Gelişmiş ülkeler bugün aynı anda iki büyük ve birbiriyle bağlantılı demografik dönüşümle karşı karşıya. Bir yandan nüfus hızla yaşlanıyor, doğurganlık oranları düşüyor ve yaşam süresi uzuyor; diğer yandan bu ülkeler artan ölçüde göç alıyor ve toplumsal yapı giderek çeşitleniyor. Bu iki süreç genellikle ayrı başlıklar altında tartışılsa da, gerçekte devletlerin işleyişini, refah sistemlerini ve toplumsal sözleşmeyi aynı anda zorlayan tek bir büyük dönüşümün parçaları.
Yaşlanma meselesi en çıplak haliyle sayılara yansıyor. Çalışma çağındaki nüfusun oranı azalırken emekli ve ileri yaştaki nüfusun oranı artıyor. Bu durum, emeklilik fonlarından sağlık sistemlerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. Çalışanların ödediği vergiler ve primlerle emeklilerin maaşlarının ve sağlık harcamalarının finanse edildiği sistemler, demografik denge bozuldukça giderek daha kırılgan hale geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda ve OECD genelinde, önümüzdeki on yıllarda yaşlı bağımlılık oranının keskin biçimde artacağı öngörülüyor. Bu, basitçe ifade etmek gerekirse, daha az sayıda çalışanın daha fazla sayıda yaşlıyı finanse etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/SEPDF/cache/80393.pdf).
Bu tablo emeklilik sistemlerinde ciddi bir baskı yaratıyor. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, prim oranlarının artırılması ya da emekli aylıklarının göreli olarak düşürülmesi gibi önlemler teknik olarak mümkün olsa da, her biri siyasi ve toplumsal gerilimler doğuruyor. Üstelik yaşlı nüfusun seçmenler içindeki payı arttıkça, bu tür reformları hayata geçirmek daha da zorlaşıyor. Emeklilik sistemi, yalnızca bir mali mekanizma değil, kuşaklar arası bir dayanışma ve güven ilişkisi olarak işliyor. Bu güven zedelendiğinde, toplumsal sözleşmenin kendisi tartışmaya açılıyor.
Yaşlanan nüfusun etkisi yalnızca emeklilikle sınırlı değil. Sağlık ve uzun dönem bakım hizmetlerine olan ihtiyaç yaşla birlikte artıyor ve bu da kamu bütçelerinde kalıcı yükler oluşturuyor. Aynı zamanda işgücü piyasasında daralma riski ortaya çıkıyor. Daha az sayıda insan çalıştığında, ekonomik büyüme potansiyeli düşüyor ve kamu hizmetlerinin finansmanı daha da zorlaşıyor. Bu nedenle birçok ülke, kadın istihdamını artırmaya, ileri yaştaki bireylerin daha uzun süre çalışmasını teşvik etmeye ve verimlilik artışına dayalı bir büyüme modeli geliştirmeye çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/11/pensions-at-a-glance-2025_76510fe4/full-report/demographic-old-age-to-working-age-ratio_25476b96.html).
Bu demografik dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Japonya. Japonya, düşük doğurganlık ve uzun yaşam süresinin birleştiği bir nüfus yapısına sahip ve nüfus artık sadece yaşlanmıyor, aynı zamanda mutlak olarak da azalıyor. 2050’ye yönelik projeksiyonlar, ülkenin sosyal yapısından işgücü piyasasına, kırsal alanlardan şehir planlamasına kadar her şeyin bu daralma ve yaşlanma gerçeğine göre yeniden şekilleneceğini gösteriyor. Japonya örneği, Avrupa için de adeta bir zaman makinesi işlevi görüyor; pek çok ülkenin on yıllar sonra karşılaşacağı sorunlar Japonya’da şimdiden gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Kısaca Japonya, Avrupa için “Gelecek geldi” diyen ülke (https://www.japantimes.co.jp/news/2025/12/29/japan/society/japan-2050-predections-depopulation/).
Yaşlanmaya karşı geliştirilen en önemli dengeleyici mekanizmalardan biri göç. Çalışma çağındaki göçmenler, işgücü piyasasını destekleyebiliyor, vergi tabanını genişletebiliyor ve bazı sektörlerdeki kronik eleman açığını kapatabiliyor. Bu nedenle Avrupa, Kuzey Amerika ve diğer gelişmiş bölgeler son yıllarda yoğun göç alıyor. Avrupa Birliği’nde bugün nüfusun yaklaşık onda biri AB dışı ülkelerde doğmuş kişilerden oluşuyor. OECD ülkelerinde yabancı doğumlu nüfusun sayısı yüz milyonları aşmış durumda (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=EU_population_diversity_by_citizenship_and_country_of_birth).
