Ana Sayfa Blog

İran’a Karşı Savaşta Akademinin Susma Lüksü Yok

0

Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı verir mi?

Bir rejime muhalif olmak, masum insanların bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirir mi?

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş yalnızca bölgesel bir askerî çatışma değildir. Bu savaş, daha ilk haftasında, sivil ölümler, zorunlu yer değiştirmeler, enerji krizi, hukuk tartışmaları ve küresel istikrarsızlık üzerinden bütün dünyayı etkileyen bir kırılmaya dönüştü. Savaş yalnızca bombalanan coğrafyaları değil, laboratuvarları, üniversite bütçelerini, araştırma fonlarını, ulaşımı ve gündelik hayatı da vuracaktır. Avrupa’da bunun ilk hissedilen sonuçlarından biri petrol ve enerji fiyatlarındaki yükseliş oldu. Goldman Sachs, Hürmüz’deki aksama sürerse fiyatların 100 doların da üstüne çıkabileceği uyarısında bulundu (https://www.ft.com/content/d3e2c2a1-73aa-4952-b1f1-08c87042b507).  

Akademisyenler olarak bu tabloya yalnızca jeopolitik rekabet açısından bakamayız. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısına nasıl karşı çıktıysak, Gazze’deki kitlesel yıkım ve ağır insan hakları ihlallerine nasıl ses çıkardıysak, İran’a “nükleer tehdit” bahanesiyle yürütülen saldırıyı da aynı etik ölçüyle değerlendirmek zorundayız. Aksi halde akademinin evrensellik iddiası çöker, ilkeler yerini kamp sadakatine bırakır. Bir saldırının faili değiştiğinde susan bir entelektüel dil, aslında hukuku değil gücü takip etmiş olur.

Bu savaşa gelen uluslararası tepkilerden bazıları şöyle: BM Genel Sekreteri António Guterres, ABD ve İsrail’in İran’a karşı güç kullanımının ve sonrasındaki misillemelerin uluslararası barış ve güvenliği zayıflattığını söyledi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk de bombaların ve füzelerin anlaşmazlık çözme yolu olmadığını, bedeli yine sivillerin ödediğini vurguladı (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).

Savaşın etik boyutu kadar hukukî boyutu da önemli. Reuters’ın hukuk incelemesine göre, Trump yönetimi saldırıları “yakın tehdit” gerekçesiyle savunsa da iddialar desteklenmiyor. Hukukçular hem uluslararası hukuk hem de ABD iç hukuku bakımından bu saldırıların ciddi biçimde tartışmalı olduğunu belirtiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/are-us-attacks-iran-legal-2026-03-04/). Başka bir Reuters değerlendirmesi de saldırıların ABD başkanının anayasal yetkisinin sınırlarını zorladığını kaydediyor (https://www.reuters.com/sustainability/sustainable-switch-are-attacks-iran-legal-2026-03-06/).

Savaşın, çoğu zaman olduğu gibi önce dili bozduğu dikkati çekiyor: “önleyici saldırı”, “rejim değişikliği”, “istikrar için yıkım” gibi ifadeler, hukuk dışına taşan gücü meşrulaştırmayı amaçlıyor. O nedenle akademinin görevi, kavramların içini boşaltan siyasete karşı hakikatin dilini savunmaya devam etmek olmalıdır.

İspanya bu konuda Avrupa’da dikkat çekici bir istisna olarak öne çıktı. Başbakan Pedro Sánchez, “savaşa hayır” diyerek ülkesinin bu felakete ortak olmayacağını ilan etti. Sánchez, derhal gerilimin düşürülmesi ve uluslararası hukuka tam saygı çağrısı yaptı. El País’e göre Sánchez, şiddetin çözüm olmadığını, kör itaati liderlik saymanın asıl naiflik olduğunu söyledi. Avrupa’da daha çekingen diller kullanılırken İspanya’nın açık tutumu, ilkesel dış politikanın hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor (https://english.elpais.com/international/2026-03-04/pedro-sanchez-on-the-us-and-israeli-attack-on-iran-no-to-war-we-will-not-support-this-disaster.html).  

Savaşa karşı çıkmada İspanya yalnız değil. Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, saldırının uluslararası hukuka uygun olmadığını söyledi. İrlanda Cumhurbaşkanı da egemen devletlerin keyfî biçimde işgal edilmesinin normalleşmesini yıkım yolu olarak niteleyip diplomasi çağrısı yaptı (https://president.ie/en/media-library/news-releases/statement-by-president-connolly-following-strikes-on-iran). Umman Dışişleri Bakanı, ülkesinin arabuluculuğundaki müzakerelerin yine sabote edildiğini belirterek Washington’a “bu sizin savaşınız değil” mesajı verdi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD ve İsrail saldırılarını “kabul edilemez” buldu ve derhal ateşkes çağrısı yaptı. Brezilya da saldırıların müzakere sürecini baltaladığını ve barışın tek yolunun diyalog olduğunu söyledi (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).  

Buna karşılık Avrupa Birliği’nin ortak çizgisi çok daha temkinli ve parçalı görünüyor. AB ülkelerinin çoğu, “azami itidal” ve uluslararası hukuka saygı çağrısı yaparken, İran’ın saldırılarını da güçlü biçimde kınadığı dikkati çekiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/eu-nations-call-maximum-restraint-respect-international-law-iran-conflict-2026-03-01/). Bu dengeli bir kriz dili şu gerçeği ortaya koyuyor: Devletler çoğu zaman ilkelerle değil, ittifaklar ve maliyet hesaplarıyla konuşuyor. Bu nedenle üniversitelerin, araştırmacıların ve entelektüellerin sesi daha kıymetli hale geliyor. Devletlerin suskun ya da çekingen kaldığı yerde, akademi insan hayatının milliyetine göre değişmeyen bir ahlak dili kurmak zorundadır.

Savaşın akademi üzerindeki etkisi hem dolaylı hem de doğrudandır. Enerji fiyatlarındaki sıçrama, ulaşım ve lojistik maliyetleri, akademik konferansların güvenliği, uluslararası öğrenci hareketliliği, burs programları ve araştırma altyapılarının finansmanı üzerinde baskı kuracaktır. Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar ve bunun ekonomik sonuçları bilim insanları için bu yalnızca ekonomik bir veri olmayıp savaşın bilgi üretimi ekosistemini nasıl felç ettiğinin işaretidir. Üniversiteler savaş çıktığında tarafsız adalar olarak kalmaz; ya baskıya boyun eğer ya da hakikatin ve insan hayatının yanında yer alır.

Burada “akademik sorumluluk” kavramını hatırlatmak gerekiyor. Akademisyenin görevi yalnızca veri üretmek değil, kamusal aklı korumaktır. Bombalanan şehirleri haritaya, ölümleri istatistiğe, yerinden edilmeyi “güvenlik çıktısı”na indirgeyen bir dil karşısında susmak, akademik ahlakı siyasî konfora feda etmektir. Özellikle savaş zamanlarında üniversiteler, propaganda aygıtına dönüşme tehlikesi yaşar. Oysa tarih bize haksızlığa karşı bedel ödeyen aydınların mirasını bırakmıştır.

Tarihte çok sayıda akademisyen, öğrenci ve entelektüel, hayatları pahasına zulme karşı durdu. Münih Üniversitesi’nden Sophie Scholl ve Beyaz Gül çevresindeki öğrenciler, Nazi suçlarına karşı bildiri dağıttıkları için 1943’te idam edildi. Eğitimci ve çocuk hakları savunucusu Janusz Korczak, Varşova Gettosu’ndaki yetimlerini terk etmeyi reddetti ve çocuklarla birlikte Treblinka’ya gönderilerek öldürüldü. El Salvador’da filozof ve üniversite rektörü Ignacio Ellacuría, devlet şiddetini ve insan hakları ihlallerini eleştirdiği için öldürüldü. Bu örnekler, akademinin gerçek onurunun kariyerde değil; güç karşısında doğru sözü söyleyebilme cesaretinde yattığını göstermektedir (https://www.britannica.com/topic/White-Rose).  

