Ana Sayfa Blog

Gelişmiş Toplumları Bekleyen Sessiz (?) Kriz: Yaşlanma ve Demografik Dönüşüm

0

Gelişmiş ülkeler bugün aynı anda iki büyük ve birbiriyle bağlantılı demografik dönüşümle karşı karşıya. Bir yandan nüfus hızla yaşlanıyor, doğurganlık oranları düşüyor ve yaşam süresi uzuyor; diğer yandan bu ülkeler artan ölçüde göç alıyor ve toplumsal yapı giderek çeşitleniyor. Bu iki süreç genellikle ayrı başlıklar altında tartışılsa da, gerçekte devletlerin işleyişini, refah sistemlerini ve toplumsal sözleşmeyi aynı anda zorlayan tek bir büyük dönüşümün parçaları.

Yaşlanma meselesi en çıplak haliyle sayılara yansıyor. Çalışma çağındaki nüfusun oranı azalırken emekli ve ileri yaştaki nüfusun oranı artıyor. Bu durum, emeklilik fonlarından sağlık sistemlerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. Çalışanların ödediği vergiler ve primlerle emeklilerin maaşlarının ve sağlık harcamalarının finanse edildiği sistemler, demografik denge bozuldukça giderek daha kırılgan hale geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda ve OECD genelinde, önümüzdeki on yıllarda yaşlı bağımlılık oranının keskin biçimde artacağı öngörülüyor. Bu, basitçe ifade etmek gerekirse, daha az sayıda çalışanın daha fazla sayıda yaşlıyı finanse etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/SEPDF/cache/80393.pdf).

Bu tablo emeklilik sistemlerinde ciddi bir baskı yaratıyor. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, prim oranlarının artırılması ya da emekli aylıklarının göreli olarak düşürülmesi gibi önlemler teknik olarak mümkün olsa da, her biri siyasi ve toplumsal gerilimler doğuruyor. Üstelik yaşlı nüfusun seçmenler içindeki payı arttıkça, bu tür reformları hayata geçirmek daha da zorlaşıyor. Emeklilik sistemi, yalnızca bir mali mekanizma değil, kuşaklar arası bir dayanışma ve güven ilişkisi olarak işliyor. Bu güven zedelendiğinde, toplumsal sözleşmenin kendisi tartışmaya açılıyor.

Yaşlanan nüfusun etkisi yalnızca emeklilikle sınırlı değil. Sağlık ve uzun dönem bakım hizmetlerine olan ihtiyaç yaşla birlikte artıyor ve bu da kamu bütçelerinde kalıcı yükler oluşturuyor. Aynı zamanda işgücü piyasasında daralma riski ortaya çıkıyor. Daha az sayıda insan çalıştığında, ekonomik büyüme potansiyeli düşüyor ve kamu hizmetlerinin finansmanı daha da zorlaşıyor. Bu nedenle birçok ülke, kadın istihdamını artırmaya, ileri yaştaki bireylerin daha uzun süre çalışmasını teşvik etmeye ve verimlilik artışına dayalı bir büyüme modeli geliştirmeye çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/11/pensions-at-a-glance-2025_76510fe4/full-report/demographic-old-age-to-working-age-ratio_25476b96.html).

Bu demografik dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Japonya. Japonya, düşük doğurganlık ve uzun yaşam süresinin birleştiği bir nüfus yapısına sahip ve nüfus artık sadece yaşlanmıyor, aynı zamanda mutlak olarak da azalıyor. 2050’ye yönelik projeksiyonlar, ülkenin sosyal yapısından işgücü piyasasına, kırsal alanlardan şehir planlamasına kadar her şeyin bu daralma ve yaşlanma gerçeğine göre yeniden şekilleneceğini gösteriyor. Japonya örneği, Avrupa için de adeta bir zaman makinesi işlevi görüyor; pek çok ülkenin on yıllar sonra karşılaşacağı sorunlar Japonya’da şimdiden gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Kısaca Japonya, Avrupa için “Gelecek geldi” diyen ülke (https://www.japantimes.co.jp/news/2025/12/29/japan/society/japan-2050-predections-depopulation/).

Yaşlanmaya karşı geliştirilen en önemli dengeleyici mekanizmalardan biri göç. Çalışma çağındaki göçmenler, işgücü piyasasını destekleyebiliyor, vergi tabanını genişletebiliyor ve bazı sektörlerdeki kronik eleman açığını kapatabiliyor. Bu nedenle Avrupa, Kuzey Amerika ve diğer gelişmiş bölgeler son yıllarda yoğun göç alıyor. Avrupa Birliği’nde bugün nüfusun yaklaşık onda biri AB dışı ülkelerde doğmuş kişilerden oluşuyor. OECD ülkelerinde yabancı doğumlu nüfusun sayısı yüz milyonları aşmış durumda (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=EU_population_diversity_by_citizenship_and_country_of_birth).

Ancak göç meselesi çoğu zaman dar ve indirgemeci bir çerçevede ele alınıyor. Kamuoyunda ve siyasette, göç genellikle Afrika, Ortadoğu ve Asya’dan gelen ve çoğunlukla Müslüman olarak tanımlanan topluluklar üzerinden tartışılıyor. Oysa küresel göç akımları çok daha karmaşık. Asya, Latin Amerika ve Afrika farklı bağlamlarda göç veren büyük bölgeler ve göçün temel belirleyicileri arasında savaş, siyasi baskı, ekonomik eşitsizlik, iklim krizi, eğitim ve iş fırsatları gibi çok sayıda faktör bulunuyor. Dini kimlik, bu sürecin yalnızca küçük ve çoğu zaman aşırı vurgulanan bir parçası (https://worldmigrationreport.iom.int/msite/wmr-2024-interactive/).

Göçün yaşlanan toplumlar için bir çözüm olup olmadığı sorusunun net bir cevabı yok. Göç, doğru politikalarla desteklendiğinde yaşlanmanın ekonomik etkilerini hafifletebilir. Ancak entegrasyon zayıf kaldığında, göç yeni toplumsal eşitsizlikler, dışlanma ve siyasal gerilimler üretebilir. Eğitim, dil öğrenimi, konut, işgücü piyasasına adil erişim ve ayrımcılıkla mücadele gibi alanlarda güçlü politikalar olmadan göçün potansiyeli büyük ölçüde heba edilir. Bu nedenle asıl belirleyici olan göçün miktarından çok, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik hayata ne ölçüde katılabildiğidir.

Göç veren ülkeler açısından ise tablo farklı bir boyut kazanıyor. Özellikle akademisyenler, öğrenciler ve nitelikli profesyonellerin zorunlu ya da yarı zorunlu göçü, bu ülkelerde ciddi bir beyin kaybına yol açıyor. Üniversiteler, sağlık sistemleri ve kamusal kurumlar zayıflarken, göç alan ülkeler bu insan kaynağından faydalanabiliyor. Ancak bu süreç de kendiliğinden adil ya da verimli işlemiyor. Diploma tanıma sorunları, güvencesiz istihdam ve mesleki statü kaybı, göç eden nitelikli bireyler için yaygın deneyimler olmaya devam ediyor.

