Bilim dünyası, yeni bilgi üretmenin yanında üretilen bilginin güvenilirliğini de korumak zorundadır. Zombi makalelerden kurtulmak ve yeni zombiler üretmemek için akademik dünyanın tüm aktörleri sorumluluk almalı.
Bilimsel yayıncılık uzun süre kendi kendini düzelten bir sistem olarak var oldu. Adet olduğu üzere, hatalı sonuçlar zaman içinde eleştirilir, yeni çalışmalarla düzeltilir ve bilimsel bilgi giderek daha sağlam hale gelirdi. Son yıllarda ortaya çıkan bulgular, bu ideal tablonun ciddi şekilde zorlandığını gösteriyor. Özellikle geri çekilen bilimsel makalelerin sayısındaki hızlı artış, bilim dünyasında bir güven ve kalite sorunu oluşturdu.
Bilimsel yayınları sistematik biçimde izleyen bağımsız platformlardan biri olan Retraction Watch’a göre (https://retractionwatch.com) son yıllarda geri çekilen makalelerin sayısı dramatik biçimde artmış durumda. Araştırmalar 2023 yılında on binden fazla bilimsel makalenin geri çekildiğini gösteriyor (https://www.nature.com/articles/d41586-023-03974-8). Bu sayı bilimsel yayıncılık tarihinde bir rekor. Üstelik geri çekilen makalelerin sayısındaki artış yalnızca yayın sayısındaki artışla açıklanamıyor; retraction oranının kendisi de yükseliyor (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10485848/).
Bu gelişmeler, bazı araştırmacıların artık “retraction crisis” olarak adlandırdığı bir olguyu gündeme getiriyor. Bilimsel bir makalenin geri çekilmesi (retraction), o makalenin artık güvenilir olmadığı ve bilimsel literatürde referans olarak kullanılmaması gerektiği anlamına geliyor. Bu karar genellikle şu durumlarda alınır:
- Veri uydurma veya veri manipülasyonu
- İntihal
- Etik ihlaller
- Sahte hakem değerlendirmesi
- Ciddi metodolojik hatalar
Maalesef geri çekilen makaleler yalnızca küçük veya düşük etkili dergilerde yayımlanan çalışmalarla sınırlı değil. Zaman zaman dünyanın en saygın bilimsel dergileri de bu tür vakalarla karşı karşıya kalabiliyor. Örneğin, kısa süre önce Lancet’te yayımlanan ve uzun süredir tartışma konusu olan bir olgu raporu yeniden incelemeye alındı. Retraction Watch’ın aktardığına göre anne sütü yoluyla opioid zehirlenmesi yaşayan bir bebeği konu alan bu çalışmanın güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler bulunduğu bildirildi (https://retractionwatch.com/2026/02/04/lancet-flags-long-scrutinized-report-of-infant-poisoned-by-opioids-in-breast-milk/).
Bilim tarihinin en bilinen vakalarından biri ise Andrew Wakefield’ın 1998 yılında yayımlanan ve kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısının otizmle ilişkili olduğunu iddia eden makalesidir. Daha sonra etik ihlaller ve veri manipülasyonu nedeniyle geri çekilen bu çalışma, yıllar boyunca aşı karşıtı hareketlerin en önemli referanslarından biri olarak kullanılmaya devam etti.
Geri çekilme vakaları yalnızca genç araştırmacılar veya küçük laboratuvarlarla sınırlı değildir. Retraction Watch verileri, Nobel ödülü kazanmış bazı bilim insanlarının çalışmalarının da geri çekildiğini ortaya koyuyor. Bu durum bilimsel sistemdeki sorunların yalnızca bireysel etik ihlallerle açıklanamayacağını düşündürüyor. Akademik rekabet, yayın baskısı ve araştırma finansmanı gibi yapısal faktörler bilimsel üretim süreçlerini derinden etkiliyor.
En ilginç sorunlardan biri ise geri çekilen makalelerin etkisinin kolayca ortadan kalkmaması. Bir makale geri çekildikten sonra bile bilimsel literatürde atıf almaya devam edebiliyor (https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371%2Fjournal.pone.0277814). Bazı geri çekilmiş çalışmalar, geri çekilme kararından sonra bile yüzlerce veya binlerce kez atıf almış. Tabir yerindeyse, bunlar “zombi makaleler” olarak yaşamaya devam ediyor.
Bugün dünya çapında yayımlanmış bilimsel makale sayısının yaklaşık elli milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Bunların on binlercesi geri çekilmiş durumda (https://www.nature.com/articles/d41586-025-00455-y). Oran ilk bakışta küçük görünebilir. Ancak bilimsel bilginin birikimli doğası göz önüne alındığında, bu sayı oldukça önemli bir etkiye sahip olabilir. Bir makale geri çekildiğinde yalnızca tek bir çalışmanın hatalı olduğu anlamına gelmez. O makaleyi temel alan araştırmalar, meta-analizler ve klinik uygulamalar da dolaylı olarak etkilenebilir.
Sorunun kaynağı üzerinde düşündüğümüzde, akla ilk olarak yayın baskısı (publish or perish). Geliyor. Akademik kariyerin büyük ölçüde yayın sayısına bağlı olması, bazı araştırmacıları hızlı ve çok sayıda makale üretmeye yönlendiriyor. Son yıllarda ortaya çıkan “paper mill” olarak adlandırılan şirketler de bu sorunu daha da görünür hale getirdi. Bu şirketler ücret karşılığında sahte veya düşük kaliteli makaleler üretip bilimsel dergilere gönderebiliyor. Bazı vakalarda sahte hakem değerlendirme süreçleri veya organize atıf ağları da söz konusu (https://www.theguardian.com/science/2024/feb/03/the-situation-has-become-appalling-fake-scientific-papers-push-research-credibility-to-crisis-point). Diğer taraftan, bazı ticari yayıncıların kalite yerine yayın sayısını artırmaya odaklanması da bu soruna katkıda bulunuyor.
Geri çekilen makaleler yalnızca akademik bir mesele değildir. Yanlış bilimsel çalışmalar sağlık politikalarını, klinik uygulamaları ve kamuoyunun bilime olan güvenini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle bilimsel güven yalnızca akademik çevrelerin değil, toplumun tamamının ortak meselesidir.
Daha sağlıklı bir akademik ortam için araştırma değerlendirme sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Araştırma verilerinin ve analiz süreçlerinin daha şeffaf hale getirilmesi, açık veri uygulamalarının yaygınlaştırılması ve bilimsel yayınların daha etkin biçimde izlenmesi bu konuda önemli adımlar olabilir. Ayrıca geri çekilen makalelerin veri tabanlarında açık biçimde işaretlenmesi ve araştırmacıların bu konuda bilgilendirilmesi gerekmektedir.
Bilim dünyası bugün yalnızca yeni bilgi üretme göreviyle değil, aynı zamanda üretilen bilginin güvenilirliğini koruma sorumluluğuyla da karşı karşıyadır. Zombi makalelerden kurtulmak ve yeni zombiler üretmemek için akademik dünyanın tüm aktörlerine önemli sorumluluklar düşüyor.