Bugün İran konusunda ihtiyaç duyulan da budur. İran rejimine yönelik meşru eleştiriler, dış saldırıyı meşrulaştırmak için kullanılamaz. Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı vermez. Aynı şekilde bir rejime muhalif olmak, o ülkenin şehirlerinin bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirmez. Akademik tutarlılık, hem otoriter rejimlere karşı çıkmayı, hem de dış saldırganlığı reddetmeyi gerektirir. İnsan hakları, yalnızca rakip bloklara karşı işletilen bir söylem değildir.

İran’a yönelik saldırılar sonrasında üniversiteler ve akademik ağlar yeni bir savaş çağının sonuçlarıyla yüz yüzedir. Akademik dayanışma milliyet ve blok ayrımı gözetmeden ilkeli durmak zorundadır: Sivillerin hayatı jeopolitik hesaplardan üstündür; savaş, hakikatin değil gücün dilidir; üniversiteler de bu dile teslim olmamalıdır. Rusya Ukrayna’yı vurduğunda, Gazze yıkılırken, başka coğrafyalarda egemenlik ihlalleri yaşanırken hangi ahlaki dili kullandıysak, bugün İran için de aynı dili kullanmalıyız. Çünkü akademinin vicdanı seçici olursa, artık vicdan olmaktan çıkar. Bugün ihtiyaç duyulan şey, güçlü olanın safına dizilmek değil; hukukun, barışın ve insan hayatının safında ısrar etmektir.

Ne Yediğin Kadar Ne Yemediğin de Önemli

0

Günümüzde beslenme çoğu zaman kalori hesaplarına, makrobesin dağılımlarına ve popüler diyet akımlarına indirgenmiş durumda. Oysa binlerce yıllık bir pratik olan oruç, bize daha temel bir soruyu yeniden düşündürüyor: İnsanı gerçekten ne besler?

Oruç, farklı coğrafyalarda ve dinî geleneklerde dikkat çekici bir süreklilik göstermektedir. İslam’da Ramazan, Hristiyanlıkta Lent, Yahudilikte Yom Kippur… Bu kadar farklı kültürde benzer bir pratiğin ortaya çıkması tesadüf müdür, yoksa insan doğasına dair daha derin bir gerçeğe mi işaret etmektedir? Bu sorunun cevabı, biyoloji ile anlam dünyasının kesişiminde aranabilir.

Biyolojik açıdan insan bedeni sandığımızdan çok daha dinamiktir. Haftalar içinde vücudumuzu oluşturan atomların %70-90’ı yenilenir. Bu anlamda insan sabit bir yapıdan çok, sürekli akan bir nehir gibidir. Bugün “biz” dediğimiz şey, kısa bir süre önce bitkilerin, hayvanların ya da havanın bir parçasıydı. Yediklerimiz bize dönüşür. Ancak belki de en az bunun kadar önemli bir gerçek var: Yemediklerimiz de bizi şekillendirmektedir. 19. yüzyıl filozofu Ludwig Feuerbach “İnsan ne yiyorsa odur” demişti. Belki bugün bu ifadeyi genişletmenin zamanı gelmiştir: İnsan, sadece yedikleriyle değil, bilinçli olarak yememeyi seçtikleriyle de şekillenmektedir.

Hz. Muhammed’in şu sözü bu bağlamda dikkat çekicidir: “Âdemoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır.” Bu ifade, yalnızca beslenme ile ilgili değil; ölçülülük, özdenetim ve tüketim ahlakı ile ilgili güçlü bir mesaj içerir. Oruç bu anlamda sadece aç kalmak değildir. Oruç, arzular ile eylemler arasına mesafe koyma pratiğidir. Anlık isteklerin ertelenmesi, bireyin hem bedensel hem de zihinsel olarak yeniden konumlanmasını sağlar. Bu süreç, yalnızca metabolik esneklik değil, aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir disiplin de kazandırabilir.

Oruç, vücutta iyi organize edilmiş metabolik değişimlere yol açmaktadır. Yaklaşık 12–16 saatlik açlık sonrası organizma, glukoz kullanımından yağ yakımına geçer. Karaciğerdeki glikojen depoları tükenir, insülin düzeyi düşer ve yağ asitleri mobilize edilir. Bu süreçte karaciğerde keton cisimcikleri üretilir. Böylece hem yağ yakılır hem de beyin için alternatif bir enerji kaynağı sağlanır.

Enerji metabolizmasının ötesinde, orucun hücresel düzeyde de etkileri olduğu düşünülmektedir. Bunlardan en çok tartışılanı otofajidir. Otofaji, hücrenin hasarlı yapılarını parçalayarak geri dönüştürdüğü bir “iç temizlik” mekanizmasıdır. Bu mekanizma özellikle hayvan deneylerinde güçlü şekilde gösterilmiştir (https://livehelfi.com/blogs/all/discover-the-benefits-of-autophagy).

Klinik çalışmalar, özellikle Ramazan tipi aralıklı orucun bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Faris ve arkadaşlarının sistematik derlemesi, orucun insülin duyarlılığında artış, inflamasyon belirteçlerinde azalma ve sistolik kan basıncında ortalama 3–5 mmHg’lik bir düşüş ile ilişkili olabileceğini göstermektedir (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/31581955/). Benzer şekilde, Sadeghirad ve arkadaşlarının meta-analizi, Ramazan ayında ortalama 1–2 kilogramlık bir kilo kaybı olduğunu bildirmektedir (ancak bu etki çoğu zaman geçicidir) (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23182306/).

Bununla birlikte, bu bulguların önemli bir sınırlılığı vardır: Oruç, otomatik olarak sağlıklı bir sonuç doğurmaz. Oruç dışı saatlerdeki beslenme biçimi belirleyici bir rol oynar. Aşırı kalori alımı, yüksek şeker tüketimi ve düzensiz uyku gibi faktörler, orucun potansiyel faydalarını ortadan kaldırabilir, hatta tersine çevirebilir. Ayrıca oruç herkes için uygun değildir. Diyabet hastaları, yeme bozukluğu olan bireyler, gebeler ve bazı kronik hastalıklara sahip kişiler için oruç ciddi sağlık riskleri taşıyabilir. Bu nedenle oruç üzerine yapılacak her değerlendirme, faydalar kadar sınırları ve riskleri de içermelidir.

Ancak orucu yalnızca fizyolojik etkileriyle değerlendirmek, bu pratiğin asıl derinliğini gözden kaçırmak olur. Sonuçta inananlar orucu, sağladığı faydalar için değil, inandıkları için tutmaktadır. Dinî perspektiften bakıldığında oruç, yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda bir yaşam düzeninin parçasıdır. İnsan son derece karmaşık bir varlıktır. En basit makinelerin bile kullanım kılavuzu varken, insanın tamamen yönlendirmesiz bırakılması ne kadar akla yatkındır? Bu bakış açısına göre peygamberlerin yalnızca manevi rehberler değil, aynı zamanda yaşamın pratik boyutuna dair bir düzenin taşıyıcıları olduklarını söyleyebiliriz.

Özellikle yerinden edilmiş, farklı ülkelere adapte olmaya çalışan ya da akademik baskılarla karşı karşıya kalan bireyler için oruç daha da anlamlı hale gelebilir. Oruç, parçalanmışlık hissi içinde bir süreklilik, bir düzen ve bir kontrol duygusu sağlayabilir. O, doğru ve bilinçli bir şekilde uygulandığında ne sadece dinî bir ritüel ne de sadece biyolojik bir müdahaledir. O, bu iki alan arasında köprü kurar. Oruç, insanı hem biyolojik bir organizma hem de anlam arayan bir varlık olarak ele almaya davet etmektedir.