Bu noktada demografik dönüşüm, yalnızca nüfus sayılarıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda bilgi üretiminin, akademik özgürlüğün ve kurumsal kapasitenin küresel ölçekte yeniden dağılımını ifade ediyor. Yaşlanma ve göç tartışmaları, zorunlu göç, akademik dayanışma ve eşit katılım sorularıyla doğrudan kesişiyor. Göç alan toplumlar, çeşitlilikle birlikte yaşamayı ve bunu adil bir entegrasyon politikasıyla desteklemeyi öğrenmek zorunda. Göç veren toplumlar ise insan kaynağını kaybetmenin uzun vadeli sonuçlarıyla yüzleşiyor. Bu dönüşümün nasıl yönetileceği, yalnızca bugünün ekonomik dengelerini değil, geleceğin toplumsal barışını ve akademik özgürlüğünü de belirleyecek.

Demografik dönüşüm doğru yönetildiğinde küresel bir dayanışma imkânı yaratabilir; yanlış yönetildiğinde ise hem göç veren hem göç alan toplumlar için uzun süreli krizlerin zeminini hazırlar. Bu çerçevede bir iyi bir de kötü senaryo söz konusu olabilir:

İyi senaryo: Gelişmiş ülkeler, yaşlanma sorununa yanıt olarak aldıkları göçmenleri yalnızca işgücü açığını kapatan geçici unsurlar olarak değil, uzun vadeli toplumsal aktörler olarak görür. Etkili entegrasyon politikaları, eğitim ve akademik gelişim olanaklarıyla göçmenlerin potansiyeli desteklenirken, göç veren ülkelerle eşitlikçi ve dayanışmacı ilişkiler kurulur. Diaspora ağları, akademik işbirlikleri ve geri dönüş kanalları sayesinde göç veren toplumların kaybettiği insan potansiyelinin yeniden inşa edilmesine katkı sağlanır. Bu karşılıklı etkileşim, hem göç alan hem de göç veren ülkeler için sürdürülebilir ve istikrarlı bir sistemin temelini oluşturur.

Kötü senaryo: Yanlış entegrasyon politikaları, ekonomik stres ve kimlik siyaseti bir araya geldiğinde göçmen nüfus toplumsal sorunların günah keçisi ilan edilir. Sosyal dışlanma derinleşir, demokratik normlar zayıflar ve siyasal kutuplaşma artar. Aynı süreçte göç veren ülkelerde beyin göçü kurumsal çürümeyi hızlandırır ve toplumsal kırılganlıkları artırır. Bu çift yönlü istikrarsızlık, hem göç alan hem de göç veren toplumlarda iç çatışma riskini yükseltirken, bölgesel ve hatta uluslararası gerilimlerin ortaya çıkma ihtimalini de belirgin biçimde artırır.

Giderek Yaygınlaşan Otomatik Sağlık İstasyonları Nasıl ve Kim İçin Olacak?

0

Halka açık alanlarda kurulan otomatik sağlık istasyonları (sağlık kioskları), dijital sağlığın en görünür ve tartışmalı yüzlerinden biri hâline geliyor. Alışveriş merkezlerinden havaalanlarına, üniversite kampüslerinden kırsal yerleşimlere uzanan bu istasyonlar; tansiyon ölçümü gibi basit taramalardan, uzaktan hekim görüşmesine ve yapay zekâ destekli ön değerlendirmelere kadar geniş bir hizmet yelpazesi sunuyor. Son iki yılda hızlanan bu yayılım, yalnızca teknolojik bir yenilik değil; sağlık hizmetlerine erişim, eşitsizlikler ve emeğin dönüşümü gibi daha derin soruları da beraberinde getiriyor.

Bugün otomatik sağlık istasyonuna yaklaşan bir kişi, çoğu zaman kendi kendine ölçümle başlıyor: kan basıncı, nabız, oksijen satürasyonu, kilo ve vücut kitle indeksi gibi temel göstergeler birkaç dakika içinde kaydediliyor. Bazı gelişmiş modellerde elektrokardiyografi (EKG) ya da risk skorları da yer alıyor. Bu ölçümler, çoğunlukla yapay zekâ destekli bir yazılım tarafından ön taramadan geçirilerek kullanıcıya anlaşılır bir geri bildirim sunuyor: “Normal”, “takip önerilir” ya da “uzmanla görüşün” gibi. Burada yapay zekâ, hekim yerine geçmekten çok, süreci hızlandıran ve yönlendiren bir katman olarak konumlanıyor.

İkinci hat ise “clinic-in-a-box” olarak adlandırılan tele-sağlık kioskları. Bu kabinlerde kullanıcı, uzaktan bir klinisyenle görüntülü görüşme yapabiliyor; kabin içindeki sensörler ve kameralar sayesinde hekim, ölçümleri eş zamanlı görüyor. ABD’de havaalanlarına yerleştirilen OnMed kioskları bu modelin en bilinen örnekleri arasında. Amaç, özellikle yoğun ve geçici nüfusun bulunduğu alanlarda hızlı, düşük eşikli bir sağlık teması sağlamak.

Almanya’da ise yaklaşım biraz farklı bir zeminde ilerliyor. Burada “Gesundheitskiosk” kavramı, daha çok çok dilli danışmanlık, koruyucu sağlık bilgisi ve sağlık sistemine yönlendirme üzerine kurulu. Federal ve eyalet düzeyindeki pilotlarda, özellikle göçmenlerin ve sağlık okuryazarlığı düşük grupların sisteme erişimini kolaylaştırmak hedefleniyor. Klinik teşhisten ziyade, rehberlik ve köprü kurma işlevi ön planda.

Önümüzdeki üç ila beş yıl için yapılan projeksiyonlar, bu istasyonların daha da “standartlaşacağını” gösteriyor. Temel vital ölçümler artık neredeyse varsayılan bir özellik olacak; yapay zekâ ise triyaj, risk bayraklama, randevu ve dokümantasyon gibi arka plan işlevlerinde yoğunlaşacak. Asıl belirleyici unsurun regülasyon olması bekleniyor. Avrupa Birliği’nde tıbbi cihaz mevzuatı ile yapay zekâ düzenlemelerinin kesişimi, üreticileri kalite, izlenebilirlik ve sorumluluk konularında daha sıkı bir çerçeveye zorlayacak. Bu da “hızlı yayılım” ile “güvenli entegrasyon” arasındaki gerilimi artıracak.

Bu noktada kritik soru şu: Otomatik sağlık istasyonları gerçekten erişimi artıran bir çözüm mü, yoksa yeni bir eşitsizlik katmanı mı? Dijital okuryazarlığı yüksek, mahremiyet kaygısı az olan gruplar bu sistemlerden daha kolay faydalanırken; yaşlılar ya da teknolojiden çekinenler dışarıda kalabilir mi? Yapay zekâ destekli triyajda bir hata olduğunda sorumluluk kime ait olacak? Otomatik sağlık istasyonu, hekim açığını kapatan bir destek mi, yoksa sağlık emeğini daha da parçalı ve güvencesiz hâle getiren bir araç mı?

Konu yalnızca “yeni bir cihaz” değil; sağlık hizmetinin kamusal niteliği, göçmenlerin sisteme temas noktaları, veri mahremiyeti ve akademik bilginin sahaya nasıl aktarıldığıyla ilgili. Otomatik sağlık istasyonları, doğru tasarlandığında düşük eşikli ve kapsayıcı bir giriş kapısı olabilir; yanlış kurgulandığında ise sessizce derinleşen eşitsizliklerin sembolüne dönüşebilir. Bu nedenle mesele, “olacak mı?” sorusundan çok, “nasıl olacak ve kim için olacak?” sorusunda düğümleniyor.

https://www.nature.com/articles/s43856-025-00738-5

https://link.springer.com/article/10.1186/s12872-023-03701-1

https://innovationsfonds.g-ba.de/downloads/beschluss-dokumente/140/2022-02-16_INVEST_Billstedt.Horn_Evaluationsbericht.pdf

Yahudi Toplumunu Hedef Alan Saldırıları da Filistin’deki Soykırımı da Kınıyoruz!

