı, referans mektubu ya da geçici pozisyon sağlamakla sınırlı değildir. Bunlar çok değerlidir; fakat dayanışmanın daha sessiz bir boyutu da vardır: Belirsizlik içinde düşünen birine eşlik etmek. Panik ile sezgiyi, umut ile gerçekçiliği, risk ile fırsatı ayırt etmesine yardımcı olmak. Bazen bir insanın hayatındaki en kritik destek, ona “şunu yap” demek değil, “bu kararı yalnız vermek zorunda değilsin” diyebilmektir.
Kriz dönemlerinde ideal kararlar nadirdir. Çoğu karar eksik bilgiyle, yorgunlukla, korkuyla ve zaman baskısıyla alınır. Bu yüzden sonradan geriye bakıp insanları yargılamak kolaydır ama adil değildir. “Neden daha önce gitmedi?”, “Neden bekledi?”, “Neden o imzayı attı?”, “Neden sessiz kaldı?” gibi sorular, krizin içindeki insanın gerçekliğini çoğu zaman görmez. O anda kişinin önünde yalnızca seçenekler değil, aile sorumluluğu, ekonomik kaygı, hukuki risk, mesleki gelecek ve duygusal çöküntü de vardır.
Belki de kriz altında karar verme konusunda öğrenmemiz gereken en önemli şey şudur: İnsan zihni tek başına sınırsız değildir. Sezgi değerlidir, ancak güvenli bir bağlam gerektirir. Akıl gereklidir, ama zaman ve bilgi de gerekir. Dayanışma bu boşluğu doldurur.
Baskı altındaki akademisyenlerin yalnızca işlerini, unvanlarını veya kurumlarını değil, karar verme kapasitelerini de korumamız gerekir. Çünkü kriz, insanın sadece dış dünyasını değil, iç pusulasını da sarsar. Dayanışma, o pusulanın yeniden yön bulmasına yardımcı olacaktır.