Brain Waste: Göçmen Profesyonellerin Görünmeyen Akademik Kaybı

0

“Tutunanlar” belgesel serisinde (https://www.youtube.com/@tutunanlar_/) anlatılan hikâyeler, bireysel başarı ya da uyum anlatılarının ötesinde, Avrupa’da giderek derinleşen ancak yeterince tartışılmayan bir sorunu görünür kılıyor. Göç eden yüksek eğitimli bireylerin önemli bir kısmı, geldikleri ülkelerde kendi mesleklerini icra edemiyor. Bu durum literatürde “brain waste” yani beyin israfı olarak tanımlanıyor (https://ec.europa.eu/assets/home/emn-glossary/glossary.html?letters=f&detail=brain+waste).

Salih Taş’ın “Tutunanlar” serisi üzerinden yaptığı analiz (https://www.patreon.com/posts/150988042?collection=2007548), bu olgunun somut ve ölçülebilir bir boyutunu ortaya koymaktadır. Seride yer alan 87 video incelenmiş, meslek bilgisi net olarak belirlenebilen 74 göçmen analiz kapsamına alınmış. Elde edilen bulgular, göçmenlerin yalnızca küçük bir kısmının kendi mesleğini sürdürebildiğini, büyük çoğunluğunun ise mesleki olarak ciddi bir yön değişikliğine gitmek zorunda kaldığını göstermekte. Analize göre katılımcıların sadece yüzde 18,9’u Türkiye’de icra ettikleri mesleği yeni ülkelerinde sürdürebilmiş, geri kalan yüzde 81,1’lik kesim ya tamamen farklı alanlara yönelmiş ya da kendi alanlarında daha düşük statülü pozisyonlarda çalışmak zorunda kalmış.

Bu mesleki kırılmanın en yoğun yaşandığı alanlardan biri eğitim sektörü. Analiz edilen grubun yarısından fazlası öğretmen ya da akademisyen kökenli. Ancak bu kişilerin büyük bölümü yeni ülkelerinde eğitim alanında çalışamamakta. Bunun yerine hizmet sektöründe düşük vasıflı işlere yönelmekte ya da teknik ara eleman pozisyonlarında istihdam edilmekte. Bu durum yalnızca bireysel kariyer kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda pedagojik deneyimin, akademik birikimin ve entelektüel sermayenin sistem dışında kalması anlamına geliyor. Bir öğretmenin depo işçisi ya da bir akademisyenin şoför olarak çalışması, ekonomik bir uyumsuzluktan öte, bilgi üretiminin kesintiye uğramasıdır.

Göçmenlerin en çok tercih ettiği ülke olarak Almanya’nın öne çıkması da bu bağlamda dikkat çekici. Analizde Almanya, yüzde 36,5 ile ilk sırada yer almakta. Bunu Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Kanada takip etmekte. Almanya’nın tercih edilmesinde güçlü diaspora ağları, sosyal devlet yapısı ve mesleki eğitim sisteminin sunduğu yeniden entegrasyon imkânları etkili görünmekte. Ancak bu durum bir çelişkiyi de beraberinde getiriyor. Almanya bir yandan nitelikli işgücüne ihtiyaç duyan bir ülke olarak öne çıkarken, diğer yandan diplomaların tanınması ve mesleki entegrasyon süreçlerindeki yapısal engeller nedeniyle göçmenlerin önemli bir kısmı kendi alanlarının dışında çalışmak zorunda kalmakta. Bu nedenle entegrasyon çoğu zaman niteliklerin korunması üzerinden değil, nitelik kaybı üzerinden gerçekleşmekte.

Uluslararası literatür, bu bulguların istisnai olmadığını, aksine sistematik bir örüntüyü yansıttığını göstermekte. OECD verilerine göre yüksek eğitimli göçmenlerin önemli bir bölümü niteliklerinin altında işlerde çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/indicators-of-immigrant-integration-2023_1d5020a6-en.html). Aynı şekilde OECD verileri, yüksek eğitimli göçmenlerin yaklaşık üçte birinin aşırı nitelikli (overqualified) pozisyonlarda çalıştığını ortaya koymakta (https://www.migrationpolicy.org/article/credential-recognition-trends). Bu durum yalnızca istihdam değil, gelir düzeyine de yansımaktadır. OECD ülkelerinde göçmenlerin işgücü piyasasına girişte yerli nüfusa kıyasla ortalama yüzde 34 daha düşük gelir elde ettiği gösterilmiş (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/immigrant-integration-the-role-of-firms_db745b4c.html).

Bu durum yalnızca bireysel bir uyum problemi olarak değerlendirilemez. Brain waste, aynı zamanda ekonomik ve akademik bir kayıptır. Yüksek eğitimli bireylerin bilgi ve becerilerinin etkin kullanılamaması, hem işgücü piyasasında verimsizlik yaratmakta hem de toplumların inovasyon kapasitesini sınırlamaktadır. Özellikle akademisyenler ve eğitimciler söz konusu olduğunda, bu kayıp daha da derinleşmektedir. Çünkü burada sadece bir meslek değil, aynı zamanda bilgi üretimi, eleştirel düşünce ve akademik süreklilik de kesintiye uğramaktadır.

Zorunlu göç bağlamında bu süreç daha dramatik bir boyut kazanıyor. Akademik özgürlüğün kısıtlanması, iş güvencesinin ortadan kalkması ve siyasi baskılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan bireyler, yeni bir hayata başlarken aynı zamanda mesleki kimliklerini de yeniden inşa etmek zorunda kalmaktadır. Ancak bu yeniden inşa süreci çoğu zaman eşit koşullarda gerçekleşmemektedir. Dil bariyerleri, bürokratik süreçler, sosyal ağ eksikliği ve yapısal ayrımcılık, bu bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini zorlaştırmaktadır.

“Tutunanlar” serisi bu açıdan yalnızca bireysel hikâyeleri belgeleyen bir çalışma değil, aynı zamanda daha geniş bir yapısal sorunun sahadaki yansımalarını gösteren önemli bir veri kaynağı. Bu hikâyeler, göçmenlerin “başarısızlığına” değil, sistemlerin bu bireyleri nasıl konumlandırdığına işaret ediyor. Göçmenler iş bulamıyor değildir; çoğu zaman hayatta kalmak için, sahip oldukları niteliklerin çok altında işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Göç veren ülkelerde beyin göçü (brain drain) gerçekleşirken göç alan ülkelerde de brain waste olması, Avrupa’da görünmeyen ancak derin etkileri olan bir akademik ve toplumsal kayıptır. Bu kayıp yalnızca bireylerin yaşadığı statü düşüşü ile sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumların bilgi üretme kapasitesini, kurumların verimliliğini ve akademinin sürekliliğini de etkilemektedir. Bu durum, yerinden-yurdundan edilenin yalnızca insanların olmadığını, aynı zamanda bilginin ve akademik emeğin de yerinden edildiğini göstermektedir.

Otokrasi Karşıtlığı El Kitabı: Hakikati Susturan Rejimler Üniversiteden Başlar

0

Haziran 2025’te yayımlanan The Anti-Autocracy Handbook: A Scholars’ Guide to Navigating Democratic Backsliding başlıklı kapsamlı çalışma, demokratik gerilemenin akademi üzerindeki etkilerini sistematik biçimde analiz ediyor. Bu metin dikkate alınmalı ve gündemde tutulmalı: https://zenodo.org/records/15696097

El kitabı doğrudan ABD’deki gelişmeler üzerinden yazılmış olsa da, ortaya koyduğu kavramsal çerçeve Türkiye gibi otoriter özellikler gösteren ülkeler için de son derece tanıdık ve öğretici. Raporun en çarpıcı tespiti, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığı, asıl kırılmanın yazılı anayasa maddelerinden önce yazılı olmayan normlarda başladığıdır. Demokratik teamüller aşındığında, karşılıklı meşruiyet ilkesi zayıfladığında ve iktidar sahipleri rakiplerini sistem dışı görmeye başladığında, gerileme süreci hızlanmaktadır. Bu süreçte popülizm, kutuplaşma ve hakikat-sonrası siyaset birlikte işler. “Halk” adına konuştuğunu iddia eden yönetimler toplumu böler, bilgi alanını bulandırır ve hesap verebilirliği zayıflatır. Eleştirel düşünceyi ve kanıta dayalı hakikati temsil ettiği için akademi de hedef haline gelir.