0

Bizler akademisyenleriz.

Bilginin, eleştirel düşüncenin ve etik tutarlılığın sorumluluğunu taşıyoruz.

Bu nedenle şiddet karşısındaki tutumumuz kimliğe, coğrafyaya veya güce göre değişemez.

Avustralya’da Yahudi toplumunu hedef alan saldırıyı açık ve koşulsuz biçimde kınıyoruz.

Antisemitizm, tarihsel yükü ve güncel tezahürleriyle birlikte, insanlık onuruna yönelmiş bir nefret suçudur.

Nerede ve kim tarafından işlenirse işlensin, meşrulaştırılamaz.

Ancak akademik vicdan, yalnızca tekil olaylara değil, süreklilik arz eden yapısal şiddete de bakmayı gerektirir.

Bugün İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırım politikaları;

sivillerin sistematik biçimde hedef alındığı,

yaşam alanlarının yok edildiği,

bilginin, eğitimin ve akademik varoluşun imkânsız hâle getirildiği bir yıkım sürecine dönüşmüştür.

Bu gerçeği dile getirmek antisemitizm değildir.

Aksine, antisemitizmin ahlaki gücünü devlet şiddetini örtmek için araçsallaştıran yaklaşımlara karşı durmaktır.

Akademik dayanışma, seçici empati demek değildir.

Güçsüzün acısını görmezden gelip güçlüye sessiz kalmak değildir.

“Yanlış ama şimdi sırası değil” diyerek susmak hiç değildir.

Bizler biliyoruz ki:

Nefret suçları kınanmalıdır.

Soykırım ve kitlesel cezalandırma politikaları durdurulmalıdır.

Akademisyenler, öğrenciler ve entelektüel yaşam hiçbir coğrafyada hedef hâline getirilemez.

Sessizlik tarafsızlık değildir.

Sessizlik, çoğu zaman mevcut adaletsizliğin yanında konumlanmaktır.

Bu nedenle Academic Solidarity olarak ilan ediyoruz:

Her türlü antisemitizme karşıyız.

Her türlü ırkçılığa karşıyız.

Ve devletler eliyle yürütülen, sistematik, süreğen ve yıkıcı şiddetin karşısındayız.

Dayanışmamız kimliklere değil, insan onuruna dayanmaktadır.

Kızamık Vakalarındaki Artış Endişe Verici

0

2025 yılı, kızamığın dünya genelinde yeniden yükselişe geçtiği bir yıl olarak öne çıkıyor. Yıllardır etkili aşılama programları sayesinde kontrol altında tutulan bu hastalık, bugün birçok ülkede ciddi salgınlara yol açıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde kızamık vakaları son otuz yılın en yüksek seviyesine ulaştı. CDC verilerine göre 2025 yılı itibarıyla ülke genelinde yaklaşık iki binin üzerinde doğrulanmış vaka bildirildi ve bu artış, 2000 yılında elde edilen “kızamık eliminasyonu” statüsünün tehlikeye girmesine yol açtı (https://www.cdc.gov/measles/data-research/index.html). En dikkat çekici artış Güney Carolina’da yaşanıyor; eyalette 126’ya yakın vaka tespit edilmiş durumda ve yüzlerce kişi temas nedeniyle karantina altına alındı. Utah, Arizona ve diğer birçok eyalette de okul temelli küçük salgınlar sürüyor. Vaka sayılarındaki bu artışın büyük bölümü aşısız ya da eksik aşılanmış kişilerden kaynaklanıyor (https://www.reuters.com/business/healthcare-pharmaceuticals/south-carolina-measles-cases-rise-126-amid-accelerating-outbreak-2025-12-12/).

Benzer bir tablo Avrupa’da da karşımıza çıkıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF’e göre Avrupa Bölgesi 2024 yılında 127 binden fazla kızamık vakası bildirdi ve bu rakam, 1997’den bu yana kaydedilen en yüksek seviye olarak kayıtlara geçti. 2025 boyunca artış devam etti; Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi (ECDC), AB/AEA ülkelerinde Kasım 2024’ten Ekim 2025’e kadar 9.600’ün üzerinde doğrulanmış vaka olduğunu bildirdi. Belçika, İtalya ve İspanya gibi ülkeler yüzlerce vakayla dikkat çekerken, birçok ülkede okul çağındaki çocuklar arasında yayılımın hızlandığı görülüyor. Uzmanlar, COVID-19 pandemisi sırasında rutin aşılamaların aksaması ve sağlık hizmetlerine erişimin azalmasının, kıtada bağışıklık oranlarını olumsuz etkilediğini vurguluyor (https://www.who.int/europe/news/item/13-03-2025-european-region-reports-highest-number-of-measles-cases-in-more-than-25-years—unicef–who-europe).

Amerika kıtasının diğer bölgelerinde de benzer bir risk söz konusu. PAHO’nun açıklamalarına göre 2025’in ortasına kadar Latin Amerika’da on ülkede 10 binden fazla vaka bildirildi ve onlarca ölüm kaydedildi. Dünya genelinde kızamık halen tamamen önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen, WHO’nun raporları 2023 yılında yaklaşık 10 milyon kişinin kızamığa yakalandığını gösteriyor. Bu tablo, rutin bağışıklama oranlarının bazı bölgelerde kritik eşiğin altında kaldığını açıkça ortaya koyuyor (https://www.paho.org/en/news/15-8-2025-ten-countries-americas-report-measles-outbreaks-2025).

Kızamığın bu kadar hızlı yayılabilmesinin temel nedeni, virüsün son derece bulaşıcı olmasıdır. Enfekte bir kişiyle aynı ortamı paylaşan ve aşısız olan bireylerin yaklaşık yüzde 90’ı hastalığa yakalanabilir. Buna karşın MMR aşısının iki dozu, yüzde 97’nin üzerinde koruma sağlar. Toplumun en az yüzde 95’inin aşılı olması, kızamığın toplumsal düzeyde kontrol altında tutulması için kritik öneme sahiptir. Ancak pandemi döneminde aşılanmaların aksaması, aşı tereddütü ve yanlış bilgi kampanyalarının güçlenmesi nedeniyle birçok ülkede bağışıklık oranları bu eşiğin altına düşmüş durumda.

Küresel ölçekte artan insan hareketliliği ve zorunlu göçler de kızamık vakalarının artmasının bir sebebi olabilir. Uzmanlar, göçün tek başına salgınların nedeni olmadığının altını çiziyor; ancak çatışma bölgelerinde ve düşük gelirli ülkelerde aşı programlarının aksaması, sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlik ve göç yolculuklarının zorlu koşulları, bazı topluluklarda aşı eksikliğine yol açabiliyor. Bu durum, özellikle varış ülkelerinde bütün göçmenlerin erken dönemde aşılama programlarına dahil edilmesini daha da kritik hale getiriyor. Bununla birlikte, Avrupa ve Amerika’daki son kızamık artışlarında belirleyici faktörün göç değil, yerli nüfus içindeki aşılanma oranlarının düşmesi ve artan aşı tereddüdü olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, göç ve sağlık arasındaki ilişkiyi tek yönlü açıklamalardan kaçınarak, toplum sağlığında eşit erişimin ve güçlü bağışıklama programlarının önemini vurgulayan bir çerçeve içinde ele almak gerekiyor.

