Ana Sayfa Blog

Vagus Sinirinin Uyarılması Alzheimer Hastalığında Fayda Sağlayabilir

0

Alzheimer hastalığı, yaşlanan toplumların en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmiştir. Hafıza kaybı ile başlayan, zamanla kişinin günlük yaşamını bağımsız sürdürememesine yol açan bu hastalık, yalnızca bireyleri değil, aileleri ve sağlık sistemlerini de derinden etkilemektedir. Dünya genelinde bugün yaklaşık 55–60 milyon insan demansla yaşamaktadır ve bu vakaların büyük çoğunluğunu Alzheimer hastalığı oluşturmaktadır. Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte bu sayının önümüzdeki on yıllarda iki katına çıkması beklenmektedir. Bu nedenle Alzheimer yalnızca tıbbi bir sorun değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik boyutları olan küresel bir halk sağlığı meselesi olarak değerlendirilmektedir (https://www.who.int/health-topics/dementia).

Alzheimer hastalığının tedavisinde uzun yıllardır kullanılan ilaçlar daha çok belirtileri hafifletmeye yöneliktir. Donepezil, rivastigmin, galantamin ve memantin gibi ilaçlar bazı hastalarda geçici bilişsel iyileşmeler sağlayabilmektedir. Son yıllarda amiloid protein birikimini hedefleyen yeni ilaçlar geliştirilmiş ve bazı umut verici sonuçlar elde edilmiştir. Ancak bu tedaviler henüz sınırlı etkiye sahiptir ve hastalığı tamamen durdurabilen bir yaklaşım bulunmamaktadır (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC12637128/). Bu nedenle bilim dünyası, Alzheimer hastalığını önleyebilecek veya ilerlemesini yavaşlatabilecek yeni biyolojik mekanizmalar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu araştırma alanlarından biri de vagus siniri ve onun beyin sağlığı üzerindeki etkileridir.

Vagus siniri, beyinden çıkan ve kalp, akciğerler ve sindirim sistemi gibi birçok organla bağlantı kuran en uzun sinirlerden biridir. Parasempatik sinir sisteminin ana bileşenlerinden biri olan vagus siniri, vücudun dinlenme, onarım ve iyileşme süreçlerinde önemli rol oynar. Stresin azaltılması, kalp hızının düzenlenmesi, bağışıklık sisteminin kontrolü ve enflamasyonun azaltılması gibi birçok süreç vagus siniri ile ilişkilidir. Son yıllarda yapılan araştırmalar, bu sinirin aynı zamanda hafıza, öğrenme ve bilişsel fonksiyonlarla da bağlantılı olabileceğini göstermektedir.

Yeni araştırmalar, vagus sinir uyarımının Alzheimer hastalığı ve yaşa bağlı hafıza kaybına karşı umut verici bir yaklaşım olabileceğini ortaya koymaktadır. Araştırmalar, vagus sinirinin beynin özellikle hafıza ile ilişkili bölgeleri olan hipokampus ve öğrenme ağlarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle vagus sinirinin uyarılması, hafıza oluşumunu destekleyebilir ve bilişsel performansı iyileştirebilir. Deneysel çalışmalar, vagus siniri uyarımının öğrenmeyi kolaylaştırabileceğini ve sinir hücreleri arasındaki bağlantıları güçlendirebileceğini düşündürmektedir (https://theconversation.com/vagus-nerve-stimulation-shows-promise-as-a-way-to-counter-alzheimers-disease-and-age-related-memory-loss-269465).

Alzheimer hastalığında önemli rol oynayan mekanizmalardan biri de beyin enflamasyonudur. Vagus siniri anti-inflamatuar etkilere sahiptir ve bağışıklık sistemini düzenleyebilir. Bu nedenle vagus sinir uyarımının, Alzheimer hastalığında görülen kronik enflamasyonu azaltarak beyin hücrelerini koruyabileceği düşünülmektedir. Bu durum yalnızca Alzheimer için değil, yaşa bağlı bilişsel gerileme için de önemli bir koruyucu mekanizma olabilir. Araştırmalar ayrıca vagus sinir uyarımının beyin plastisitesini artırabileceğini, yani beynin yeni bağlantılar kurma kapasitesini güçlendirebileceğini göstermektedir. Bu da öğrenme, hafıza ve bilişsel esneklik açısından önemli bir avantaj sağlayabilir (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC11486617/).

Vagus sinirinin dikkat çekici yönlerinden biri, yalnızca tıbbi cihazlarla değil, günlük yaşamda uygulanabilecek doğal yöntemlerle de uyarılabilmesidir. Ses üretimi bu yöntemlerden biridir. Şarkı söylemek, mırıldanmak veya ritmik sesler çıkarmak, vagus siniri üzerinde uyarıcı etki oluşturabilir. Ses telleri ve boğaz kasları aracılığıyla oluşan titreşimler parasempatik sistemi aktive eder ve sakinleştirici bir etki ortaya çıkarır. Bu durum yalnızca ruh halini değil, dolaylı olarak bilişsel fonksiyonları da etkileyebilir (https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0031938425001738).

Benzer şekilde yoga ve meditasyon uygulamaları da vagus siniri ile ilişkilendirilmiştir. Yavaş ve derin nefes alma, uzun ekspirasyon ve ritmik ses üretimi, vagal aktiviteyi artırabilir. Özellikle meditasyon ve nefes egzersizleri sırasında ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, kalp hızının düşmesi ve stres hormonlarının azalması gibi etkiler vagus siniri aktivasyonu ile açıklanmaktadır (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC3099099/).