El kitabı, bilimin otoriterleşme sürecinde neden ilk hedeflerden biri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Araştırma alanlarının ideolojik olarak damgalanması, fonların kesilmesi, uluslararası işbirliklerinin engellenmesi, “sadakat” beklentileri, hukuki soruşturmalar ve itibarsızlaştırma kampanyaları bu sürecin parçalarıdır. Türkiye’de son on yılda yaşanan ihraçlar, pasaport iptalleri, disiplin süreçleri ve üniversite özerkliğinin aşınması düşünüldüğünde, benzerlikler daha kolay anlaşılmaktadır.

Raporun dikkat çektiği bir diğer kavram “süreç olarak cezalandırma”dır. Amaç çoğu zaman mahkûmiyet değil, soruşturmanın kendisidir. İtibarın zedelenmesi, kamuoyu önünde hedef gösterilme, uzun süren belirsizlikler ve hukuki baskı başlı başına caydırıcı bir mekanizma üretir. Bu atmosferde en tehlikeli sonuç öz-sansürdür. Metin, öz-sansürü otoriterliğin davranışsal mimarisinin temel taşı olarak tanımlıyor. İnsanlar konuşmamayı, yazmamayı, araştırma alanlarını değiştirmeyi ya da sessiz kalmayı seçtikçe, baskı daha görünmez ama daha kalıcı hale gelmektedir.

El kitabında kullanılan “Serengeti stratejisi” metaforu özellikle çarpıcı. Otoriter baskı çoğu zaman tüm sürüye değil, sürüden ayrılmış görünen tekil akademisyenlere yönelir. Buradaki amaç yalnızlaştırmak, diğerlerine gözdağı vermek ve dayanışma refleksini kırmaktır. Akademik özgürlük alanı bu şekilde adım adım daralır. Türkiye’de belirli disiplinlerin, özellikle insan hakları, toplumsal cinsiyet, göç ve azınlık çalışmaları gibi alanların daha yoğun baskıya maruz kalması bu stratejinin bir yansıması olarak okunabilir.

Metnin önemli katkılarından biri, akademisyenlerin içinde bulundukları risk düzeyine göre nasıl hareket edebileceklerine dair öneriler sunması. Bu önerilerin özünde yatan temel fikir şu: Hiç kimse tamamen yalnız değildir ve dayanışma, risk düzeyi ne olursa olsun mümkündür. Kimi zaman medya açıklamaları, kimi zaman verileri arşivlemek, kimi zaman küçük ama bilinçli itirazlar geliştirmek, kimi zaman da hikâyeyi anonim olarak anlatmak bir direniş biçimi olabilir. Direniş her zaman yüksek sesli bir meydan okuma değildir; bazen hakikate sadık kalmak bile başlı başına politik bir eylemdir.

Rapor, otoriterliğin kalıcı olmadığını da hatırlatıyor. 1900–2006 arasındaki kitlesel hareketleri inceleyen çalışmalara atıfla, nüfusun yüzde 3,5’inin katıldığı çoğu hareketin başarıya ulaştığı aktarılıyor. Bu bilgi, umudu romantik bir teselli olmaktan çıkarıp stratejik bir ihtimal haline getirmektedir. Dayanışma nicelikle de ilgilidir; görünürlük ve kolektif cesaret eşik değerler yaratır.

Akademik dayanışma açısından bu el kitabı yalnızca bir analiz değil, bir çağrı olarak görülmeli. Akademiyi savunmak kurumsal bir refleks değil, etik bir zorunluluktur. Sürgündeki, baskı altındaki ya da öz-sansüre zorlanan akademisyenlerin deneyimleri yalnızca bireysel hikâyeler değildir; demokratik gerilemenin erken uyarı sinyalleridir. Hakikat alanı daraldığında en önce üniversiteler susar. Üniversiteler sustuğunda toplumun geri kalanı çok daha geç konuşur.

Akademiyi savunmak, yalnızca bir meslek grubunu korumak değildir. Bu, kamusal aklı, eleştirel düşünceyi ve geleceğin demokratik ihtimalini korumaktır. Sessizlik bulaşıcıdır ama dayanışma da öyledir. Otoriterleşme adım adım ilerlediğine göre direnç de o şekilde inşa edilmelidir.

Epstein Dosyaları Akademinin de İmtihanı

0

Son dönemde Jeffrey Epstein ile ilgili milyonlarca belge kamuoyuna açıklandı. Bu dosyalar salt cinsel istismar ve suç örgütü ağını ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda akademi, güç ve etik arasındaki kırılgan ilişkiye dair çok önemli bir ayna sunuyor. Yazılan belgeler, finans, elit siyaset ve akademi çevrelerinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, üniversitelerin etik sınırlarının nerede zorlandığını da görünür kılıyor (https://www.nature.com/articles/d41586-026-00388-0).

Epstein’in akademi ile ilişkilerinin en çarpıcı örneklerinden biri, Harvard University ve Massachusetts Institute of Technology (MIT) ile olan bağları. Harvard’a 1998–2008 arasında milyonlarca dolar bağış yaptığı ve bu bağışların bir kısmının Program for Evolutionary Dynamics gibi üniversite içi birimlere aktarıldığı belgelendi. Üniversite, bu bağışların görünen kısmını araştırıp 2008 sonrası bağış kabul etmediğini açıklamış olsa da geçmişteki kararların etik yansımaları hâlâ tartışılmakta (https://www.harvard.edu/president/news-and-statements-by-president-bacow/2020/report-regarding-jeffrey-epstein-s-connections-to-harvard/).  

MIT’den gelen raporlar da benzer bir tabloyu gösteriyor: yıllar boyunca Epstein’in isimli ve isimsiz bağışlarının kabul edildiği, bağışların bir bölümünün medya laboratuvarı gibi araştırma alanlarına ulaştığı ve bunun sonucunda bazı akademik liderlerin görevlerinden ayrıldığı ortaya çıktı (https://news.mit.edu/2020/mit-releases-results-fact-finding-report-jeffrey-epstein-0110).  

Bu örnekler, akademik kurumların finansman arayışında etik kırılganlıklarla karşılaşabileceğini gösteriyor. Para, prestijli bir kurum için sürekli aranan bir kaynak iken, paranın kaynağı etik ilkelerle çeliştiğinde neler olacağı meselesi çoğu kez yüzleşilmek istenmeyen bir mesele hâline geliyor.

Epstein dosyalarında sadece para değil, aynı zamanda akademisyenlerle olan yazışmalar, akademik toplantılar ve kişisel bağlantılar da yer alıyor. Örneğin, bazı profesörlerin Epstein ile uzun yazışmalar yürüttüğü, birlikte etkinliklere katıldıkları belgelerde görünüyor (https://www.insidehighered.com/news/faculty-issues/2026/02/03/nine-more-higher-ed-names-epstein-files).  

Bu tür bağlantılar, “akademik özgürlük” ve “akademik bağımsızlık” iddialarıyla savunulabilir mi? Akademik özgürlük; düşünceyi serbest bırakma, araştırmayı cesurca yürütme ve gücü sorgulama demektir. Ancak burada karşılaştığımız mesele, akademinin etik sorumluluk bilincini koruyup koruyamadığıdır. Akademik özgürlük, yalnızca araştırma ve ifade serbestliği değil, aynı zamanda güç ilişkilerine eleştirel mesafeyi koruma sorumluluğunu da içerir.

Epstein gibi figürler, para ve bağlantıları sayesinde akademik kurumlara girdiğinde şu sınama gündeme gelir: Akademi, para karşısında eleştirel mesafesini koruyabilecek mi, yoksa paraya teslim mi olacak?