Tüm bu veriler, kızamığın sadece tıbbi bir sorun değil, aynı zamanda küresel bir halk sağlığı sorunu olduğunu gösteriyor. Hastalık, özellikle küçük çocuklarda zatürree, ensefalit ve ölüm gibi ağır sonuçlar doğurabiliyor. Maalesef etkili, ucuz ve güvenli aşılara sahip olmamıza rağmen dünyanın birçok bölgesinde yeniden büyük salgınlar görüyoruz. Halk sağlığı uzmanları, aşı kapsamını artırmaya yönelik hızlı ve kapsamlı kampanyalar yürütülmesi gerektiğini, toplumun bilimsel bilgiyle desteklenmesi ve aşı karşıtı yanlış bilgilere karşı aktif mücadele edilmesinin zorunlu olduğunu belirtiyor.

2025 yılındaki bu kızamık dalgası, bize bir kez daha bağışıklama programlarının ne kadar hayati olduğunu ve pandemi sonrası dünyada rutin sağlık hizmetlerini güçlendirmenin önemini hatırlatıyor. Aşının etkili olduğu bir hastalık için bugün hâlâ salgınlardan söz ediyor olmamız, küresel sağlık sistemlerinin ne kadar kırılgan hale gelebildiğini ve bilimsel temelli halk sağlığı politikalarının önemini açıkça ortaya koyuyor.

Yapay Zeka ve Sağlık: Konfor Alanından Çıkma Zamanı

0

1 Aralık 2025 tarihinde Akademische Solidarität e. V. tarafından düzenlenen “AI in Healthcare / Sağlıkta Yapay Zeka” başlıklı çevrim içi seminere, farklı ülkelerden ve sağlık disiplinlerinden yaklaşık 90 kişi katıldı. Seminerin konuşmacısı, Arkansas Tech University Bilgisayar Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Dr. Tolga Ensari oldu.

Dr. Ensari, konuşmasının başlangıcında yapay zekânın gelişim sürecini ve temel matematiksel-istatistiksel altyapısını özetleyerek, AI’ın yalnızca programlamadan ibaret olmadığını; diferansiyel denklemlerden optimizasyona, grafik teorisinden olasılık modellerine kadar geniş bir bilgi tabanına sahip olduğunu vurguladı.

Konuşmanın ana bölümünde Dr. Ensari, yapay zekânın sağlık alanındaki güncel uygulamalarını ele aldı:

  • Tıbbi görüntülemede (CT, MR, patoloji) yapay zekâ destekli tanı sistemleri, kanser tespitinden görüntü yorumlamaya kadar yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.
  • Klinik karar destek yazılımları (IBM Watson Health vb.) hekimlerin tanı ve tedavi süreçlerini hızlandırıyor.
  • Metin, genom verisi veya sensör çıktılarının AI algoritmalarına nasıl dönüştürüldüğü örneklerle açıklandı.
  • Gelişmekte olan alanlar arasında dijital ruh sağlığı, biyolojik bilgisayarlar, sinir hücreleriyle çalışan yeni nesil “actual intelligence” kavramı ve spiking neural networks gibi biyolojik esinli modeller yer aldı.

Dr. Ensari, yapay zekânın insan gibi “hata yapabileceğini” de somut örneklerle anlattı. Avustralya’da Tesla araçlarının kanguruları tanıyamayıp durması veya görüntü sınıflandırıcıların muffin–köpek yavrusu arasındaki farkı karıştırması, AI sistemlerinin mutlak doğru kabul edilmemesi gerektiğini gösteren örnekler arasında paylaşıldı.

Seminerde etik ilkeler ve yaklaşan yasal düzenlemeler geniş yer tuttu. Bu çerçevede veri gizliliği, adalet ve şeffaflık, insan denetimi, yönetilebilirlik ve izlenebilirlik AI sistemlerinin temel koşulları olarak tanımlandı.

Seminerde ABD ve AB’de beş yıldır süren kapsamlı “teknoloji anayasası” çalışmalarından örnekler paylaşıldı. Hekimlerin AI kullanırken hukuki sorumluluğu, olası malpraktis davalarında paylaşılmış sorumluluk (“shared responsibility”) ve ileride ortaya çıkabilecek regulasyonların yönü tartışıldı.

Dr. Ensari, katılımcıların sorularını da yanıtladı:

  • Hastaların hekime gelmeden önce ChatGPT gibi araçlara danışması artık yaygın; ancak hekimin AI ile konuşmayı hastanın önünde ve şeffaf şekilde yürütmesi etik açıdan daha doğru olabilir.
  • AI’ın hatalı karar vermesi durumunda sorumluluğun tek başına yazılıma atılamayacağı vurgulandı.
  • Birinci basamakta çalışan hekimler için özel klinik AI araçlarının yakın gelecekte meslek gruplarına göre özelleştirileceği öngörüldü.
  • Meta-analiz yapabilen AI sistemlerinin giderek güçlendiği ve yakın zamanda bilimsel araştırma süreçlerini tamamen dönüştürebileceği belirtildi.
  • Ruh sağlığı ile ilgili konularda gelişi güzel sohbet amaçlı yapay zekâ kullanımının sakıncalı olduğu, ancak lisanslı “Dijital Mental Health” sistemlerinin yararlı olabileceği ifade edildi.

Seminerin sonunda söz alan katılımcılardan biri, İsveç’te birinci basamakta kullanılan Tandem Health benzeri AI destekli yazılımların pratik faydalarını aktardı:

  • Hekim–hasta görüşmesini otomatik olarak transkribe edip tıbbi notlara dönüştürme,
  • Rapor, sevk, istirahat belgesi gibi yazışmaları saniyeler içinde oluşturma,
  • İlaç etkileşimleri ve guideline denetimlerini otomatik yapma.

Bir başka katılımcı Almanya’da kullanılan Heidi Health adlı transkripsiyon ve karar destek aracından söz ederek, bu yazılımların özellikle veri güvenliği gereklilikleri nedeniyle yerel sistemlere entegre çalışmasının önemini vurguladı.

“Konfor Alanından Çıkma Zamanı”

Programın sonunda moderatörlerden biri, seminerin kendisini “konfor alanından çıkarıp korku–öğrenme–gelişim döngüsüne ittiğini” söyleyince, Dr. Ensari şu sözlerle yanıt verdi:

“Korkmak iyidir. Çünkü öğrenmenin ve gelişmenin başlangıcıdır.”

Akademische Solidarität e. V. tarafından düzenlenen bu kapsamlı seminer, hem teknik hem etik hem de pratik yönleriyle yapay zekânın sağlıkta nasıl bir dönüşüm başlattığını gözler önüne serdi. Katılımcıların yoğun ilgisi ve aktif katkıları, sağlık alanındaki profesyonellerin bu değişime hazır olduğunu, fakat yolun henüz başında olunduğunu bir kez daha gösterdi.

İngiltere Prostat Kanseri Taramasını Önermiyor

0

Bu hafta Birleşik Krallık’ta ulusal tarama komitesinin prostat kanseri taramasını genel nüfus için önermeme yönündeki kararı, uluslararası tıp camiasında yeni bir tartışma başlattı. Kararın ardında tanıdık bir gerekçe yer alıyor: PSA (prostat spesifik antijen) testi bazı hayatları kurtarsa da, gereksiz tanı ve gereksiz tedavi riskini de beraberinde getiriyor. Üstelik son yıllarda kanıtlar, bu dengenin hâlâ hassas olduğunu gösteriyor (https://www.ft.com/content/9065a8d8-8bfb-40e7-a64d-a326275a00e8).