Kur’an okuma, zikir veya benzeri ritmik ibadetlerin de bu açıdan ilgi çekici olduğu düşünülmektedir. Kur’an okuma sırasında ortaya çıkan ritmik ses üretimi, uzatmalı okuma ve düzenli nefes alma, vagus siniri üzerinde uyarıcı etki oluşturabilecek fizyolojik özellikler taşımaktadır. Bazı araştırmalar, Kur’an dinleme ve okumanın stres ve anksiyeteyi azaltabildiğini, kalp ritmini düzenleyebildiğini ve parasempatik aktiviteyi artırabildiğini göstermektedir. Bu bulgular, ibadet ve ritmik ses üretiminin nörofizyolojik etkileri olabileceğini düşündürmektedir (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10704108/).

Yavaş ve derin nefes egzersizleri de vagus siniri aktivasyonu açısından önemli bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Özellikle yavaş nefes alma ve uzun nefes verme, parasempatik sistemi aktive ederek gevşeme sağlar. Bunun yanı sıra gargara yapmak, soğuk suyla yüz yıkamak, sosyal etkileşim, yavaş konuşma ve dua gibi günlük aktivitelerin de vagal aktiviteyi artırabileceğine dair araştırmalar bulunmaktadır (https://health.clevelandclinic.org/vagus-nerve-reset).

Alzheimer hastalığı için henüz kesin bir tedavi bulunmasa da, vagus siniri ve onun doğal yollarla uyarılması üzerine yapılan çalışmalar umut verici bir alan açmaktadır. Şarkı söylemek, ibadet etmek, meditasyon yapmak veya nefes egzersizleri gibi basit görünen aktivitelerin bile beyin sağlığı üzerinde olumlu etkileri olabileceği düşüncesi, modern nörobilim ile insanlığın kadim uygulamaları arasında dikkat çekici bir köprü kurmaktadır (https://www.vogue.com/article/vagus-nerve-stimulation).

Belki de gelecekte Alzheimer hastalığının önlenmesi ve bilişsel sağlığın korunması yalnızca ilaçlara değil, aynı zamanda nefes, ses, ritim ve zihinsel huzuru destekleyen günlük yaşam alışkanlıklarına da bağlı olacaktır.

Ejderhanın Eğitimdeki Yükselişi

0

Bir Amerikan öğrencisinin Business Insider’da anlattığı kişisel deneyim, aslında daha büyük bir jeopolitik dönüşümün küçük ama çarpıcı bir özeti gibi. Yazar, Çin’de üniversite eğitiminin ABD’ye kıyasla çok daha ucuz olduğunu, mezuniyet sonrası hayata daha doğrudan hazırladığını ve kampüslerde özellikle Afrikalı öğrencilerin görünürlüğünün arttığını söylüyor. Bu gözlem tek başına bir kanıt değil; ama bugün Çin’in eğitim alanında nasıl yeni bir çekim merkezi haline geldiğini anlamak için iyi bir başlangıç noktası sunuyor (https://www.businessinsider.com/american-studied-china-universities-cheaper-2026-3).  

Çin’in eğitimdeki yükselişi, yalnızca daha fazla yabancı öğrenci çekmesinden ibaret değil. Asıl mesele, devlet destekli büyük ölçek, araştırma kapasitesi, mühendislik ve fen bilimlerindeki üretim gücü ve bunu dış politika ile eşgüdümlü biçimde kullanabilme becerisi. Resmî Çin verilerine göre ülkenin yükseköğretimde brüt okullaşma oranı 2024’te yüzde 60,8. Aynı yıl düzenli ve mesleki yükseköğretim kurumlarında toplam kayıtlı öğrenci sayısı ise 38,9 milyon. Bu, Çin’in artık yalnızca “çok sayıda öğrenciye sahip bir ülke” olmadığını; kitlesel yükseköğretim çağını kurumsallaştırmış bir sistem haline geldiğini gösteriyor (https://www.stats.gov.cn/english/PressRelease/202512/t20251231_1962224.html).  

Kalite boyutunda da tablo dikkat çekici. Times Higher Education’ın 2025 Asya sıralamasında Çin ilk iki sırayı korudu ve ilk 10’da beş üniversiteye sahip oldu (https://www.timeshighereducation.com/world-university-rankings/2025/regional-ranking). Nature Index 2025 verilerinde de Çin merkezli kurumlar zirvede yer aldı; Çin Bilimler Akademisi birinci olurken, onu USTC, Zhejiang ve Peking Üniversitesi gibi kurumlar izledi (https://www.nature.com/nature-index/research-leaders/2025/institution/all/all/countries-China). Dahası, Georgetown CSET’e göre Çin üniversiteleri 2025 itibarıyla yılda 77 binin üzerinde STEM doktora mezunu üretme rotasında; aynı karşılaştırmada ABD yaklaşık 40 bin düzeyinde kalıyor. Bu fark, üniversite rekabetinin artık yalnızca prestij sıralamalarıyla değil, araştırmacı ve ileri teknoloji insan kaynağı üretimiyle de belirlendiğini gösteriyor (https://cset.georgetown.edu/publication/china-is-fast-outpacing-u-s-stem-phd-growth/).  

Yine de Çin’in yükselişini doğru okumak için bir paradoksu görmek gerekiyor. OECD verilerine göre Çin, 2023 itibarıyla yükseköğretimde uluslararası öğrenci oranı bakımından hâlâ düşük bir seviyede: yalnızca %0,3. Bu, Çin’in henüz ABD, Birleşik Krallık ya da Avustralya tipi klasik bir “uluslararası öğrenci merkezi” olmadığı anlamına geliyor. Fakat aynı veri, başka bir gerçeği de ortaya koyuyor: Çin’in gücü şu aşamada kitlesel yabancı öğrenci oranından çok, kendi iç sisteminin ölçeği, maliyet avantajı, araştırma verimliliği ve belirli bölgelerde hedefli nüfuz kurmasında yatıyor. Başka bir deyişle, Çin herkesi davet eden bir kampüs ekonomisi kurmaktan çok, stratejik alanlarda etkili olan bir eğitim diplomasisi geliştiriyor (https://gpseducation.oecd.org/CountryProfile?primaryCountry=CHN&topic=EO&treshold=5).  