Bu olay sadece “akademi bir hata mı yaptı” sorusundan öte daha derin bir etik körlüğü gösteriyor: bir suçlunun parayla ve bağlantıyla prestijli kurumlara nüfuz etmesi, kurumların bunu açıkça sorgulayamaması ve sonuçlarının uzun süre gündeme gelmemesi… Bir bağışı kabul etmemek gerektiğini söylemek kolaydır; zor olan, kabul etmeme kararının verilmesini sağlayacak standartları oluşturmak ve bu uygulamaları sürdürebilmektir.

Akademik dayanışmayı salt dış baskılara karşı bir savunma mekanizması olarak görmemeliyiz. Etik krizlerde en büyük sorumluluk daima içerideki akademik topluluğa düşer. Akademi, kendi içindeki güç ilişkilerini, finansman kaynaklarını ve etik önceliklerini sürekli sorgulamalı; para, prestij ve bağlantı ile etik ilkeler arasında denge kurmalıdır. Etik krizler çoğu zaman suça ortak olmaktan değil, suçu görmezden gelmekten doğar.

Ahmet Turan Alkan: Otoriter Bir Rejimde Susturulan Bir Münevver

0

Ahmet Turan Alkan’ın vefatı bütün aydınları üzdü. Onun son yılları otoriter siyasal sistemlerin eğitimli, eleştirel ve kamusal sorumluluk taşıyan bireylerle kurduğu sorunlu ilişkinin somut bir örneği olarak değerlendirilmelidir. Bu tür rejimlerde baskı yalnızca hukuki yaptırımlar veya hapis cezalarıyla sınırlı değildir; daha çok, uzun vadeli ve çok katmanlı bir entelektüel etkisizleştirme süreci söz konusudur.

Bir akademisyen ya da yazarın tehditle özür metni yazmaya zorlanması (https://youtu.be/fJbmMudSVi4), “sembolik itaat” mekanizmalarına karşılık gelir. Bu uygulamaların amacı yalnızca bireyi cezalandırmak değil, kamusal alanda eleştirel düşüncenin meşruiyetini zedelemek ve diğer entelektüeller için caydırıcı bir örnek oluşturmaktır. Bu bağlamda baskı, doğrudan fiziksel şiddetten ziyade, daha kalıcı etkiler yaratan sembolik şiddet biçimleriyle işler (https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0176268022001574).

Cezaevi sürecinin ardından Ahmet Turan Alkan’ın akademik ve edebi üretiminin kesintiye uğraması, bireysel bir tercih ya da içe kapanma olarak yorumlanabilir. Oysa bu durum, otoriter “öğrenilmiş sessizlik” olarak da değerlendirilebilir. Akademik özgürlüğün formel olarak var olduğu, ancak fiilen sınırlandığı sistemlerde, üretimin durması rasyonel bir savunma refleksidir (https://repository.library.northeastern.edu/files/neu%3Acj82nr72n/fulltext.pdf).

Romanının, yıllarca birlikte çalıştığı yayınevi tarafından basılmaması ise sansürün yalnızca devlet eliyle işlemediğini açık biçimde göstermektedir. Otoriter rejimlerde kültürel ve akademik alanlar, korku, belirsizlik ve uyum baskısı nedeniyle oto-sansür mekanizmalarıyla şekillenir. Böylece yayınevleri, üniversiteler ve kültürel kurumlar, çoğu zaman açık bir talimat olmaksızın iktidarın uzantısı hâline gelir. Bu süreçte münevverler yalnızca siyasal iktidar tarafından değil, kendi sosyal ve kurumsal çevreleri tarafından da marjinalleştirilir.

Bu bireysel örnek, daha geniş ve yapısal bir sürecin parçasıdır. Otoriter yönetimlerin hâkim olduğu ülkelerde eleştirel akademisyenler, yazarlar ve sanatçılar giderek artan biçimde ülkeyi terk etmekte ve demokratik ülkelere sığınmaktadır. Bu durum “beyin göçü” olarak tanımlansa da, aslında kamusal aklın ve eleştirel düşüncenin zorunlu sürgünüdür.

Aydını baskı altına alınan veya sistematik biçimde dışlanan toplumlarda entelektüel üretim yavaşlar; üniversiteler ve kültürel kurumlar eleştirel işlevlerini kaybeder. Bu durum siyasal iktidarın denetlenebilirliğini azaltırken, otoriter yapının daha da kökleşmesine zemin hazırlar. Entelektüel yoksullaşma ile siyasal baskı arasındaki bu ilişki, kendi kendini besleyen ve kırılması zor bir kısır döngü yaratır.

Ahmet Turan Alkan’ın yaşamının son yılları, bu döngünün bireysel düzeyde nasıl işlediğini göstermesi bakımından önemlidir. Vefatından sonra farklı siyasi kesimlerden taziye yazıları yazıldı. Onun hikâyesi, yalnızca bir yazarın susturulmasını değil; otoriter sistemlerin yaşarken değeri bilinmeyen, kaybedildikten sonra hatırlanan münevverler üretme eğilimini de gözler önüne sermektedir.

Uluslararası akademik camia yalnızca sürgündeki akademisyenleri desteklemekle kalmamalı, aynı zamanda otoriterliğin entelektüel maliyetini de görünür hale getirmelidir. Bu şekilde münevverlerin susturulması kısırdöngüsünün kırılmasına katkı sağlanabilir. Çünkü münevverlerini susturan toplumlar uzun vadede düşünsel üretimlerini, eleştirel kapasitelerini ve demokratik geleceklerini kaybederler.

Davos Sonrası Dünyada Küresel Belirsizlikler ve Akademinin Kırılganlığı Arttı

0

Her yıl olduğu gibi Davos Dünya Ekonomik Forumu, küresel siyasi ve ekonomik elitlerin dünyayı nasıl okuduğunu ve hangi önceliklerle hareket ettiğini gösteren önemli bir vitrin işlevi gördü. Ancak bu yılki tartışmalar, sadece ekonomik büyüme veya teknolojik yenilikler etrafında değil; güvenlik, jeopolitik rekabet, demokratik gerileme ve küresel eşitsizlikler etrafında yoğunlaştı.
Dünya giderek daha fazla kutuplaşan bir yapıya evriliyor. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki istikrarsızlık, ekonomiyi artık klasik piyasa dinamiklerinden çok jeopolitik hesapların yönlendirdiği bir alana dönüştürüyor. Enerji güvenliği, gıda arzı, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi alanlar yalnızca ekonomik değil, stratejik güç unsurları olarak ele alınıyor.
Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, uluslararası hukuk açısından geniş bir tartışma yarattı. Birçok hükümet bu müdahaleyi egemenlik ihlali olarak nitelendirirken, ABD yönetimi bunu “ulusal güvenlik” gerekçesiyle savundu. Bu durum, dünya siyasetinde artık uluslararası normların değil, doğrudan güç siyasetinin belirleyici olduğuna dair endişeleri güçlendirdi.
Bununla birlikte Grönland üzerinde yeniden alevlenen diplomatik gerilim, küresel aktörlerin kendi çıkarlarını dünyanın çıkarlarının önüne koyduğunu gösteriyor. Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’ın ABD tarafından “stratejik” gerekçelerle ele geçirilmesine yönelik eğilim ve buna karşılık verilen sert retler, Avrupa’nın güvenlik politikasını ve transatlantik ilişkilerini sorgulatıyor. Grönland’ın yerel liderleri, “satılık değiliz” mesajını vurgularken, Avrupa ülkeleri bu tür girişimlere karşı birlik mesajı vermeye çalışıyor. Almanya’nın yeni partner arayışlarına girdiği dikkati çekiyor.
Bu dönüşümün akademi üzerindeki etkileri giderek daha görünür hale geliyor. Bir yandan üniversiteler, devletlerin güvenlik önceliklerine ve şirketlerin kâr beklentilerine daha bağımlı hale gelirken; diğer yandan eleştirel düşünce, bağımsız araştırma ve akademik özgürlük alanı daralıyor. Sosyal bilimler, insan hakları, demokrasi ve göç çalışmaları birçok ülkede ya fon kaybına uğruyor ya da siyasi baskılara maruz kalıyor.
Özellikle otoriterleşmenin arttığı ülkelerde akademisyenler için üniversiteler güvenli alanlar olmaktan çıkıyor. Bunun sonucu olarak zorunlu akademik göç, sürgün akademisyenlik ve kırılgan entegrasyon süreçleri yaygınlaşıyor. Bu durum sadece bireysel bir insan hakları sorunu değil; aynı zamanda küresel bilgi üretiminin kalitesini ve çeşitliliğini tehdit eden yapısal bir problemdir.
Davos’ta sıkça vurgulanan yapay zekâ ve dijitalleşme söylemi de üniversiteler açısından ikili bir karakter taşımaktadır. Bir yandan bilimsel üretkenliği artırma potansiyeli sunarken, diğer yandan akademiyi büyük teknoloji şirketlerinin Ar-Ge uzantısına dönüştürme riski barındırmaktadır. Bilginin ticarileşmesi, etik sorumluluk ve kamusal fayda tartışmalarını daha da acil hale getirmektedir.
Bu tablo içinde akademik dayanışma ağlarının önemi her zamankinden daha büyüktür. Academic Solidarity gibi girişimler, yalnızca sürgün akademisyenlere destek sunmakla kalmamakta; aynı zamanda bilginin bağımsızlığını, akademik özgürlüğü ve evrensel değerleri savunan alternatif kamusal alanlar oluşturmaktadır. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde, üniversitenin toplumsal sorumluluğunu yeniden hatırlatmak ve sınır ötesi akademik dayanışmayı güçlendirmek, yalnızca etik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/
https://decode39.com/13228/italy-and-germany-double-down-on-competitiveness-and-defense-at-rome-summit/
https://www.deutschland.de/en/news/germany-and-india-seek-to-deepen-their-relationship