Tarama konusunda en kapsamlı verilerden biri olan Avrupa’daki ERSPC randomize çalışmasının 23 yıllık sonuçları şöyle: PSA ile düzenli tarama yapılan grupta prostat kanserinden ölme olasılığı göreli olarak yaklaşık yüzde 13 daha düşük. Ancak bu ‘göreli’ fark, gerçek hayatta çok küçük bir kazanca karşılık geliyor: 23 yıllık izlemde, tarama yapılan her 1.000 erkekten yalnızca 2 veya 3’ünün prostat kanserinden ölümü önlenmiş görünüyor. Buna karşılık, tarama yapılan grupta prostat kanseri tanısı yüzde 30 oranında artıyor; yani birçok erkek, aslında hiçbir zaman sorun yaratmayacak, yavaş seyirli bir tümör için “hasta” etiketi alıyor. Bu da gereksiz biyopsiler, gereksiz ameliyatlar ve yaşam kalitesini düşüren komplikasyonlar anlamına gelebiliyor (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/41160819/).  

Prostat kanseri taramasındaki en önemli sorulardan biri, hâlâ en temel araçlardan olan PSA testinin doğruluğu. PSA’nın yalancı pozitif oranı oldukça yüksek; örneğin PSA’sı yüksek bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 70’i biyopsi yapıldığında kanser çıkmıyor. Özellikle prostat büyümesi, enfeksiyonlar ve hatta yakın zamanda yapılan cinsel ilişki bile PSA’yı yükseltebiliyor. Bu durum, ciddi bir kaygı yükü, gereksiz biyopsiler ve bazen de gereksiz tedavilere uzanan bir zincir anlamına geliyor. Öte yandan PSA’nın yalancı negatifliği de göz ardı edilemez; yaklaşık yüzde 15 civarında prostat kanseri PSA normal olduğu hâlde atlanabiliyor. Bu oran, özellikle agresif tümörlerden duyulan endişeyi canlı tutuyor (https://bmjoncology.bmj.com/content/2/1/e000039).

Güncel tartışmalarda öne çıkan bir diğer konu, tarama yapılacaksa hangi yöntemin tercih edilmesi gerektiği. Geçmişte prostat kanseri açısından tarama denildiğinde, parmakla rektal muayene (DRE) rutin olarak öneriliyordu. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalar, DRE’nin tarama amacıyla kullanıldığında oldukça düşük bir duyarlılığa sahip olduğunu gösterdi. Güncel kılavuzların çoğu, DRE’nin tarama testinden ziyade, spesifik bir şikâyeti olan veya PSA’sı yüksek çıkan erkeklerde tamamlayıcı bir fizik muayene aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Tarama kararı alınacaksa PSA testi, duyarlılığı daha yüksek olduğu için tercih edilen yöntem. Ancak PSA’nın da tek başına kesin bir sonuç vermediği, hem yalancı pozitiflik hem de yalancı negatiflik riskine sahip olduğu unutulmamalı.

Bugün birçok ülke, taramayı tüm nüfusa önermek yerine daha seçici bir yaklaşımı benimsiyor. ABD’nin USPSTF önerileri, 55–69 yaş arasındaki erkeklerde taramanın ancak hekim ve hasta arasında kapsamlı bir görüşme yapılarak, olası yarar ve zararların açıkça tartışılmasından sonra yapılmasını uygun görüyor (https://www.uspreventiveservicestaskforce.org/uspstf/recommendation/prostate-cancer-screening). Yaşam beklentisi sınırlı olan veya 70 yaş üstü erkeklerde taramanın zararlarının faydasından fazla olduğuna dikkat çekiliyor. İngiltere’nin son kararı ise genel taramayı reddederken, yalnızca BRCA1/2 mutasyonu taşıyan erkeklerde iki yılda bir taramayı destekliyor; çünkü bu grupta prostat kanseri daha erken ve daha agresif seyredebilir. Almanya’da da artık sistematik “rektal muayene + otomatik biyopsi” dönemi kapanıyor; Alman kılavuzu, PSA’ya dayalı, daha özelleştirilmiş (risk, yaş, PSA değeri, talep vb’ye göre) bir stratejiyi tavsiye ediyor. Ama bu strateji hâlâ “herkese zorunlu” veya “kitle tarama programı” değil (https://register.awmf.org/assets/guidelines/043-022OLl_S3_Prostatakarzinom_2025-08.pdf).

Tıptaki son gelişmeler ise PSA’ya ek olarak multiparametrik prostat MRI’nın giderek daha güçlü bir araç haline geldiğini gösteriyor. MRI’ın, gereksiz biyopsileri azaltma ve klinik açıdan anlamlı kanserleri daha isabetli yakalama potansiyeli var. Ancak MRI temelli taramanın toplum genelinde uygulanabilirliği, maliyet-etkinliği ve ideal yaş aralıkları henüz tam olarak netleşmiş değil (https://bmjopen.bmj.com/content/12/11/e059482).

Tüm bu veriler, prostat kanseri taramasının basit bir “yaptır / yaptırma” kararı olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Her erkekte risk profili, yaşam beklentisi, aile öyküsü ve kişisel tercihleri farklı. Hekim ile hasta arasındaki iyi bir iletişim, taramanın potansiyel faydalarının olduğu kadar, aşırı tanı, aşırı tedavi ve test hatalarının doğurabileceği fiziksel ve psikolojik zararların da dürüstçe konuşulmasını gerektiriyor.

Sonuç olarak, güncel kanıtlar genel nüfusta zorunlu veya otomatik bir taramayı desteklemiyor. Ancak 50–70 yaş aralığındaki sağlıklı erkeklerde, özellikle aile öyküsü olanlarda veya yüksek riskli gruplarda, tarama seçeneği dikkatle değerlendirilmelidir. Taramanın tek amacı erken saptama değil; aynı zamanda erkeklerin kendi sağlık kararlarında aktif bir rol üstlenmelerini sağlamak. Hekimlik pratiğinde ise amaç, daha çok test değil, daha çok bilgilendirme ve daha az zarar. Prostat kanseri taramasındaki güncel tartışmalar da bizi tam olarak bu noktaya çağırıyor.

Yapay Zekâ Geri Çekilmiş Makaleleri Ayırt Edemiyor

0

Bilimsel literatürde geri çekilmiş makaleler, araştırma bütünlüğünü korumak için kullanılan en sert ve görünür uyarı işaretleridir. Ancak Retraction Watch’ta 19 Kasım 2025’te yayımlanan yeni bir çalışma, hızla yaygınlaşan yapay zekâ sohbet botlarının bu kritik uyarı işaretlerini tanımakta son derece zorlandığını gösteriyor. Araştırmacılar, özellikle ChatGPT ve benzeri araçlara yönelen akademisyenlerin, bu modellerin verdiği yanıtları “otomatik doğruluk filtresi” gibi kullanmaları hâlinde ciddi hatalara davetiye çıkardıkları konusunda uyarıyor (https://retractionwatch.com/2025/11/19/ai-unreliable-identifying-retracted-research-papers-study/).