Bu stratejinin en belirgin sahalarından biri Afrika. UNESCO’ya göre 2019’da Çin’de okuyan Afrikalı öğrenci sayısı yaklaşık 70 bine ulaşmıştı. 2024 FOCAC Beijing Action Plan ise Çin-Afrika bilim ve eğitim iş birliğini derinleştirme, bölgesel mesleki eğitim merkezleri kurma ve eğitim platformlarını güçlendirme hedefini ortaya koyuyor. Çin Eğitim Bakanlığı’nın 2025 sonunda verdiği bilgiye göre, Çin’de okuyan uluslararası öğrencilerin yaklaşık yüzde 9’u Çin Hükümeti bursu alıyor ve bu bursiyerlerin yaklaşık yüzde 60’ını lisansüstü öğrenciler oluşturuyor. Bu da Pekin’in yalnızca nicelik peşinde olmadığını, özellikle yüksek lisans ve doktora düzeyinde geleceğin elitlerini çekmeye çalıştığını düşündürüyor (https://unesdoc.unesco.org/ark:/48223/pf0000389878).

ABD açısından bakıldığında ise resim daha karmaşık. Amerika hâlâ dünyanın en büyük uluslararası öğrenci destinasyonu (https://www.iie.org/news/open-doors-2025-press-release/);  Open Doors 2025 verilerine göre 2024/25 akademik yılında ABD’de 1.177.766 uluslararası öğrenci vardı. Ancak aynı dönemde belirsizlik büyüdü. Reuters’ın gördüğü iç yazışmaya göre Trump yönetimi Mayıs 2025’te yeni öğrenci ve değişim vizesi randevularının planlanmasını geçici olarak durdurdu (https://www.reuters.com/world/us/trump-administration-halts-scheduling-new-student-visa-appointments-2025-05-27/). Sonrasında DHS, Ağustos 2025’te öğrenci vizelerinde “duration of status” yaklaşımını kaldırıp sabit süreli kalış modeline geçmeyi öngören bir kural taslağı yayımladı. NAFSA ise 2025 sonbaharında yeni uluslararası öğrenci kayıtlarında yüzde 17 düşüş yaşandığını, bunun 1,1 milyar dolarlık ekonomik kayıp ve yaklaşık 23 bin iş kaybı anlamına geldiğini bildirdi (https://www.reuters.com/world/us/trump-administration-halts-scheduling-new-student-visa-appointments-2025-05-27/). Kısacası ABD sistemi hâlâ çok güçlü, ama artık eskisi kadar öngörülebilir görünmüyor.

Bu nedenle Çin’in yükselişi, Amerikan gerilemesinden çok Amerikan belirsizliğinin yarattığı boşlukla hız kazanıyor. Bir öğrenci için yükseköğretim tercihi sadece diploma kalitesiyle ilgili değildir; vize güvenliği, mezuniyet sonrası kalma ihtimali, hayat pahalılığı, barınma, siyasal atmosfer ve psikolojik aidiyet hissi de en az akademik itibar kadar önemlidir. Business Insider’daki anlatıda Çin’in ucuz yurtları, düşük yemek maliyetleri ve daha doğrudan kariyer hazırlığı öne çıkıyor. Bu model herkese cazip gelmeyebilir; ama özellikle borç yükü altında ezilmek istemeyen, teknik alanlarda eğitim arayan ve Asya-Afrika ekonomik ağlarına yakın durmak isteyen öğrenciler için son derece çekici olabilir.

Avrupa ise bu yarışta hem rakip hem de ara kazanan olabilir. Avrupa Birliği 2025’te açıkça kendisini araştırmacılar ve yenilikçiler için “dünyanın en çekici destinasyonu” yapma hedefini ilan etti (https://research-and-innovation.ec.europa.eu/news/all-research-and-innovation-news/choose-europe-science-eu-comes-together-attract-top-research-talent-2025-05-23_en). AB yükseköğretim stratejisi de Avrupa’nın küresel ölçekte daha rekabetçi ve dışa açık üniversiteler kurmasını amaçlıyor. Öte yandan Avrupa zaten önemli bir çekim alanı: AB verilerine göre ekstra-AB derece hareketliliğinde Fransa, Almanya ve İspanya toplamın yüzde 58,7’sini çekiyor. Almanya’da ise 2024/25 kış döneminde yaklaşık 402 bin uluslararası öğrenci ve doktora öğrencisi bulunuyordu (https://www.daad.de/en/press-releases/erneut-hohe-zahl-an-internationalen-studierenden-in-deutschland/). Yani ABD’deki sertleşme ve Çin’deki yükseliş, Avrupa’yı otomatik olarak zayıflatmıyor; tersine, Avrupa’ya yeni bir alan açıyor. Fakat bu alanı kullanabilmesi için vize, barınma, akademik kariyer güvencesi ve araştırma fonları konusunda daha kararlı davranması gerekiyor.