Dünya düzeni çatırdarken İslami düşünce, akademik özgürlük ve sürgündeki entelektüellerin yeri ne olacak?

0

Uluslararası kurumlara ve egemen ideolojilere olan güvenin sarsıldığı bir dönemde, “anlam” arayışı sadece bireysel bir sorunsal değil; akademik üretimin, ifade özgürlüğünün ve kamusal tartışma alanlarının geleceğini de şekillendiriyor.

TR724’de yayımlanan bir analizde, Amerikan hegemonyasının kültürel ve siyasal etkisinin zayıfladığı, mevcut küresel düzenin ideolojik ikna gücünü kaybettiği ve bunun yerini henüz tanımlanmamış yeni norm arayışlarının aldığı öne sürüldü. Bu tartışma, özellikle adalet, eşitlik ve özgürlük gibi evrensel değerlerin özümsenmesinin önündeki çifte standart algısını gündeme getiriyor. Amerikan merkezli tek tip kültür ve başarı tanımının yerini küreselleşen çok sesliliğe bırakacağı, ancak bunun net bir modelle henüz ortaya konmadığı belirtiliyor (https://www.tr724.com/amerikan-ruyasinin-ardindan-islami-dusuncenin-yeni-kuresel-duzendeki-yeri/).

Bu küresel norm arayışının bir ucunda İslami düşüncenin küresel anlamda yeniden tartışılması ihtimali var. Yerleşik Batı merkezli anlatı zayıflarken, farklı kültürel ve inanç temelli çerçeveler alternatif anlamlandırma alanları sunabilir. Ancak bu tür bir söylem, salt bir kültürel tercih tartışmasından öte bir boyut taşıdığında (yani kamu politikaları, eğitim politikaları ve düşünce özgürlüğü alanına girdiğinde) tartışmanın akademik özgürlük bağlamında değerlendirilmesi gerekliliği ortaya çıkar.

Küresel düzeydeki ideolojik kırılmalar ve anlam arayışları ne kadar geniş tartışılsa da, bunların özgür ve çoğulcu bir araştırma ortamında ele alınabilmesi koşulu vardır. Akademik özgürlük, bir toplumun entelektüel kapasitesinin ve kamusal aklın sürdürülebilirliği için temel bir önkoşuldur. Ancak bugün birçok ülkede (özellikle Türkiye’de) bu özgürlüğün sınırlandığına dair güçlü göstergeler bulunuyor.

Türkiye’de akademik özgürlük, 2016 sonrası dönemde sistematik olarak geriledi. Ülke, çeşitli akademik özgürlük endekslerinde düşük skorlarla yer almakta ve üniversite özerkliği önemli ölçüde zayıflamış durumda. Bu yapısal değişim, araştırma, yayın ve öğretim faaliyetlerini sivriltilmiş baskı koşulları altında bırakıyor. Akademisyenler siyasi görüşlerini ifade ettiklerinde soruşturma, disiplin süreci veya işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya kalabiliyorlar (https://www.researchgate.net/publication/365383126_Academic_Freedom_in_Turkey).

2016’da yayımlanan “Barış Çağrısı” (Bu Suça Ortak Olmayacağız!) adlı bildiriyi imzalayan binlerce akademisyen, Türkiye’deki en bilinen örneklerden biri oldu. İmzacı akademisyenler ağır kamu ve medya baskısı altında kaldı, bazıları tutuklandı, yüzlercesi görevlerinden uzaklaştırıldı veya ayrılmaya zorlandı. Bu süreç, akademik düşünceyi kamu önünde temsil edenlerin doğrudan devlet politikalarıyla çatışması sonucu akademik özgürlüğün ne derece kırılgan olduğunu gösterdi (https://en.wikipedia.org/wiki/Academics_for_Peace).

Bu örnek aynı zamanda küresel çağrılara yanıt veren uluslararası akademik dayanışmanın da önemini vurguluyor. Diasporadaki akademisyenler hak temelli normları savunurken, kendi ülkelerindeki baskı ortamına dikkat çekerek küresel kamuoyunda konuyu bir özgürlük sorunu olarak konumlamaya çalışıyorlar. Bu tür transnasyonal ağlar, sadece bireysel savunma pratikleri değildir, aynı zamanda evrensel akademik özgürlük normlarının yeniden tanımlanmasına katkı verebilir (https://www.academia.edu/143876743/Peace_Profile_Academics_for_Peace_in_Turkey).

TR724 yorumuna göre mevcut dünya düzenindeki hegemonik anlatıların erozyona uğraması, farklı düşünce geleneklerinin yeniden görünür olmasını mümkün kılıyor. Bu bağlamda İslami düşünce, özellikle Batı merkezli normlar eleştirildiğinde bir alternatif olarak tartışma ufkuna yerleşiyor.

Ancak burada kritik soru şudur: Küresel norm arayışını hangi ortamda, hangi çerçevelerle tartışıyoruz? Düşünce geleneklerinin karşılaştırmalı analizi, inanç ve sekülerlik gibi meseleler akademik düzeyde ele alınmadığı sürece, bu tür tartışmalar kamuoyunda kutuplaştırıcı söylemlere ve popüler manipülasyonlara dönüşebilir. Bu nedenle akademik özgürlük ve bağımsız araştırma ortamı, sadece “hangi düşünce daha iyi?” gibi bir normatif seçim değil, düşüncelerin adil, kanıt temelli ve eleştirel biçimde tartışılabildiği bir zemini ifade eder.

Bugün birçok akademisyen siyasi baskı, hak ihlalleri veya ekonomik zorluklar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. Bu entelektüeller, sürgünde oldukları ülkelerde hem kendi disiplinlerinde üretimlerini sürdürmeye çalışıyor hem de küresel akademik topluluklara yeni perspektifler getiriyorlar.

Sürgündeki akademisyenlerin deneyimleri, sadece bireysel mağduriyet hikâyeleri değildir. Onlar aynı zamanda küresel akademik ağların, normatif değerin ve ifade özgürlüğünün yeniden düşünülmesi açısından önemli düğüm noktaları oluşturuyorlar. Bu entelektüeller, farklı kültürel ve hukuki bağlamlarda faaliyet göstererek küresel bilgi üretimine katkı sağlayabilir; böylece akademik özgürlüğün sınırlarının ulusal düzeyin ötesine taşınmasına aracılık edebilirler.

