Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı verir mi?
Bir rejime muhalif olmak, masum insanların bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirir mi?
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş yalnızca bölgesel bir askerî çatışma değildir. Bu savaş, daha ilk haftasında, sivil ölümler, zorunlu yer değiştirmeler, enerji krizi, hukuk tartışmaları ve küresel istikrarsızlık üzerinden bütün dünyayı etkileyen bir kırılmaya dönüştü. Savaş yalnızca bombalanan coğrafyaları değil, laboratuvarları, üniversite bütçelerini, araştırma fonlarını, ulaşımı ve gündelik hayatı da vuracaktır. Avrupa’da bunun ilk hissedilen sonuçlarından biri petrol ve enerji fiyatlarındaki yükseliş oldu. Goldman Sachs, Hürmüz’deki aksama sürerse fiyatların 100 doların da üstüne çıkabileceği uyarısında bulundu (https://www.ft.com/content/d3e2c2a1-73aa-4952-b1f1-08c87042b507).
Akademisyenler olarak bu tabloya yalnızca jeopolitik rekabet açısından bakamayız. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısına nasıl karşı çıktıysak, Gazze’deki kitlesel yıkım ve ağır insan hakları ihlallerine nasıl ses çıkardıysak, İran’a “nükleer tehdit” bahanesiyle yürütülen saldırıyı da aynı etik ölçüyle değerlendirmek zorundayız. Aksi halde akademinin evrensellik iddiası çöker, ilkeler yerini kamp sadakatine bırakır. Bir saldırının faili değiştiğinde susan bir entelektüel dil, aslında hukuku değil gücü takip etmiş olur.
Bu savaşa gelen uluslararası tepkilerden bazıları şöyle: BM Genel Sekreteri António Guterres, ABD ve İsrail’in İran’a karşı güç kullanımının ve sonrasındaki misillemelerin uluslararası barış ve güvenliği zayıflattığını söyledi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk de bombaların ve füzelerin anlaşmazlık çözme yolu olmadığını, bedeli yine sivillerin ödediğini vurguladı (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).
Savaşın etik boyutu kadar hukukî boyutu da önemli. Reuters’ın hukuk incelemesine göre, Trump yönetimi saldırıları “yakın tehdit” gerekçesiyle savunsa da iddialar desteklenmiyor. Hukukçular hem uluslararası hukuk hem de ABD iç hukuku bakımından bu saldırıların ciddi biçimde tartışmalı olduğunu belirtiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/are-us-attacks-iran-legal-2026-03-04/). Başka bir Reuters değerlendirmesi de saldırıların ABD başkanının anayasal yetkisinin sınırlarını zorladığını kaydediyor (https://www.reuters.com/sustainability/sustainable-switch-are-attacks-iran-legal-2026-03-06/).
Savaşın, çoğu zaman olduğu gibi önce dili bozduğu dikkati çekiyor: “önleyici saldırı”, “rejim değişikliği”, “istikrar için yıkım” gibi ifadeler, hukuk dışına taşan gücü meşrulaştırmayı amaçlıyor. O nedenle akademinin görevi, kavramların içini boşaltan siyasete karşı hakikatin dilini savunmaya devam etmek olmalıdır.
İspanya bu konuda Avrupa’da dikkat çekici bir istisna olarak öne çıktı. Başbakan Pedro Sánchez, “savaşa hayır” diyerek ülkesinin bu felakete ortak olmayacağını ilan etti. Sánchez, derhal gerilimin düşürülmesi ve uluslararası hukuka tam saygı çağrısı yaptı. El País’e göre Sánchez, şiddetin çözüm olmadığını, kör itaati liderlik saymanın asıl naiflik olduğunu söyledi. Avrupa’da daha çekingen diller kullanılırken İspanya’nın açık tutumu, ilkesel dış politikanın hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor (https://english.elpais.com/international/2026-03-04/pedro-sanchez-on-the-us-and-israeli-attack-on-iran-no-to-war-we-will-not-support-this-disaster.html).
Savaşa karşı çıkmada İspanya yalnız değil. Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, saldırının uluslararası hukuka uygun olmadığını söyledi. İrlanda Cumhurbaşkanı da egemen devletlerin keyfî biçimde işgal edilmesinin normalleşmesini yıkım yolu olarak niteleyip diplomasi çağrısı yaptı (https://president.ie/en/media-library/news-releases/statement-by-president-connolly-following-strikes-on-iran). Umman Dışişleri Bakanı, ülkesinin arabuluculuğundaki müzakerelerin yine sabote edildiğini belirterek Washington’a “bu sizin savaşınız değil” mesajı verdi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD ve İsrail saldırılarını “kabul edilemez” buldu ve derhal ateşkes çağrısı yaptı. Brezilya da saldırıların müzakere sürecini baltaladığını ve barışın tek yolunun diyalog olduğunu söyledi (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).