Önümüzdeki dönemde dünyanın bekleyebileceği sonuç, eğitimin daha da jeopolitik bir alan haline gelmesidir. Üniversiteler yalnızca bilgi üreten kurumlar değil; nüfuz, teknoloji, norm ve insan sermayesi üreten merkezlerdir. Çin bu gerçeği çok erken kavradı ve ekonomide kurduğu ağı eğitimle desteklemeye başladı. Özellikle Afrika’da burslar, teknik eğitim, lisansüstü programlar ve Çin bağlantılı kariyer ağları üzerinden yeni bir etki alanı oluşuyor. ABD kapılarını daraltır, Avrupa ise ağır hareket ederse, 2030’ların uluslararası eğitim haritası bugünkünden belirgin biçimde farklı olabilir. O zaman mesele yalnızca “en iyi üniversite nerede?” sorusu olmayacak; “geleceğin küresel elitleri hangi ülkede yetişiyor ve hangi dünya görüşüyle şekilleniyor?” sorusu öne çıkacak. Bu nedenle Çin’in eğitimdeki yükselişi yeni dünya düzeninin sessiz bir işareti gibi.

Zombi Makaleler: Geri Çekilmiş Araştırmalar Yaşamaya Devam Ediyor

0

Bilim dünyası, yeni bilgi üretmenin yanında üretilen bilginin güvenilirliğini de korumak zorundadır. Zombi makalelerden kurtulmak ve yeni zombiler üretmemek için akademik dünyanın tüm aktörleri sorumluluk almalı.

Bilimsel yayıncılık uzun süre kendi kendini düzelten bir sistem olarak var oldu. Adet olduğu üzere, hatalı sonuçlar zaman içinde eleştirilir, yeni çalışmalarla düzeltilir ve bilimsel bilgi giderek daha sağlam hale gelirdi. Son yıllarda ortaya çıkan bulgular, bu ideal tablonun ciddi şekilde zorlandığını gösteriyor. Özellikle geri çekilen bilimsel makalelerin sayısındaki hızlı artış, bilim dünyasında bir güven ve kalite sorunu oluşturdu.

Bilimsel yayınları sistematik biçimde izleyen bağımsız platformlardan biri olan Retraction Watch’a göre (https://retractionwatch.com) son yıllarda geri çekilen makalelerin sayısı dramatik biçimde artmış durumda. Araştırmalar 2023 yılında on binden fazla bilimsel makalenin geri çekildiğini gösteriyor (https://www.nature.com/articles/d41586-023-03974-8). Bu sayı bilimsel yayıncılık tarihinde bir rekor. Üstelik geri çekilen makalelerin sayısındaki artış yalnızca yayın sayısındaki artışla açıklanamıyor; retraction oranının kendisi de yükseliyor (https://pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC10485848/).

Bu gelişmeler, bazı araştırmacıların artık “retraction crisis” olarak adlandırdığı bir olguyu gündeme getiriyor. Bilimsel bir makalenin geri çekilmesi (retraction), o makalenin artık güvenilir olmadığı ve bilimsel literatürde referans olarak kullanılmaması gerektiği anlamına geliyor. Bu karar genellikle şu durumlarda alınır:

  • Veri uydurma veya veri manipülasyonu
  • İntihal
  • Etik ihlaller
  • Sahte hakem değerlendirmesi
  • Ciddi metodolojik hatalar

Maalesef geri çekilen makaleler yalnızca küçük veya düşük etkili dergilerde yayımlanan çalışmalarla sınırlı değil. Zaman zaman dünyanın en saygın bilimsel dergileri de bu tür vakalarla karşı karşıya kalabiliyor. Örneğin, kısa süre önce Lancet’te yayımlanan ve uzun süredir tartışma konusu olan bir olgu raporu yeniden incelemeye alındı. Retraction Watch’ın aktardığına göre anne sütü yoluyla opioid zehirlenmesi yaşayan bir bebeği konu alan bu çalışmanın güvenilirliği konusunda ciddi şüpheler bulunduğu bildirildi (https://retractionwatch.com/2026/02/04/lancet-flags-long-scrutinized-report-of-infant-poisoned-by-opioids-in-breast-milk/).

Bilim tarihinin en bilinen vakalarından biri ise Andrew Wakefield’ın 1998 yılında yayımlanan ve kızamık-kabakulak-kızamıkçık aşısının otizmle ilişkili olduğunu iddia eden makalesidir. Daha sonra etik ihlaller ve veri manipülasyonu nedeniyle geri çekilen bu çalışma, yıllar boyunca aşı karşıtı hareketlerin en önemli referanslarından biri olarak kullanılmaya devam etti.

Geri çekilme vakaları yalnızca genç araştırmacılar veya küçük laboratuvarlarla sınırlı değildir. Retraction Watch verileri, Nobel ödülü kazanmış bazı bilim insanlarının çalışmalarının da geri çekildiğini ortaya koyuyor. Bu durum bilimsel sistemdeki sorunların yalnızca bireysel etik ihlallerle açıklanamayacağını düşündürüyor. Akademik rekabet, yayın baskısı ve araştırma finansmanı gibi yapısal faktörler bilimsel üretim süreçlerini derinden etkiliyor.

En ilginç sorunlardan biri ise geri çekilen makalelerin etkisinin kolayca ortadan kalkmaması. Bir makale geri çekildikten sonra bile bilimsel literatürde atıf almaya devam edebiliyor (https://journals.plos.org/plosone/article?id=10.1371%2Fjournal.pone.0277814). Bazı geri çekilmiş çalışmalar, geri çekilme kararından sonra bile yüzlerce veya binlerce kez atıf almış. Tabir yerindeyse, bunlar “zombi makaleler” olarak yaşamaya devam ediyor.

Bugün dünya çapında yayımlanmış bilimsel makale sayısının yaklaşık elli milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Bunların on binlercesi geri çekilmiş durumda (https://www.nature.com/articles/d41586-025-00455-y). Oran ilk bakışta küçük görünebilir. Ancak bilimsel bilginin birikimli doğası göz önüne alındığında, bu sayı oldukça önemli bir etkiye sahip olabilir. Bir makale geri çekildiğinde yalnızca tek bir çalışmanın hatalı olduğu anlamına gelmez. O makaleyi temel alan araştırmalar, meta-analizler ve klinik uygulamalar da dolaylı olarak etkilenebilir.