Dünya düzeni kırılganlıklar yaşarken insanların ve toplumların “anlam arayışına” girmesi şaşırtıcı değil. Ancak bu arayışın adil, çoğulcu ve özgür bir şekilde yürütülebilmesi, temsil ettiği gibi salt değerler çatışmasına indirgenemez; bunun için özgür akademik üretim, ifade özgürlüğü ve kamusal tartışma alanı vazgeçilmezdir.

Bugün Türkiye gibi ülkelerde akademik özgürlüğün sınırlandığı, entelektüellerin baskı altında olduğu veya sürgüne zorlandığı koşullarda küresel anlam arayışını tartışmak, bu tartışmayı yönetecek alanların korunmasını savunmayı da zorunlu kılıyor.

Yapay Zekanın Geldiği Nokta: Bir Gece Uyku Kaydı ile 130’dan Fazla Hastalık Tahmin Edilebiliyor

0

Nature Medicine dergisinde Ocak 2026’da yayımlanan bir araştırma, uykunun yalnızca dinlenme anı olmadığını ortaya koydu. Uyku aynı zamanda gelecekteki hastalık risklerini öngörebilen güçlü bir biyolojik sinyal. Araştırmacılar, SleepFM adlı çok-modlu bir yapay zekâ modelini geliştirerek, tek bir geceye ait uyku kayıtlarından 130’dan fazla hastalığın riskini yüksek doğrulukla tahmin edebildiklerini gösterdi (https://www.nature.com/articles/s41591-025-04133-4).

Çalışma, yaklaşık 65.000 kişinin 585.000 saatten fazla polisomnografi (PSG) kaydını içeren devasa bir veri setine dayanıyor. PSG; beyin dalgaları (EEG), kalp ritmi (EKG), solunum, kas aktivitesi gibi birçok fizyolojik sinyali aynı anda kaydeden altın standart bir uyku inceleme yöntemidir. SleepFM, bu farklı sinyalleri birlikte analiz ederek uykunun “dilini” öğrenen bir temel model (foundation model) olarak tasarlanmış.

Çalışmanın en çarpıcı yönlerinden biri, kardiyovasküler hastalıkların öngörülmesindeki yüksek performans. Model, kalp yetmezliği, inme, miyokard enfarktüsü ve kardiyovasküler nedenlere bağlı ölüm gibi sonuçları anlamlı doğrulukla tahmin edebilmekte.

Özellikle bağımsız bir veri setinde yapılan dış doğrulamada, kardiyovasküler nedenli ölüm için AUROC değeri 0,88 olarak rapor edilmiş. Bu değer, klinik öngörü modellerinde oldukça güçlü bir ayırt ediciliğe işaret eder. Benzer şekilde inme ve kalp yetmezliği için de yüksek doğruluk değerleri elde edilmiş. Modelin bu başarısında, EKG sinyalleri ile solunum parametrelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemli rol oynadığı belirtiliyor.

Bu bulgular, uyku sırasında kaydedilen fizyolojik sinyallerin, henüz klinik olarak ortaya çıkmamış kardiyovasküler riskleri erken dönemde yakalayabileceğini düşündürmektedir.

Bugün klinikte uyku testleri çoğunlukla uyku apnesi, insomnia veya gündüz aşırı uyku hali gibi sorunların tanısı için kullanılıyor. Ancak bu çalışma, uyku verilerinin çok daha geniş bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koyuyor:

Bu bulgular günlük pratikte şu anlama geliyor:

  • Bir hastanın tek gecelik uyku kaydı, gelecekteki kalp-damar hastalığı riski hakkında öngörü sağlayabilir. Bu, özellikle semptomu olmayan bireylerde erken önlem alınmasını mümkün kılabilir.
  • Yüksek riskli hastalar bireysel olarak daha yoğun yaşam tarzı müdahaleleri, yakın takip veya ileri tetkiklere yönlendirilebilir.
  • Aile hekimliği ve kardiyoloji pratiğinde, elektronik hasta kayıtlarına entegre edilen yapay zekâ modelleri, hekimlere objektif risk skorları sunabilir.
  • Kime ileri tetkik yapılacağı veya hangi hastanın daha sık izlenmesi gerektiği daha rasyonel şekilde belirlenebilir.

Diğer taraftan bu araştırmadaki çalışma popülasyonu ağırlıklı olarak uyku kliniğine başvuran hastalardan oluşmaktadır; bu nedenle genel toplum için doğrudan genellenebilirlik sınırlı olabilir. Ayrıca yapay zekâ modelinin karar mekanizmasının tam olarak açıklanabilir olmaması, klinik kabul açısından halen bir tartışma konusudur. Bu nedenle sonuçlar, hekim değerlendirmesinin yerine değil, onu destekleyici araçlar olarak görülmelidir

Çalışma, uyku laboratuvarı verilerinin elektronik hasta kayıtlarıyla geriye dönük olarak eşleştirilmesine dayanmaktadır. Ancak PSG yapılan tüm hastaların uzun dönem boyunca aynı sağlık sisteminde izlenip izlenmediği net değildir. ABD’de merkezi bir ulusal EHR altyapısının bulunmaması, bazı tanıların farklı kurumlarda kayda girmiş ve veri setine yansımamış olabileceği anlamına gelmektedir. Bu durum, özellikle uzun dönem hastalık tahminlerinde eksik olay kaydı (loss to follow-up) riskini doğurabilir ve model performansını etkileyebilir.

Sonuçta bu araştırmanın kısıtlılıklarına rağmen araştırmacılar, SleepFM gibi modellerin gelecekte giyilebilir cihazlardan gelen uyku verileriyle entegre edilebileceğini vurguluyor. Akıllı saatler ve ev tipi uyku sensörleri yaygınlaştıkça, yakın gelecekte invazif olmayan ve sürekli sağlık izleme mümkün hale gelebilir.

Gelişmiş Toplumları Bekleyen Sessiz (?) Kriz: Yaşlanma ve Demografik Dönüşüm

0

Gelişmiş ülkeler bugün aynı anda iki büyük ve birbiriyle bağlantılı demografik dönüşümle karşı karşıya. Bir yandan nüfus hızla yaşlanıyor, doğurganlık oranları düşüyor ve yaşam süresi uzuyor; diğer yandan bu ülkeler artan ölçüde göç alıyor ve toplumsal yapı giderek çeşitleniyor. Bu iki süreç genellikle ayrı başlıklar altında tartışılsa da, gerçekte devletlerin işleyişini, refah sistemlerini ve toplumsal sözleşmeyi aynı anda zorlayan tek bir büyük dönüşümün parçaları.

Yaşlanma meselesi en çıplak haliyle sayılara yansıyor. Çalışma çağındaki nüfusun oranı azalırken emekli ve ileri yaştaki nüfusun oranı artıyor. Bu durum, emeklilik fonlarından sağlık sistemlerine kadar pek çok alanı doğrudan etkiliyor. Çalışanların ödediği vergiler ve primlerle emeklilerin maaşlarının ve sağlık harcamalarının finanse edildiği sistemler, demografik denge bozuldukça giderek daha kırılgan hale geliyor. Avrupa ülkelerinin çoğunda ve OECD genelinde, önümüzdeki on yıllarda yaşlı bağımlılık oranının keskin biçimde artacağı öngörülüyor. Bu, basitçe ifade etmek gerekirse, daha az sayıda çalışanın daha fazla sayıda yaşlıyı finanse etmek zorunda kalacağı anlamına geliyor (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/SEPDF/cache/80393.pdf).

Bu tablo emeklilik sistemlerinde ciddi bir baskı yaratıyor. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, prim oranlarının artırılması ya da emekli aylıklarının göreli olarak düşürülmesi gibi önlemler teknik olarak mümkün olsa da, her biri siyasi ve toplumsal gerilimler doğuruyor. Üstelik yaşlı nüfusun seçmenler içindeki payı arttıkça, bu tür reformları hayata geçirmek daha da zorlaşıyor. Emeklilik sistemi, yalnızca bir mali mekanizma değil, kuşaklar arası bir dayanışma ve güven ilişkisi olarak işliyor. Bu güven zedelendiğinde, toplumsal sözleşmenin kendisi tartışmaya açılıyor.

