Ana Sayfa Tüm Kategoriler-tr Güncel Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

0
Türkiye’de Bulamadıkları Adaleti Strazburg’da Arıyorlar

Türkiye’de hukuk yolları tükenen, işinden, özgürlüğünden ve ülkesinden edilen binlerce insan, adalet arayışını AİHM önünde sürdürüyor. Strazburg Adalet Buluşmaları, yalnızca bireysel mağduriyetlerin değil, Türkiye’de yıllardır derinleşen hukuksuzluğun Avrupa’daki yansıması niteliğinde.

Bu hafta 2022’den bu yana Strazburg’da Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde düzenlenen Strazburg Adalet Buluşmaları’na yer vermek istiyoruz. Bu buluşmalar, Türkiye’de yıllardır süren hukuksuzluklara, AİHM kararlarının uygulanmamasına ve cezasızlık kültürüne karşı Avrupa kamuoyuna yönelik güçlü bir çağrı niteliğinde (https://tr.wikipedia.org/wiki/Strazburg_Adalet_Buluşmaları). 2025’teki buluşma için insan hakları kuruluşları yaklaşık 4.500 kişinin katıldığını bildirmişti; bu yıl ise katılımın 5.000 kişiye ulaştığı duyuruldu (https://www.hrsolidarity.org/tag/strasbourg/). 2026’daki beşinci buluşmanın ana çağrısı da Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulaması ve Avrupa Konseyi mekanizmalarının daha etkili biçimde işletilmesi yönündeydi (https://natlawreview.com/press-releases/thousands-rally-strasbourg-demand-action-over-turkeys-failure-enforce-ecthr).

Türkiye’de 2016 sonrası KHK rejimi, yalnızca bireysel iş kayıplarına değil, bütün bir toplumsal yapının hukuk dışı yollarla dönüştürülmesine de yol açtı. OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu’na 127.292 başvuru yapıldı; bunların 17.960’ı kabul, 109.332’si ret ile sonuçlandı. Başka bir ifadeyle, başvuruların yaklaşık %85,9’u reddedildi. Bu rakamlar, on binlerce insanın işinden, mesleğinden, sosyal statüsünden, pasaport hakkından ve çoğu durumda temel geçim imkânlarından mahrum bırakıldığı sürecin yalnızca resmî görünen kısmını yansıtıyor (https://tr.euronews.com/2023/01/20/ohal-inceleme-komisyonu-tum-basvurulari-karara-bagladi-istatistiklerle-kabul-ve-ret-orani).

KHK ihraçları özellikle akademik hayat üzerinde ağır bir yıkım oluşturdu. Bu konuda yayımlanan çalışmalardan biri, 2016–2018 arasında kamu üniversitelerinden 3.452 akademisyenin, yani toplam akademik personelin yaklaşık %5,7’sinin, KHK’larla ihraç edildiğini ve bu sürecin üniversitelerin bilimsel üretkenliğinde önemli bir düşüşle ilişkili olduğunu göstermektedir (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_402.pdf).

Benzer şekilde, Türkiye’den göç eden sağlık profesyonelleri üzerine yapılan çalışmalar, göçün yalnızca ekonomik sebeplerle açıklanamayacağını göstermektedir. “Navigating Exodus” başlıklı çalışmada, Türkiye’den ayrılan 506 sağlık çalışanının yanıtları analiz edildi; katılımcıların büyük çoğunluğu siyasi atmosferin, güvensizlik hissinin ve mesleki şiddetin göç kararında belirleyici olduğunu belirtti. Çalışmada dikkat çekici biçimde, birçok kişinin Türkiye’de ekonomik olarak daha iyi durumda olmasına rağmen kendini özgür ve güvende hissetmediği için göçü “tek çıkış yolu” olarak gördüğü raporlandı (https://eu-opensci.org/index.php/ejsocial/article/view/18519).

“Medical Professionals’ Migration from Turkey” çalışmasında ise 513 sağlık profesyonelinin verileri değerlendirildi. Katılımcıların %79,3’ü hekimdi; yaklaşık beşte biri akademik unvana, bir diğer beşte biri ise uzmanlık sonrası ileri eğitime sahipti. Buna rağmen, göç sonrasında %63,4’ü daha düşük statülü işlerde çalışmak zorunda kalmış; %45,2’si işsiz kalmış ya da kurslara devam etmiş. Bu bulgular, Türkiye’den ayrılan kitlenin sıradan bir işgücü göçünden ziyade yüksek eğitimli, deneyimli ve ülkenin kurumsal kapasitesini taşıyan bir grup olduğunu gösteriyor (https://ijmshr.com/uploads/pdf/archivepdf/2024/IJMSHR_398.pdf).