Sorunun kaynağı üzerinde düşündüğümüzde, akla ilk olarak yayın baskısı (publish or perish). Geliyor. Akademik kariyerin büyük ölçüde yayın sayısına bağlı olması, bazı araştırmacıları hızlı ve çok sayıda makale üretmeye yönlendiriyor. Son yıllarda ortaya çıkan “paper mill” olarak adlandırılan şirketler de bu sorunu daha da görünür hale getirdi. Bu şirketler ücret karşılığında sahte veya düşük kaliteli makaleler üretip bilimsel dergilere gönderebiliyor. Bazı vakalarda sahte hakem değerlendirme süreçleri veya organize atıf ağları da söz konusu (https://www.theguardian.com/science/2024/feb/03/the-situation-has-become-appalling-fake-scientific-papers-push-research-credibility-to-crisis-point). Diğer taraftan, bazı ticari yayıncıların kalite yerine yayın sayısını artırmaya odaklanması da bu soruna katkıda bulunuyor.

Geri çekilen makaleler yalnızca akademik bir mesele değildir. Yanlış bilimsel çalışmalar sağlık politikalarını, klinik uygulamaları ve kamuoyunun bilime olan güvenini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle bilimsel güven yalnızca akademik çevrelerin değil, toplumun tamamının ortak meselesidir.

Daha sağlıklı bir akademik ortam için araştırma değerlendirme sistemlerinin yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Araştırma verilerinin ve analiz süreçlerinin daha şeffaf hale getirilmesi, açık veri uygulamalarının yaygınlaştırılması ve bilimsel yayınların daha etkin biçimde izlenmesi bu konuda önemli adımlar olabilir. Ayrıca geri çekilen makalelerin veri tabanlarında açık biçimde işaretlenmesi ve araştırmacıların bu konuda bilgilendirilmesi gerekmektedir.

Bilim dünyası bugün yalnızca yeni bilgi üretme göreviyle değil, aynı zamanda üretilen bilginin güvenilirliğini koruma sorumluluğuyla da karşı karşıyadır. Zombi makalelerden kurtulmak ve yeni zombiler üretmemek için akademik dünyanın tüm aktörlerine önemli sorumluluklar düşüyor.

İran’a Karşı Savaşta Akademinin Susma Lüksü Yok

0

Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı verir mi?

Bir rejime muhalif olmak, masum insanların bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirir mi?

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş yalnızca bölgesel bir askerî çatışma değildir. Bu savaş, daha ilk haftasında, sivil ölümler, zorunlu yer değiştirmeler, enerji krizi, hukuk tartışmaları ve küresel istikrarsızlık üzerinden bütün dünyayı etkileyen bir kırılmaya dönüştü. Savaş yalnızca bombalanan coğrafyaları değil, laboratuvarları, üniversite bütçelerini, araştırma fonlarını, ulaşımı ve gündelik hayatı da vuracaktır. Avrupa’da bunun ilk hissedilen sonuçlarından biri petrol ve enerji fiyatlarındaki yükseliş oldu. Goldman Sachs, Hürmüz’deki aksama sürerse fiyatların 100 doların da üstüne çıkabileceği uyarısında bulundu (https://www.ft.com/content/d3e2c2a1-73aa-4952-b1f1-08c87042b507).  

Akademisyenler olarak bu tabloya yalnızca jeopolitik rekabet açısından bakamayız. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısına nasıl karşı çıktıysak, Gazze’deki kitlesel yıkım ve ağır insan hakları ihlallerine nasıl ses çıkardıysak, İran’a “nükleer tehdit” bahanesiyle yürütülen saldırıyı da aynı etik ölçüyle değerlendirmek zorundayız. Aksi halde akademinin evrensellik iddiası çöker, ilkeler yerini kamp sadakatine bırakır. Bir saldırının faili değiştiğinde susan bir entelektüel dil, aslında hukuku değil gücü takip etmiş olur.

Bu savaşa gelen uluslararası tepkilerden bazıları şöyle: BM Genel Sekreteri António Guterres, ABD ve İsrail’in İran’a karşı güç kullanımının ve sonrasındaki misillemelerin uluslararası barış ve güvenliği zayıflattığını söyledi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk de bombaların ve füzelerin anlaşmazlık çözme yolu olmadığını, bedeli yine sivillerin ödediğini vurguladı (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).

Savaşın etik boyutu kadar hukukî boyutu da önemli. Reuters’ın hukuk incelemesine göre, Trump yönetimi saldırıları “yakın tehdit” gerekçesiyle savunsa da iddialar desteklenmiyor. Hukukçular hem uluslararası hukuk hem de ABD iç hukuku bakımından bu saldırıların ciddi biçimde tartışmalı olduğunu belirtiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/are-us-attacks-iran-legal-2026-03-04/). Başka bir Reuters değerlendirmesi de saldırıların ABD başkanının anayasal yetkisinin sınırlarını zorladığını kaydediyor (https://www.reuters.com/sustainability/sustainable-switch-are-attacks-iran-legal-2026-03-06/).

Savaşın, çoğu zaman olduğu gibi önce dili bozduğu dikkati çekiyor: “önleyici saldırı”, “rejim değişikliği”, “istikrar için yıkım” gibi ifadeler, hukuk dışına taşan gücü meşrulaştırmayı amaçlıyor. O nedenle akademinin görevi, kavramların içini boşaltan siyasete karşı hakikatin dilini savunmaya devam etmek olmalıdır.