Çalışmayı yürüten Campinas Eyalet Üniversitesi’nden Konradin Metze ve ekibi, aslında oldukça basit bir deney tasarladı. Anesteziyoloji alanındaki büyük bilimsel sahtecilik skandalıyla bilinen Joachim Boldt’un yayınlarından oluşan bir listeyi 21 farklı yapay zekaya sundular. Listenin içinde en çok atıf alan geri çekilmiş Boldt makaleleri, yine en çok atıf alan ama geri çekilmemiş Boldt yayınları ve ayrıca soyadı Boldt olan başka yazarların yazdığı makaleler yer alıyordu. Toplam 132 referansın her biri için botlardan tek bir şey istenmişti: Bu makale geri çekildi mi, çekilmedi mi?

Sonuç çarpıcıydı. Sohbet botlarının çoğu, geri çekilmiş makalelerin yarısından azını doğru olarak tanımladı. Üstelik yalnızca “kaçırmakla” kalmadılar; geri çekilmemiş makalelerin de hatırı sayılır bir bölümünü yanlışlıkla geri çekilmiş gibi işaretlediler. Bu, hem duyarlılık hem de özgüllük bakımından ciddi bir zayıflık anlamına geliyor: Yapay zekâ, hem yanlış güvence veriyor hem de sağlam makalelere gereksiz şüphe düşürüyor.

Araştırma ekibi üç ay sonra deneyin bir kısmını tekrarladığında daha da ilginç bir tabloyla karşılaştı. İlk turda botlar genellikle kesin ifadeler kullanırken, ikinci turda “muhtemelen geri çekilmiş olabilir” veya “daha fazla inceleme gerektiriyor” gibi muğlak ve kaçamak cümleler kurmaya başladılar. Araştırmacılar bu değişimi, modellerin “yanlış bir kesinlik sunmak” ile “belirsiz ifadelerle kendini kurtarmaya çalışmak” arasında gidip geldiği şeklinde yorumluyor.

Retraction Watch haberinde, Sheffield Üniversitesi’nden Mike Thelwall’ın kısa süre önce yayımladığı başka bir çalışma da hatırlatılıyor. Thelwall, geri çekilmiş ya da hakkında ciddi şüpheler bulunan 217 makaleyi ChatGPT’ye toplam 6510 kez değerlendirdi. Bu binlerce cevabın hiçbirinde, ChatGPT makalenin geri çekildiğini, hakkında soru işareti olduğunu ya da bilimsel sorun içerdiğini belirtmedi. Aksine, bazı geri çekilmiş makaleleri “yüksek kaliteli çalışma” olarak övdüğü bile görüldü. Bu durum, yapay zekânın yalnızca retraction bilgisini kaçırmakla kalmadığını, aynı zamanda hatalı veya sahte bilimsel bulguları övgüyle yeniden üretebildiğini de gösteriyor (https://sheffield.ac.uk/ijc/news/new-research-suggests-chatgpt-ignores-article-retractions-and-errors-when-used-inform-literature?utm_source=chatgpt.com).

Sorun yalnızca tanımada değil. Journal of Advanced Research’ta yayımlanan bir başka çalışma, sohbet botlarının verdiği cevaplarda geri çekilmiş makaleleri kaynak olarak kullandığını ortaya koydu. Bu da yapay zekânın, bilimsel literatürde artık geçersiz sayılan bilgileri yeniden dolaşıma sokabildiği anlamına geliyor. Akademik dünyada gittikçe daha fazla kişi ChatGPT gibi araçları hızlı özet çıkarmak, araştırma fikri geliştirmek veya literatüre hâkim olmak için kullanırken, geri çekilmiş bilgilerin yeniden dolaşıma girmesi giderek büyüyen bir risk haline geliyor.

Bilim sosyoloğu Serge Horbach, bu gelişmeleri “açık bir uyarı” olarak nitelendiriyor: LLM modelleri, geri çekilmiş makaleleri ayıklamak için uygun araçlar değil. Yapay zekâ modellerinin eğitim verisi hem tarihsel olarak gecikmeli hem de retraction bilgilerinin dağınık biçimde yayımlandığı bir sistemden besleniyor. Bir makalenin geri çekildiğine dair bilgi yalnızca dergi sayfasında, yalnızca PubMed’de ya da yalnızca Retraction Watch veri tabanında görünür olabiliyor. Bu parçalı yapıyı güvenlikle ve doğrulukla taramak, bugünkü sohbet botlarının teknik kapasitesinin oldukça ötesinde.

Academic Solidarity açısından bu bulgular, özellikle sürgündeki veya güvencesiz koşullarda çalışan akademisyenler için özel bir anlam taşıyor. Araştırma altyapısına erişimin sınırlı olduğu durumlarda ChatGPT gibi araçlar cazip bir hız ve kolaylık sunuyor. Ancak bu kolaylık, geri çekilmiş veya hatalı bilgilere dayalı çalışmaların fark edilmeden yeniden üretilmesi riskini beraberinde getiriyor. Politik, hukuki veya insan hakları alanlarında çalışan araştırmacılar için bu risk daha da ağır olabilir; yanlış bilgi yalnızca bilimsel bir hata değil, aynı zamanda politik bir manipülasyonun kapısını da aralayabilir.

Bu tablo, yapay zekânın araştırma süreçlerinde tamamen dışlanmasını gerektirmiyor; ancak kritik bir sınırı hatırlatıyor: ChatGPT ve benzeri modeller, geri çekilmiş literatürü tespit etmek için güvenilir bir filtre değil. Bu araçlar en fazla not tutmaya, metni sadeleştirmeye, tartışma fikri üretmeye yardımcı olabilir. Fakat bir makalenin gerçekten geri çekilip çekilmediğine karar verme işi, günümüzde halen insan araştırmacının sorumluluğunda olmalı. Bilimsel bütünlüğün asıl yükünü taşıyan da bu sorumluluk oluyor.

Akademi ile Reel Sektör Arasındaki İşbirliğinde Daha Çok Yürünecek Yol Var

0

Academic Solidarity Derneği bu hafta akademi ile reel sektör arasındaki ilişkiyi mercek altına alıyor. Üniversitelerin inovasyon ve kalkınmadaki kritik rolü giderek güçlenirken, iki taraf arasındaki işbirliğinin hâlâ potansiyelin belirgin şekilde altında olduğu görülüyor. Bu durum yalnızca Türkiye’de değil, Almanya ve diğer OECD ülkelerinde de benzer şekilde gündemde. OECD’nin üniversite–sanayi işbirliğine ilişkin son raporunda, ülkeler genelinde işbirliğinin beklentilerin altında kaldığı, bunun nedenleri arasında bürokrasi, finansman zorlukları ve iki kurumun farklı çalışma ritimleri olduğu belirtiliyor (OECD 2023, https://www.oecd.org/sti/university-industry-collaboration.htm).

Akademiye yönelik “sırça saraylarda çalışma” eleştirisi ise kamuoyunda sıkça gündeme geliyor. Akademik dünyayı analiz eden araştırmacılar, yayın baskısı, yüksek ders yükü ve idari görevlerin akademisyenlerin zamanının büyük kısmını tükettiğini; bu durumun dış sektörle ortak çalışmayı zorlaştırdığını ortaya koyuyor (Altbach 2015, https://doi.org/10.6017/ihe.2015.79.5837). Avrupa Komisyonu da benzer şekilde, akademi ve sektör arasında “farklı motivasyonlar ve iletişim eksikliği” nedeniyle sistematik bir kopukluk bulunduğunu vurguluyor (European Commission 2021, https://place-based-innovation.ec.europa.eu/publications/higher-education-smart-specialisation-handbook_en).

