Son dönemde Jeffrey Epstein ile ilgili milyonlarca belge kamuoyuna açıklandı. Bu dosyalar salt cinsel istismar ve suç örgütü ağını ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda akademi, güç ve etik arasındaki kırılgan ilişkiye dair çok önemli bir ayna sunuyor. Yazılan belgeler, finans, elit siyaset ve akademi çevrelerinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, üniversitelerin etik sınırlarının nerede zorlandığını da görünür kılıyor (https://www.nature.com/articles/d41586-026-00388-0).
Epstein’in akademi ile ilişkilerinin en çarpıcı örneklerinden biri, Harvard University ve Massachusetts Institute of Technology (MIT) ile olan bağları. Harvard’a 1998–2008 arasında milyonlarca dolar bağış yaptığı ve bu bağışların bir kısmının Program for Evolutionary Dynamics gibi üniversite içi birimlere aktarıldığı belgelendi. Üniversite, bu bağışların görünen kısmını araştırıp 2008 sonrası bağış kabul etmediğini açıklamış olsa da geçmişteki kararların etik yansımaları hâlâ tartışılmakta (https://www.harvard.edu/president/news-and-statements-by-president-bacow/2020/report-regarding-jeffrey-epstein-s-connections-to-harvard/).
MIT’den gelen raporlar da benzer bir tabloyu gösteriyor: yıllar boyunca Epstein’in isimli ve isimsiz bağışlarının kabul edildiği, bağışların bir bölümünün medya laboratuvarı gibi araştırma alanlarına ulaştığı ve bunun sonucunda bazı akademik liderlerin görevlerinden ayrıldığı ortaya çıktı (https://news.mit.edu/2020/mit-releases-results-fact-finding-report-jeffrey-epstein-0110).
Bu örnekler, akademik kurumların finansman arayışında etik kırılganlıklarla karşılaşabileceğini gösteriyor. Para, prestijli bir kurum için sürekli aranan bir kaynak iken, paranın kaynağı etik ilkelerle çeliştiğinde neler olacağı meselesi çoğu kez yüzleşilmek istenmeyen bir mesele hâline geliyor.
Epstein dosyalarında sadece para değil, aynı zamanda akademisyenlerle olan yazışmalar, akademik toplantılar ve kişisel bağlantılar da yer alıyor. Örneğin, bazı profesörlerin Epstein ile uzun yazışmalar yürüttüğü, birlikte etkinliklere katıldıkları belgelerde görünüyor (https://www.insidehighered.com/news/faculty-issues/2026/02/03/nine-more-higher-ed-names-epstein-files).
Bu tür bağlantılar, “akademik özgürlük” ve “akademik bağımsızlık” iddialarıyla savunulabilir mi? Akademik özgürlük; düşünceyi serbest bırakma, araştırmayı cesurca yürütme ve gücü sorgulama demektir. Ancak burada karşılaştığımız mesele, akademinin etik sorumluluk bilincini koruyup koruyamadığıdır. Akademik özgürlük, yalnızca araştırma ve ifade serbestliği değil, aynı zamanda güç ilişkilerine eleştirel mesafeyi koruma sorumluluğunu da içerir.
Epstein gibi figürler, para ve bağlantıları sayesinde akademik kurumlara girdiğinde şu sınama gündeme gelir: Akademi, para karşısında eleştirel mesafesini koruyabilecek mi, yoksa paraya teslim mi olacak?
Bu olay sadece “akademi bir hata mı yaptı” sorusundan öte daha derin bir etik körlüğü gösteriyor: bir suçlunun parayla ve bağlantıyla prestijli kurumlara nüfuz etmesi, kurumların bunu açıkça sorgulayamaması ve sonuçlarının uzun süre gündeme gelmemesi… Bir bağışı kabul etmemek gerektiğini söylemek kolaydır; zor olan, kabul etmeme kararının verilmesini sağlayacak standartları oluşturmak ve bu uygulamaları sürdürebilmektir.
Akademik dayanışmayı salt dış baskılara karşı bir savunma mekanizması olarak görmemeliyiz. Etik krizlerde en büyük sorumluluk daima içerideki akademik topluluğa düşer. Akademi, kendi içindeki güç ilişkilerini, finansman kaynaklarını ve etik önceliklerini sürekli sorgulamalı; para, prestij ve bağlantı ile etik ilkeler arasında denge kurmalıdır. Etik krizler çoğu zaman suça ortak olmaktan değil, suçu görmezden gelmekten doğar.