İspanya bu konuda Avrupa’da dikkat çekici bir istisna olarak öne çıktı. Başbakan Pedro Sánchez, “savaşa hayır” diyerek ülkesinin bu felakete ortak olmayacağını ilan etti. Sánchez, derhal gerilimin düşürülmesi ve uluslararası hukuka tam saygı çağrısı yaptı. El País’e göre Sánchez, şiddetin çözüm olmadığını, kör itaati liderlik saymanın asıl naiflik olduğunu söyledi. Avrupa’da daha çekingen diller kullanılırken İspanya’nın açık tutumu, ilkesel dış politikanın hâlâ mümkün olduğunu gösteriyor (https://english.elpais.com/international/2026-03-04/pedro-sanchez-on-the-us-and-israeli-attack-on-iran-no-to-war-we-will-not-support-this-disaster.html).  

Savaşa karşı çıkmada İspanya yalnız değil. Norveç Dışişleri Bakanı Espen Barth Eide, saldırının uluslararası hukuka uygun olmadığını söyledi. İrlanda Cumhurbaşkanı da egemen devletlerin keyfî biçimde işgal edilmesinin normalleşmesini yıkım yolu olarak niteleyip diplomasi çağrısı yaptı (https://president.ie/en/media-library/news-releases/statement-by-president-connolly-following-strikes-on-iran). Umman Dışişleri Bakanı, ülkesinin arabuluculuğundaki müzakerelerin yine sabote edildiğini belirterek Washington’a “bu sizin savaşınız değil” mesajı verdi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD ve İsrail saldırılarını “kabul edilemez” buldu ve derhal ateşkes çağrısı yaptı. Brezilya da saldırıların müzakere sürecini baltaladığını ve barışın tek yolunun diyalog olduğunu söyledi (https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/global-reaction-israeli-us-attacks-iran-2026-02-28/).  

Buna karşılık Avrupa Birliği’nin ortak çizgisi çok daha temkinli ve parçalı görünüyor. AB ülkelerinin çoğu, “azami itidal” ve uluslararası hukuka saygı çağrısı yaparken, İran’ın saldırılarını da güçlü biçimde kınadığı dikkati çekiyor (https://www.reuters.com/world/middle-east/eu-nations-call-maximum-restraint-respect-international-law-iran-conflict-2026-03-01/). Bu dengeli bir kriz dili şu gerçeği ortaya koyuyor: Devletler çoğu zaman ilkelerle değil, ittifaklar ve maliyet hesaplarıyla konuşuyor. Bu nedenle üniversitelerin, araştırmacıların ve entelektüellerin sesi daha kıymetli hale geliyor. Devletlerin suskun ya da çekingen kaldığı yerde, akademi insan hayatının milliyetine göre değişmeyen bir ahlak dili kurmak zorundadır.

Savaşın akademi üzerindeki etkisi hem dolaylı hem de doğrudandır. Enerji fiyatlarındaki sıçrama, ulaşım ve lojistik maliyetleri, akademik konferansların güvenliği, uluslararası öğrenci hareketliliği, burs programları ve araştırma altyapılarının finansmanı üzerinde baskı kuracaktır. Hürmüz Boğazı’ndaki aksamalar ve bunun ekonomik sonuçları bilim insanları için bu yalnızca ekonomik bir veri olmayıp savaşın bilgi üretimi ekosistemini nasıl felç ettiğinin işaretidir. Üniversiteler savaş çıktığında tarafsız adalar olarak kalmaz; ya baskıya boyun eğer ya da hakikatin ve insan hayatının yanında yer alır.

Burada “akademik sorumluluk” kavramını hatırlatmak gerekiyor. Akademisyenin görevi yalnızca veri üretmek değil, kamusal aklı korumaktır. Bombalanan şehirleri haritaya, ölümleri istatistiğe, yerinden edilmeyi “güvenlik çıktısı”na indirgeyen bir dil karşısında susmak, akademik ahlakı siyasî konfora feda etmektir. Özellikle savaş zamanlarında üniversiteler, propaganda aygıtına dönüşme tehlikesi yaşar. Oysa tarih bize haksızlığa karşı bedel ödeyen aydınların mirasını bırakmıştır.

Tarihte çok sayıda akademisyen, öğrenci ve entelektüel, hayatları pahasına zulme karşı durdu. Münih Üniversitesi’nden Sophie Scholl ve Beyaz Gül çevresindeki öğrenciler, Nazi suçlarına karşı bildiri dağıttıkları için 1943’te idam edildi. Eğitimci ve çocuk hakları savunucusu Janusz Korczak, Varşova Gettosu’ndaki yetimlerini terk etmeyi reddetti ve çocuklarla birlikte Treblinka’ya gönderilerek öldürüldü. El Salvador’da filozof ve üniversite rektörü Ignacio Ellacuría, devlet şiddetini ve insan hakları ihlallerini eleştirdiği için öldürüldü. Bu örnekler, akademinin gerçek onurunun kariyerde değil; güç karşısında doğru sözü söyleyebilme cesaretinde yattığını göstermektedir (https://www.britannica.com/topic/White-Rose).  

Bugün İran konusunda ihtiyaç duyulan da budur. İran rejimine yönelik meşru eleştiriler, dış saldırıyı meşrulaştırmak için kullanılamaz. Bir devletin baskıcı olması, başka devletlere ona savaş açma ruhsatı vermez. Aynı şekilde bir rejime muhalif olmak, o ülkenin şehirlerinin bombalanmasına sessiz kalmayı gerektirmez. Akademik tutarlılık, hem otoriter rejimlere karşı çıkmayı, hem de dış saldırganlığı reddetmeyi gerektirir. İnsan hakları, yalnızca rakip bloklara karşı işletilen bir söylem değildir.