Öte yandan reel sektörün üniversiteleri ne kadar etkili kullandığı da tartışma konusu. Türkiye’deki işletmelerin üniversiteleri genellikle nitelikli mezun sağlayan kurumlar olarak gördüğü, Ar-Ge ve inovasyon odaklı ortak projelerin hâlâ sınırlı kaldığı belirtilmektedir (https://www.yok.gov.tr/documents/documents/68c01f9a0dc63.pdf). Almanya’da durum daha iyi olsa da tamamen farklı değil. Stifterverband ve CHE’nin hazırladığı “Transferindikator Deutschland” raporu, Almanya üniversitelerinde dahi sektörel işbirliğinin potansiyelin altında kaldığını gösteriyor (Stifterverband & CHE 2022, https://www.stifterverband.org/transferkompass).

Sektörün üniversitelerden beklentisinin karşılanamamasının önemli nedenlerinden biri de uygulama pratiği eksikliği. Dünya Ekonomik Forumu’nun “Future of Jobs” raporu, üniversite mezunlarının pek çok ülkede pratik beceri açısından iş dünyasının ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığını belirtiyor (WEF 2020, https://www.weforum.org/reports/the-future-of-jobs-report-2020).

Akademi–sektör ilişkisini zayıflatan bir diğer faktör ise karşılıklı güvensizlik. Research Policy dergisinde yayımlanan kapsamlı bir derleme, sektörün akademiyi “yavaş ve soyut”, akademinin ise sektörü “sabırsız ve ticari kaygılı” bulduğunu ortaya koyuyor. Bu durumun temelinde iletişim eksikliği, farklı motivasyonlar ve aracı kurumların zayıflığı yatıyor (Perkmann et al. 2013, https://doi.org/10.1016/j.respol.2012.09.007).

Dünyadaki başarılı örnekler, bu kopukluğun aşılabileceğini kanıtlıyor. Almanya’daki Fraunhofer Enstitüleri’nin gelirlerinin yaklaşık %70’inin özel sektör projelerinden gelmesi ve kurumun uygulamalı araştırma konusundaki küresel başarısı, güçlü bir model oluşturuyor (Fraunhofer Jahresbericht 2023, https://www.fraunhofer.de/en/annual-report.html). ABD’de Stanford ve MIT çevresinde gelişen üniversite–startup ekosistemi ise akademik araştırmaların hızla ticarileşmesini mümkün kılıyor (Roberts 2019, https://www.nowpublishers.com/article/Details/ENT-093). İsveç ve Hollanda gibi ülkelerde belediye–üniversite–sanayi üçgeniyle yürütülen yerel yenilik programları, işbirliğinin nasıl kurumsallaşabileceğine dair iyi örnekler sunuyor.

Peki akademi ve reel sektör nasıl daha verimli çalışabilir? OECD’nin işbirliği politikalarına ilişkin analizine göre ortak fon mekanizmaları, vergi teşvikleri ve teknoloji transfer ofislerinin güçlendirilmesi sürdürülebilir bir işbirliği için kritik adımlar arasında yer alıyor (OECD 2019, https://www.oecd.org/sti/university-industry-collaboration-policies.htm). Avrupa’da giderek yaygınlaşan sanayi doktora programları, akademisyenlerin danışmanlık yapması ve sektörle ortak proje kültürünün geliştirilmesi de sık önerilen stratejiler arasında.

Akademi ile reel sektör arasında gözle görünür bir mesafe bulunsa da kullanılmayan büyük bir potansiyel olduğu açık. Dijitalleşme, yapay zeka, sürdürülebilirlik ve küresel rekabet gibi alanlarda her iki taraf da birbirine geçmişe kıyasla çok daha fazla ihtiyaç duyuyor. Doğru köprü mekanizmaları, güçlü aracı yapılar ve politik desteklerle üniversiteler ile iş dünyası arasında gerçek bir sinerji yaratmak mümkün. Bu işbirliği yalnızca ekonomik büyüme için değil, toplumsal gelişim ve bilimsel ilerleme açısından da kritik önem taşıyor.

Türkiye’de Akademik Özgürlük Dibe Vurdu: “Bu istibdat rejiminin diploması hükümsüzdür”

0

İstanbul Teknik Üniversitesi’nin son mezuniyet töreninde sahneye çıkan öğrenciler, rektörün konuşmasını protesto etti. Tribünlerde oturan aileler protestoya alkışlarla karşılık verdi. Törende yükselen bu ortak tepki, yalnızca bir anlık öfkenin değil, Türkiye’de üniversite yönetimi ve akademik özgürlükler konusunda birikmiş, kolektif bir rahatsızlığın görünür hale gelmesiydi (https://onedio.com/haber/itu-mezuniyet-toreninde-rektorun-konusmasini-protesto-eden-ogrencilere-aileler-alkislarla-destek-verdi-1303148).

Türkiye’de üniversiteler son on yılda belirgin biçimde merkezileştirilmiş bir yönetişim modeline geçti. 2016 sonrası yapılan düzenlemelerle rektör seçimleri tamamen ortadan kaldırıldı ve tüm rektörler Cumhurbaşkanı tarafından atanır hale geldi. Boğaziçi, ODTÜ, İstanbul Üniversitesi, Marmara ve daha birçok köklü üniversite, öğretim üyelerinin tercihi dışındaki atamalar nedeniyle hem akademik hem de kültürel kimliklerinde kırılmalar yaşadı. Bu atamalar yalnızca idari birer karar olarak değil, üniversitelerin tarih boyunca taşıdığı özerklik ilkesinin aşınması olarak değerlendiriliyor.

Söz konusu durum yalnızca üniversitelere özgü değil. Benzer gerilimin liselere kadar indiğini Ankara Fen Lisesi’nin mezuniyet töreninde görüyoruz. Öğrenciler, eğitim ortamlarını şekillendirme hakkının ellerinden alındığını düşünerek okul müdürünü protesto etti. Eğitim alanında katılım ve söz hakkının daraltıldığına dair algı, artık yalnızca üniversiteli gençlerde değil, daha erken yaş gruplarında da hissediliyor (https://ankahaber.net/haber/detay/ankara_fen_lisesi_ogrencileri__mezuniyet_toreninde_okul_mudurunu_protesto_etti_246956).

Boğaziçi Üniversitesi mezuniyet töreninde Doruk Dörücü’nün diplomayı sahnede yırtarak gerçekleştirdiği protesto (https://www.dw.com/tr/i%CC%87mamo%C4%9Flu-protestosu-diplomas%C4%B1n%C4%B1-y%C4%B1rtan-doruk-d%C3%B6r%C3%BCc%C3%BC-serbest/a-73153618), bu dönüşümün en sembolik örneklerinden biri olarak hafızalara kazındı. “Bu istibdat rejiminin diploması hükümsüzdür” sözleri, bireysel bir çıkış gibi görünse de, üniversitenin artık öğrenciler için kendilerini ifade edebilecekleri bir “ev” olma niteliğini kaybettiği hissinin dışavurumuydu. Diplomayı yırtmak, yalnızca eğitim kurumuna değil, bu kurumun temsil ettiğine inanılan kültürel anlamlara yönelik bir itirazdı.