Ancak göç meselesi çoğu zaman dar ve indirgemeci bir çerçevede ele alınıyor. Kamuoyunda ve siyasette, göç genellikle Afrika, Ortadoğu ve Asya’dan gelen ve çoğunlukla Müslüman olarak tanımlanan topluluklar üzerinden tartışılıyor. Oysa küresel göç akımları çok daha karmaşık. Asya, Latin Amerika ve Afrika farklı bağlamlarda göç veren büyük bölgeler ve göçün temel belirleyicileri arasında savaş, siyasi baskı, ekonomik eşitsizlik, iklim krizi, eğitim ve iş fırsatları gibi çok sayıda faktör bulunuyor. Dini kimlik, bu sürecin yalnızca küçük ve çoğu zaman aşırı vurgulanan bir parçası (https://worldmigrationreport.iom.int/msite/wmr-2024-interactive/).
Göçün yaşlanan toplumlar için bir çözüm olup olmadığı sorusunun net bir cevabı yok. Göç, doğru politikalarla desteklendiğinde yaşlanmanın ekonomik etkilerini hafifletebilir. Ancak entegrasyon zayıf kaldığında, göç yeni toplumsal eşitsizlikler, dışlanma ve siyasal gerilimler üretebilir. Eğitim, dil öğrenimi, konut, işgücü piyasasına adil erişim ve ayrımcılıkla mücadele gibi alanlarda güçlü politikalar olmadan göçün potansiyeli büyük ölçüde heba edilir. Bu nedenle asıl belirleyici olan göçün miktarından çok, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik hayata ne ölçüde katılabildiğidir.
Göç veren ülkeler açısından ise tablo farklı bir boyut kazanıyor. Özellikle akademisyenler, öğrenciler ve nitelikli profesyonellerin zorunlu ya da yarı zorunlu göçü, bu ülkelerde ciddi bir beyin kaybına yol açıyor. Üniversiteler, sağlık sistemleri ve kamusal kurumlar zayıflarken, göç alan ülkeler bu insan kaynağından faydalanabiliyor. Ancak bu süreç de kendiliğinden adil ya da verimli işlemiyor. Diploma tanıma sorunları, güvencesiz istihdam ve mesleki statü kaybı, göç eden nitelikli bireyler için yaygın deneyimler olmaya devam ediyor.
Bu noktada demografik dönüşüm, yalnızca nüfus sayılarıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda bilgi üretiminin, akademik özgürlüğün ve kurumsal kapasitenin küresel ölçekte yeniden dağılımını ifade ediyor. Yaşlanma ve göç tartışmaları, zorunlu göç, akademik dayanışma ve eşit katılım sorularıyla doğrudan kesişiyor. Göç alan toplumlar, çeşitlilikle birlikte yaşamayı ve bunu adil bir entegrasyon politikasıyla desteklemeyi öğrenmek zorunda. Göç veren toplumlar ise insan kaynağını kaybetmenin uzun vadeli sonuçlarıyla yüzleşiyor. Bu dönüşümün nasıl yönetileceği, yalnızca bugünün ekonomik dengelerini değil, geleceğin toplumsal barışını ve akademik özgürlüğünü de belirleyecek.
Demografik dönüşüm doğru yönetildiğinde küresel bir dayanışma imkânı yaratabilir; yanlış yönetildiğinde ise hem göç veren hem göç alan toplumlar için uzun süreli krizlerin zeminini hazırlar. Bu çerçevede bir iyi bir de kötü senaryo söz konusu olabilir:
İyi senaryo: Gelişmiş ülkeler, yaşlanma sorununa yanıt olarak aldıkları göçmenleri yalnızca işgücü açığını kapatan geçici unsurlar olarak değil, uzun vadeli toplumsal aktörler olarak görür. Etkili entegrasyon politikaları, eğitim ve akademik gelişim olanaklarıyla göçmenlerin potansiyeli desteklenirken, göç veren ülkelerle eşitlikçi ve dayanışmacı ilişkiler kurulur. Diaspora ağları, akademik işbirlikleri ve geri dönüş kanalları sayesinde göç veren toplumların kaybettiği insan potansiyelinin yeniden inşa edilmesine katkı sağlanır. Bu karşılıklı etkileşim, hem göç alan hem de göç veren ülkeler için sürdürülebilir ve istikrarlı bir sistemin temelini oluşturur.
Kötü senaryo: Yanlış entegrasyon politikaları, ekonomik stres ve kimlik siyaseti bir araya geldiğinde göçmen nüfus toplumsal sorunların günah keçisi ilan edilir. Sosyal dışlanma derinleşir, demokratik normlar zayıflar ve siyasal kutuplaşma artar. Aynı süreçte göç veren ülkelerde beyin göçü kurumsal çürümeyi hızlandırır ve toplumsal kırılganlıkları artırır. Bu çift yönlü istikrarsızlık, hem göç alan hem de göç veren toplumlarda iç çatışma riskini yükseltirken, bölgesel ve hatta uluslararası gerilimlerin ortaya çıkma ihtimalini de belirgin biçimde artırır.