İran’a yönelik saldırılar sonrasında üniversiteler ve akademik ağlar yeni bir savaş çağının sonuçlarıyla yüz yüzedir. Akademik dayanışma milliyet ve blok ayrımı gözetmeden ilkeli durmak zorundadır: Sivillerin hayatı jeopolitik hesaplardan üstündür; savaş, hakikatin değil gücün dilidir; üniversiteler de bu dile teslim olmamalıdır. Rusya Ukrayna’yı vurduğunda, Gazze yıkılırken, başka coğrafyalarda egemenlik ihlalleri yaşanırken hangi ahlaki dili kullandıysak, bugün İran için de aynı dili kullanmalıyız. Çünkü akademinin vicdanı seçici olursa, artık vicdan olmaktan çıkar. Bugün ihtiyaç duyulan şey, güçlü olanın safına dizilmek değil; hukukun, barışın ve insan hayatının safında ısrar etmektir.

Ne Yediğin Kadar Ne Yemediğin de Önemli

0

Günümüzde beslenme çoğu zaman kalori hesaplarına, makrobesin dağılımlarına ve popüler diyet akımlarına indirgenmiş durumda. Oysa binlerce yıllık bir pratik olan oruç, bize daha temel bir soruyu yeniden düşündürüyor: İnsanı gerçekten ne besler?

Oruç, farklı coğrafyalarda ve dinî geleneklerde dikkat çekici bir süreklilik göstermektedir. İslam’da Ramazan, Hristiyanlıkta Lent, Yahudilikte Yom Kippur… Bu kadar farklı kültürde benzer bir pratiğin ortaya çıkması tesadüf müdür, yoksa insan doğasına dair daha derin bir gerçeğe mi işaret etmektedir? Bu sorunun cevabı, biyoloji ile anlam dünyasının kesişiminde aranabilir.

Biyolojik açıdan insan bedeni sandığımızdan çok daha dinamiktir. Haftalar içinde vücudumuzu oluşturan atomların %70-90’ı yenilenir. Bu anlamda insan sabit bir yapıdan çok, sürekli akan bir nehir gibidir. Bugün “biz” dediğimiz şey, kısa bir süre önce bitkilerin, hayvanların ya da havanın bir parçasıydı. Yediklerimiz bize dönüşür. Ancak belki de en az bunun kadar önemli bir gerçek var: Yemediklerimiz de bizi şekillendirmektedir. 19. yüzyıl filozofu Ludwig Feuerbach “İnsan ne yiyorsa odur” demişti. Belki bugün bu ifadeyi genişletmenin zamanı gelmiştir: İnsan, sadece yedikleriyle değil, bilinçli olarak yememeyi seçtikleriyle de şekillenmektedir.

Hz. Muhammed’in şu sözü bu bağlamda dikkat çekicidir: “Âdemoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır.” Bu ifade, yalnızca beslenme ile ilgili değil; ölçülülük, özdenetim ve tüketim ahlakı ile ilgili güçlü bir mesaj içerir. Oruç bu anlamda sadece aç kalmak değildir. Oruç, arzular ile eylemler arasına mesafe koyma pratiğidir. Anlık isteklerin ertelenmesi, bireyin hem bedensel hem de zihinsel olarak yeniden konumlanmasını sağlar. Bu süreç, yalnızca metabolik esneklik değil, aynı zamanda psikolojik ve ahlaki bir disiplin de kazandırabilir.

Oruç, vücutta iyi organize edilmiş metabolik değişimlere yol açmaktadır. Yaklaşık 12–16 saatlik açlık sonrası organizma, glukoz kullanımından yağ yakımına geçer. Karaciğerdeki glikojen depoları tükenir, insülin düzeyi düşer ve yağ asitleri mobilize edilir. Bu süreçte karaciğerde keton cisimcikleri üretilir. Böylece hem yağ yakılır hem de beyin için alternatif bir enerji kaynağı sağlanır.

Enerji metabolizmasının ötesinde, orucun hücresel düzeyde de etkileri olduğu düşünülmektedir. Bunlardan en çok tartışılanı otofajidir. Otofaji, hücrenin hasarlı yapılarını parçalayarak geri dönüştürdüğü bir “iç temizlik” mekanizmasıdır. Bu mekanizma özellikle hayvan deneylerinde güçlü şekilde gösterilmiştir (https://livehelfi.com/blogs/all/discover-the-benefits-of-autophagy).

Klinik çalışmalar, özellikle Ramazan tipi aralıklı orucun bazı metabolik göstergeler üzerinde olumlu etkileri olabileceğini düşündürmektedir. Faris ve arkadaşlarının sistematik derlemesi, orucun insülin duyarlılığında artış, inflamasyon belirteçlerinde azalma ve sistolik kan basıncında ortalama 3–5 mmHg’lik bir düşüş ile ilişkili olabileceğini göstermektedir (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/31581955/). Benzer şekilde, Sadeghirad ve arkadaşlarının meta-analizi, Ramazan ayında ortalama 1–2 kilogramlık bir kilo kaybı olduğunu bildirmektedir (ancak bu etki çoğu zaman geçicidir) (https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23182306/).

Bununla birlikte, bu bulguların önemli bir sınırlılığı vardır: Oruç, otomatik olarak sağlıklı bir sonuç doğurmaz. Oruç dışı saatlerdeki beslenme biçimi belirleyici bir rol oynar. Aşırı kalori alımı, yüksek şeker tüketimi ve düzensiz uyku gibi faktörler, orucun potansiyel faydalarını ortadan kaldırabilir, hatta tersine çevirebilir. Ayrıca oruç herkes için uygun değildir. Diyabet hastaları, yeme bozukluğu olan bireyler, gebeler ve bazı kronik hastalıklara sahip kişiler için oruç ciddi sağlık riskleri taşıyabilir. Bu nedenle oruç üzerine yapılacak her değerlendirme, faydalar kadar sınırları ve riskleri de içermelidir.