Bu gelişmeler Türkiye’ye özgü değil. Aynı dönemde ABD’de (https://www.independent.co.uk/news/harvard-university-donald-trump-university-of-kentucky-education-department-phoenix-b2742772.html) ve başka yerlerde de (https://www.belfasttelegraph.co.uk/news/northern-ireland/ulster-university-accused-of-censorship-after-removing-palestinian-flag-footage-from-graduation-video/a231930227.html) üniversiteler kampüs protestoları ve politik baskılar nedeniyle mezuniyet törenlerini iptal ediyor, semboller yasaklanıyor, öğrencilerin söz hakkı sınırlandırılıyor. Akademik alanın siyasileşmesi ve yönetimlerin özgür ifade karşısında tedbir alma refleksi, küresel ölçekte benzer bir yönelim sergiliyor. Bilginin uluslararası dolaşımı gibi baskı biçimleri de artık sınır tanımıyor.

İTÜ’de tribünlerden yükselen alkış, önemli bir eşik işareti verdi. Bu kez yalnızca öğrenciler konuşmadı; aileler de sahneye dönük baskıyı kabul etmediklerini gösterdi. Bu destek, akademik özgürlüğün yalnızca akademisyenlerin ya da öğrencilerin iç tartışması değil, toplumun geleceğini belirleyen ortak bir değer olduğunu hatırlattı.

Mezuniyet törenleri, bir üniversitenin kendini nasıl tanımladığını gösteren ritüellerdir. Eğer bu ritüeller sessizliğe zorlanıyorsa, üniversitenin düşünsel alanı da daralıyor demektir. Bugün Türkiye’de mezuniyet sahnesinde yaşananlar, yalnızca bir törenin değil, bir kamusal aklın, bir eleştiri kültürünün ve bir toplumsal geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin bir tartışmadır.

Ve belki tam da bu nedenle, İTÜ’deki o alkış bir protestodan daha fazlasıdır. akademik özgürlüğün en temel ifadesi şudur: Bilgi, ancak özgürce üretildiğinde anlam taşır. Bu cendereden çıkmanın yolu halkın akademiye yapılan baskılara toplu halde tepki vermesi ve politikacıları uyarmasından geçiyor.

Ve bu cendereden çıkmanın yolu, halkın akademiye yapılan baskılara toplu halde tepki göstermesi ve politikacıları bu konuda uyarmasından geçer. Üniversite toplumdan kopuk değildir; toplumun sessiz kaldığı yerde üniversite de susturulur.

Entegrasyon Paradoksu Gerçek mi? Almanya’da Göçmen Çocukları Neden Daha Az Mutlu?

0

Almanya’da yaşam memnuniyeti 2025 itibarıyla yüksek bir düzeyde seyrediyor. Federal Nüfus Araştırma Enstitüsü’nün (BİB) son bulgularına göre, ülke genelinde ortalama yaşam memnuniyeti 10 üzerinden 7,1 civarında (https://www.bib.bund.de/DE/Presse/Mitteilungen/2025/2025-10-29-BiB-Monitor-Wohlbefinden-2025-Wie-zufrieden-sind-Ein-und-Ausgewanderte.html). Bu oran, geçen yıla kıyasla büyük bir değişim göstermiyor. Batı eyaletlerinde durağan, doğu eyaletlerinde ise hafif bir artış söz konusu. Ancak genel refah düzeyinin ardında önemli farklılıklar bulunuyor: Özellikle göçmen kökenli bireyler arasında kuşaklar arası farklar dikkat çekici (https://www.tagesspiegel.de/politik/zufriedenheit-sinkt-in-zweiter-generation-nachkommen-von-migranten-unzufriedener-als-selbst-eingewanderte-14693411.html).

Araştırmalar, Almanya’ya sonradan göç etmiş kişilerin, yani birinci kuşak göçmenlerin yaşamlarından görece daha memnun olduklarını ortaya koyuyor. Buna karşın, Almanya’da doğup büyüyen göçmen çocuklarının memnuniyet düzeyi hem ebeveynlerinden hem de göçmen kökeni olmayan akranlarından daha düşük. BiB verilerine göre, göç geçmişine sahip çocuk ve gençlerin yaşam memnuniyeti ortalaması 6,3 puana kadar düşüyor (https://www.zeit.de/gesellschaft/2025-10/integration-migration-zufriedenheit).

Bu bulgu, sosyolog Aladin El Mafaalani’nin “entegrasyon paradoksu” kavramını hatırlatıyor. Mafaalani’ye göre başarılı entegrasyon, aynı zamanda yeni bir gerilim potansiyeli yaratır. Çünkü göçmen kökenli yeni kuşaklar yalnızca topluma katılmakla kalmaz, söz sahibi olmak, yönetime ve karar süreçlerine dâhil olmak ister. Ancak bu beklentiler tam karşılık bulmadığında, aidiyet duygusu zedelenir ve memnuniyet azalır (https://www.mafaalani.de/integrationsparadox). Birinci kuşak, Almanya’yı genellikle kendi köken ülkeleriyle kıyaslayarak elde ettikleri kazanımlara odaklanırken; ikinci kuşak, toplumsal eşitliği ve kabulü doğal bir hak olarak gördüğünden eksiklikleri daha keskin biçimde algılıyor olabilir.

Bu durumun arkasında yalnızca psikolojik değil, yapısal nedenler de bulunuyor. Eğitimde fırsat eşitsizlikleri, iş piyasasındaki ayrımcılık, konut erişimi ve kimlik temelli dışlanma hâlâ belirgin. Dil yeterliliği, yüksek eğitim düzeyi ve istihdama katılım artık tek başına memnuniyeti garanti etmiyor. Aksine, topluma entegre oldukça farkındalık artıyor, beklentiler yükseliyor ve bu da daha fazla hayal kırıklığına zemin hazırlıyor.

Benzer bir tablo diğer göç ülkelerinde de görülüyor. Hollanda, Kanada ve ABD gibi ülkelerde yapılan araştırmalar, birinci kuşak göçmenlerin genellikle daha iyimser olduğunu; buna karşılık, ikinci kuşakların aidiyet ve kimlik meseleleriyle daha fazla mücadele ettiğini gösteriyor. Hollanda’da yapılan bir araştırmada, yüksek eğitimli ve iyi entegre olmuş göçmenlerin bile daha fazla ayrımcılık algıladıkları saptanmıştı (https://en.wikipedia.org/wiki/Integration_of_immigrants).

Almanya’nın kapsamlı entegrasyon politikaları, dil kursları, vatandaşlık reformları ve istihdam teşvikleri yaşam kalitesini genel olarak artırmış olsa da, bu politikalar her zaman ikinci kuşağın öznel refahını güçlendirmeye yetmiyor. Refah yalnızca ekonomik göstergelerle değil, bireylerin kendilerini toplumun değerli bir parçası olarak hissedip hissetmemeleriyle ölçülmeli.

Sonuç olarak, Almanya’daki genel yaşam memnuniyeti yüksek olsa da, göçmen çocuklarının daha düşük memnuniyet düzeyi, toplumsal bütünleşmenin yalnızca istihdam veya eğitimle sağlanamayacağını hatırlatıyor. Refah, yalnızca gelir veya güvenlik değil; aynı zamanda tanınma, eşitlik ve aidiyet duygusudur. Entegrasyonun ikinci aşaması, artık insanların yalnızca “yerleşmesi” değil, “kendini evinde hissetmesi” meselesidir. Bu nedenle yeni politikalar, özellikle ikinci kuşak göçmenlerin toplumsal katılımını ve öznel iyi oluşunu artıracak biçimde tasarlanmalıdır.