Bugün Türkiye’deki hapishaneler insan hakları krizinin merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 1 Haziran 2026 verilerine göre cezaevlerinde 421.583 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır; bunların 20.586’sı kadın, 4.673’ü 12–18 yaş arası çocuktur (https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/202606031504182725-%20Ceza%20%C4%B0nfaz%20Kurumunda%20Bulunan%20Tutuklu%20ve%20H%C3%BCk%C3%BCml%C3%BClerin%20Ya%C5%9F%20Gruplar%C4%B1na%20G%C3%B6re%20Da%C4%9F%C4%B1l%C4%B1mlar%C4%B1.pdf). CİSST’in Mayıs 2026 değerlendirmesine göre hapishanelerde 20.235 kadın mahpus bulunmakta ve anneleriyle birlikte kalan 0–6 yaş grubu çocuk sayısı 891 olarak bildirilmektedir (https://cisst.org.tr/mayis-2026-hapishane-istatistikleri-aciklandi/). İnsan Hakları Derneği’nin 2025 Hasta Mahpuslar Raporu ise en az 1.412 hasta mahpus tespit edildiğini; bunların 335’inin ağır hasta olarak değerlendirildiğini bildirmektedir (https://www.ihd.org.tr/2025-yili-hasta-mahpuslar-raporu/).

KHK ihraçlarının yanında, Türkiye’de “terör” suçlamasının olağanüstü geniş yorumlanması da kitlesel bir insan hakları sorununa dönüşmüştür. Mustafa Yeneroğlu’nun Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayandırdığı açıklamaya göre, yalnızca 2016–2021 arasında TCK 314 kapsamında 1.768.530 silahlı terör örgütü soruşturması başlatılmıştır. Yeneroğlu daha sonraki açıklamalarında, 15 Temmuz sonrasında silahlı terör örgütü suçlaması bağlamında başlatılan soruşturmaların toplamda 2 milyon civarına ulaştığını belirtmiştir. Bu rakamlar, Türkiye’de “terör” kavramının şiddet eylemlerini soruşturmanın ötesine geçerek gazetecileri, akademisyenleri, kamu çalışanlarını, siyasetçileri, öğrencileri, iş insanlarını ve sivil toplum temsilcilerini kapsayan geniş bir kriminalizasyon aracına dönüştüğünü göstermektedir (https://hukuk.devapartisi.org.tr/haber/adalet-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-2021-adalet-i%CC%87statistiklerine-yans%C4%B1yan-silahl%C4%B1-ter%C3%B6r-%C3%B6rg%C3%BCt%C3%BC-%C3%BCyeli%C4%9Fi-yarg%C4%B1lamalar%C4%B1-verileri-hk-bas%C4%B1n-a%C3%A7%C4%B1klamas%C4%B1).

Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’in yanı sıra Ekrem İmamoğlu da bugün Türkiye’de yargının siyasallaşmasının en görünür örneklerinden biridir. Human Rights Watch, İmamoğlu’nun 19 Mart 2025’te gözaltına alındığını, ardından tutuklandığını; 2026’da başlayan davada yüzlerce belediye yöneticisi ve çalışanıyla birlikte yargılandığını ve davanın siyasal saik taşıdığı yönündeki kaygıları vurgulamaktadır (https://www.hrw.org/world-report/2026/country-chapters/turkiye). Gezi davasında Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden’e 18’er yıl hapis cezalarının onanması; Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tahliye edilmemesi; Demirtaş ve Yüksekdağ’ın AİHM kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Türkiye’de seçimle gelen temsil hakkının ve bağlayıcı yüksek mahkeme kararlarının fiilen askıya alınabildiğini göstermektedir.

Türkiye’den göç de bu insan hakları krizinin doğrudan sonuçlarından biridir. TÜİK’e göre 2025 yılında Türkiye’den yurt dışına 403.216 kişi göç etti; bunun 155.119’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıydı (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58140). OECD verilerine göre Türk vatandaşlarının OECD ülkelerine göçü 2023’te %37 artarak 158.000’e ulaştı ve bu göçün yaklaşık %57’si Almanya’ya yöneldi (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/turkiye_6a33f8e3.html). Avrupa Birliği İltica Ajansı ise Türk vatandaşlarının iltica başvurularının 2023’te 100.000’in üzerine çıktığını, 2025’te 33.000’e gerilediğini, buna rağmen Türk vatandaşlarının EU+ bölgesinde en büyük beşinci başvuru grubu olduğunu bildirmektedir (https://www.euaa.europa.eu/latest-asylum-trends-annual-analysis/applications).

Türkiye’de insan hakları ihlalleri yalnızca hapishanelerde, mahkeme salonlarında veya KHK listelerinde kalmıyor. Bu ihlaller aileleri parçalıyor, çocukları cezaevi koşullarına mahkûm ediyor, ağır hastaları tedavi hakkından mahrum bırakıyor, akademiyi susturuyor, meslek insanlarını sürgüne zorluyor ve ülkenin yetişmiş insan gücünü dışarıya itiyor. Strazburg’daki adalet çağrısı yalnızca Türkiye için değil, Avrupa insan hakları düzeninin inandırıcılığı için de bir sınavdır. Adalet geciktikçe yalnızca mağdurlar değil, hukuk düzeni de zarar görmektedir.