Yaşlanan nüfusun etkisi yalnızca emeklilikle sınırlı değil. Sağlık ve uzun dönem bakım hizmetlerine olan ihtiyaç yaşla birlikte artıyor ve bu da kamu bütçelerinde kalıcı yükler oluşturuyor. Aynı zamanda işgücü piyasasında daralma riski ortaya çıkıyor. Daha az sayıda insan çalıştığında, ekonomik büyüme potansiyeli düşüyor ve kamu hizmetlerinin finansmanı daha da zorlaşıyor. Bu nedenle birçok ülke, kadın istihdamını artırmaya, ileri yaştaki bireylerin daha uzun süre çalışmasını teşvik etmeye ve verimlilik artışına dayalı bir büyüme modeli geliştirmeye çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/2025/11/pensions-at-a-glance-2025_76510fe4/full-report/demographic-old-age-to-working-age-ratio_25476b96.html).

Bu demografik dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biri Japonya. Japonya, düşük doğurganlık ve uzun yaşam süresinin birleştiği bir nüfus yapısına sahip ve nüfus artık sadece yaşlanmıyor, aynı zamanda mutlak olarak da azalıyor. 2050’ye yönelik projeksiyonlar, ülkenin sosyal yapısından işgücü piyasasına, kırsal alanlardan şehir planlamasına kadar her şeyin bu daralma ve yaşlanma gerçeğine göre yeniden şekilleneceğini gösteriyor. Japonya örneği, Avrupa için de adeta bir zaman makinesi işlevi görüyor; pek çok ülkenin on yıllar sonra karşılaşacağı sorunlar Japonya’da şimdiden gündelik hayatın parçası haline gelmiş durumda. Kısaca Japonya, Avrupa için “Gelecek geldi” diyen ülke (https://www.japantimes.co.jp/news/2025/12/29/japan/society/japan-2050-predections-depopulation/).

Yaşlanmaya karşı geliştirilen en önemli dengeleyici mekanizmalardan biri göç. Çalışma çağındaki göçmenler, işgücü piyasasını destekleyebiliyor, vergi tabanını genişletebiliyor ve bazı sektörlerdeki kronik eleman açığını kapatabiliyor. Bu nedenle Avrupa, Kuzey Amerika ve diğer gelişmiş bölgeler son yıllarda yoğun göç alıyor. Avrupa Birliği’nde bugün nüfusun yaklaşık onda biri AB dışı ülkelerde doğmuş kişilerden oluşuyor. OECD ülkelerinde yabancı doğumlu nüfusun sayısı yüz milyonları aşmış durumda (https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=EU_population_diversity_by_citizenship_and_country_of_birth).

Ancak göç meselesi çoğu zaman dar ve indirgemeci bir çerçevede ele alınıyor. Kamuoyunda ve siyasette, göç genellikle Afrika, Ortadoğu ve Asya’dan gelen ve çoğunlukla Müslüman olarak tanımlanan topluluklar üzerinden tartışılıyor. Oysa küresel göç akımları çok daha karmaşık. Asya, Latin Amerika ve Afrika farklı bağlamlarda göç veren büyük bölgeler ve göçün temel belirleyicileri arasında savaş, siyasi baskı, ekonomik eşitsizlik, iklim krizi, eğitim ve iş fırsatları gibi çok sayıda faktör bulunuyor. Dini kimlik, bu sürecin yalnızca küçük ve çoğu zaman aşırı vurgulanan bir parçası (https://worldmigrationreport.iom.int/msite/wmr-2024-interactive/).

Göçün yaşlanan toplumlar için bir çözüm olup olmadığı sorusunun net bir cevabı yok. Göç, doğru politikalarla desteklendiğinde yaşlanmanın ekonomik etkilerini hafifletebilir. Ancak entegrasyon zayıf kaldığında, göç yeni toplumsal eşitsizlikler, dışlanma ve siyasal gerilimler üretebilir. Eğitim, dil öğrenimi, konut, işgücü piyasasına adil erişim ve ayrımcılıkla mücadele gibi alanlarda güçlü politikalar olmadan göçün potansiyeli büyük ölçüde heba edilir. Bu nedenle asıl belirleyici olan göçün miktarından çok, göçmenlerin toplumsal ve ekonomik hayata ne ölçüde katılabildiğidir.

Göç veren ülkeler açısından ise tablo farklı bir boyut kazanıyor. Özellikle akademisyenler, öğrenciler ve nitelikli profesyonellerin zorunlu ya da yarı zorunlu göçü, bu ülkelerde ciddi bir beyin kaybına yol açıyor. Üniversiteler, sağlık sistemleri ve kamusal kurumlar zayıflarken, göç alan ülkeler bu insan kaynağından faydalanabiliyor. Ancak bu süreç de kendiliğinden adil ya da verimli işlemiyor. Diploma tanıma sorunları, güvencesiz istihdam ve mesleki statü kaybı, göç eden nitelikli bireyler için yaygın deneyimler olmaya devam ediyor.

Bu noktada demografik dönüşüm, yalnızca nüfus sayılarıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkıyor. Aynı zamanda bilgi üretiminin, akademik özgürlüğün ve kurumsal kapasitenin küresel ölçekte yeniden dağılımını ifade ediyor. Yaşlanma ve göç tartışmaları, zorunlu göç, akademik dayanışma ve eşit katılım sorularıyla doğrudan kesişiyor. Göç alan toplumlar, çeşitlilikle birlikte yaşamayı ve bunu adil bir entegrasyon politikasıyla desteklemeyi öğrenmek zorunda. Göç veren toplumlar ise insan kaynağını kaybetmenin uzun vadeli sonuçlarıyla yüzleşiyor. Bu dönüşümün nasıl yönetileceği, yalnızca bugünün ekonomik dengelerini değil, geleceğin toplumsal barışını ve akademik özgürlüğünü de belirleyecek.

Demografik dönüşüm doğru yönetildiğinde küresel bir dayanışma imkânı yaratabilir; yanlış yönetildiğinde ise hem göç veren hem göç alan toplumlar için uzun süreli krizlerin zeminini hazırlar. Bu çerçevede bir iyi bir de kötü senaryo söz konusu olabilir:

İyi senaryo: Gelişmiş ülkeler, yaşlanma sorununa yanıt olarak aldıkları göçmenleri yalnızca işgücü açığını kapatan geçici unsurlar olarak değil, uzun vadeli toplumsal aktörler olarak görür. Etkili entegrasyon politikaları, eğitim ve akademik gelişim olanaklarıyla göçmenlerin potansiyeli desteklenirken, göç veren ülkelerle eşitlikçi ve dayanışmacı ilişkiler kurulur. Diaspora ağları, akademik işbirlikleri ve geri dönüş kanalları sayesinde göç veren toplumların kaybettiği insan potansiyelinin yeniden inşa edilmesine katkı sağlanır. Bu karşılıklı etkileşim, hem göç alan hem de göç veren ülkeler için sürdürülebilir ve istikrarlı bir sistemin temelini oluşturur.

Kötü senaryo: Yanlış entegrasyon politikaları, ekonomik stres ve kimlik siyaseti bir araya geldiğinde göçmen nüfus toplumsal sorunların günah keçisi ilan edilir. Sosyal dışlanma derinleşir, demokratik normlar zayıflar ve siyasal kutuplaşma artar. Aynı süreçte göç veren ülkelerde beyin göçü kurumsal çürümeyi hızlandırır ve toplumsal kırılganlıkları artırır. Bu çift yönlü istikrarsızlık, hem göç alan hem de göç veren toplumlarda iç çatışma riskini yükseltirken, bölgesel ve hatta uluslararası gerilimlerin ortaya çıkma ihtimalini de belirgin biçimde artırır.