Buna karşılık Avrupa Birliği’nin ortak çizgisi çok daha temkinli ve parçalı görünüyor. AB ülkelerinin çoğu, “azami itidal” ve uluslararası hukuka saygı çağrısı yaparken, İran’ın saldırılarını da güçlü biçimde kınadığı dikkati çekiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/eu-nations-call-maximum-restraint-respect-international-law-iran-conflict-2026-03-01/). Bu dengeli bir kriz dili şu gerçeği ortaya koyuyor: Devletler çoğu zaman ilkelerle değil, ittifaklar ve maliyet hesaplarıyla konuşuyor. Bu nedenle üniversitelerin, araştırmacıların ve entelektüellerin sesi daha kıymetli hale geliyor. Devletlerin suskun ya da çekingen kaldığı yerde, akademi insan hayatının milliyetine göre değişmeyen bir ahlak dili kurmak zorundadır.
Savaşın akademi üzerindeki etkisi hem dolaylı hem de doğrudandır. Enerji fiyatlarındaki sıçrama, ulaşım ve lojistik maliyetleri, akademik konferansların güvenliği, uluslararası öğrenci hareketliliği, burs programları ve araştırma altyapılarının finansmanı üzerinde baskı kuracaktır. Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar ve bunun ekonomik sonuçları bilim insanları için bu yalnızca ekonomik bir veri olmayıp savaşın bilgi üretimi ekosistemini nasıl felç ettiğinin işaretidir. Üniversiteler savaş çıktığında tarafsız adalar olarak kalmaz; ya baskıya boyun eğer ya da hakikatin ve insan hayatının yanında yer alır.
Burada “akademik sorumluluk” kavramını hatırlatmak gerekiyor. Akademisyenin görevi yalnızca veri üretmek değil, kamusal aklı korumaktır. Bombalanan şehirleri haritaya, ölümleri istatistiğe, yerinden edilmeyi “güvenlik çıktısı”na indirgeyen bir dil karşısında susmak, akademik ahlakı siyasî konfora feda etmektir. Özellikle savaş zamanlarında üniversiteler, propaganda aygıtına dönüşme tehlikesi yaşar. Oysa tarih bize haksızlığa karşı bedel ödeyen aydınların mirasını bırakmıştır.
Tarihte çok sayıda akademisyen, öğrenci ve entelektüel, hayatları pahasına zulme karşı durdu. Münih Üniversitesi’nden Sophie Scholl ve Beyaz Gül çevresindeki öğrenciler, Nazi suçlarına karşı bildiri dağıttıkları için 1943’te idam edildi. Eğitimci ve çocuk hakları savunucusu Janusz Korczak, Varşova Gettosu’ndaki yetimlerini terk etmeyi reddetti ve çocuklarla birlikte Treblinka’ya gönderilerek öldürüldü. El Salvador’da filozof ve üniversite rektörü Ignacio Ellacuría, devlet şiddetini ve insan hakları ihlallerini eleştirdiği için öldürüldü. Bu örnekler, akademinin gerçek onurunun kariyerde değil; güç karşısında doğru sözü söyleyebilme cesaretinde yattığını göstermektedir (https://www.britannica.com/topic/White-Rose).
Bugün İran konusunda ihtiyaç duyulan da budur. İran rejimine yönelik meşru eleştiriler, dış saldırıyı meşrulaştırmak için kullanılamaz. Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı vermez. Aynı şekilde bir rejime muhalif olmak, o ülkenin şehirlerinin bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirmez. Akademik tutarlılık, hem otoriter rejimlere karşı çıkmayı, hem de dış saldırganlığı reddetmeyi gerektirir. İnsan hakları, yalnızca rakip bloklara karşı işletilen bir söylem değildir.
İran’a yönelik saldırılar sonrasında üniversiteler ve akademik ağlar yeni bir savaş çağının sonuçlarıyla yüz yüzedir. Akademik dayanışma milliyet ve blok ayrımı gözetmeden ilkeli durmak zorundadır: Sivillerin hayatı jeopolitik hesaplardan üstündür; savaş, hakikatin değil gücün dilidir; üniversiteler de bu dile teslim olmamalıdır. Rusya Ukrayna’yı vurduğunda, Gazze yıkılırken, başka coğrafyalarda egemenlik ihlalleri yaşanırken hangi ahlaki dili kullandıysak, bugün İran için de aynı dili kullanmalıyız. Çünkü akademinin vicdanı seçici olursa, artık vicdan olmaktan çıkar. Bugün ihtiyaç duyulan şey, güçlü olanın safına dizilmek değil; hukukun, barışın ve insan hayatının safında ısrar etmektir.