Ancak orucu yalnızca fizyolojik etkileriyle değerlendirmek, bu pratiğin asıl derinliğini gözden kaçırmak olur. Sonuçta inananlar orucu, sağladığı faydalar için değil, inandıkları için tutmaktadır. Dinî perspektiften bakıldığında oruç, yalnızca bir ibadet değil, aynı zamanda bir yaşam düzeninin parçasıdır. İnsan son derece karmaşık bir varlıktır. En basit makinelerin bile kullanım kılavuzu varken, insanın tamamen yönlendirmesiz bırakılması ne kadar akla yatkındır? Bu bakış açısına göre peygamberlerin yalnızca manevi rehberler değil, aynı zamanda yaşamın pratik boyutuna dair bir düzenin taşıyıcıları olduklarını söyleyebiliriz.

Özellikle yerinden edilmiş, farklı ülkelere adapte olmaya çalışan ya da akademik baskılarla karşı karşıya kalan bireyler için oruç daha da anlamlı hale gelebilir. Oruç, parçalanmışlık hissi içinde bir süreklilik, bir düzen ve bir kontrol duygusu sağlayabilir. O, doğru ve bilinçli bir şekilde uygulandığında ne sadece dinî bir ritüel ne de sadece biyolojik bir müdahaledir. O, bu iki alan arasında köprü kurar. Oruç, insanı hem biyolojik bir organizma hem de anlam arayan bir varlık olarak ele almaya davet etmektedir.

Brain Waste: Göçmen Profesyonellerin Görünmeyen Akademik Kaybı

0

“Tutunanlar” belgesel serisinde (https://www.youtube.com/@tutunanlar_/) anlatılan hikâyeler, bireysel başarı ya da uyum anlatılarının ötesinde, Avrupa’da giderek derinleşen ancak yeterince tartışılmayan bir sorunu görünür kılıyor. Göç eden yüksek eğitimli bireylerin önemli bir kısmı, geldikleri ülkelerde kendi mesleklerini icra edemiyor. Bu durum literatürde “brain waste” yani beyin israfı olarak tanımlanıyor (https://ec.europa.eu/assets/home/emn-glossary/glossary.html?letters=f&detail=brain+waste).

Salih Taş’ın “Tutunanlar” serisi üzerinden yaptığı analiz (https://www.patreon.com/posts/150988042?collection=2007548), bu olgunun somut ve ölçülebilir bir boyutunu ortaya koymaktadır. Seride yer alan 87 video incelenmiş, meslek bilgisi net olarak belirlenebilen 74 göçmen analiz kapsamına alınmış. Elde edilen bulgular, göçmenlerin yalnızca küçük bir kısmının kendi mesleğini sürdürebildiğini, büyük çoğunluğunun ise mesleki olarak ciddi bir yön değişikliğine gitmek zorunda kaldığını göstermekte. Analize göre katılımcıların sadece yüzde 18,9’u Türkiye’de icra ettikleri mesleği yeni ülkelerinde sürdürebilmiş, geri kalan yüzde 81,1’lik kesim ya tamamen farklı alanlara yönelmiş ya da kendi alanlarında daha düşük statülü pozisyonlarda çalışmak zorunda kalmış.

Bu mesleki kırılmanın en yoğun yaşandığı alanlardan biri eğitim sektörü. Analiz edilen grubun yarısından fazlası öğretmen ya da akademisyen kökenli. Ancak bu kişilerin büyük bölümü yeni ülkelerinde eğitim alanında çalışamamakta. Bunun yerine hizmet sektöründe düşük vasıflı işlere yönelmekte ya da teknik ara eleman pozisyonlarında istihdam edilmekte. Bu durum yalnızca bireysel kariyer kaybı anlamına gelmiyor; aynı zamanda pedagojik deneyimin, akademik birikimin ve entelektüel sermayenin sistem dışında kalması anlamına geliyor. Bir öğretmenin depo işçisi ya da bir akademisyenin şoför olarak çalışması, ekonomik bir uyumsuzluktan öte, bilgi üretiminin kesintiye uğramasıdır.

Göçmenlerin en çok tercih ettiği ülke olarak Almanya’nın öne çıkması da bu bağlamda dikkat çekici. Analizde Almanya, yüzde 36,5 ile ilk sırada yer almakta. Bunu Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Kanada takip etmekte. Almanya’nın tercih edilmesinde güçlü diaspora ağları, sosyal devlet yapısı ve mesleki eğitim sisteminin sunduğu yeniden entegrasyon imkânları etkili görünmekte. Ancak bu durum bir çelişkiyi de beraberinde getiriyor. Almanya bir yandan nitelikli işgücüne ihtiyaç duyan bir ülke olarak öne çıkarken, diğer yandan diplomaların tanınması ve mesleki entegrasyon süreçlerindeki yapısal engeller nedeniyle göçmenlerin önemli bir kısmı kendi alanlarının dışında çalışmak zorunda kalmakta. Bu nedenle entegrasyon çoğu zaman niteliklerin korunması üzerinden değil, nitelik kaybı üzerinden gerçekleşmekte.

Uluslararası literatür, bu bulguların istisnai olmadığını, aksine sistematik bir örüntüyü yansıttığını göstermekte. OECD verilerine göre yüksek eğitimli göçmenlerin önemli bir bölümü niteliklerinin altında işlerde çalışıyor (https://www.oecd.org/en/publications/indicators-of-immigrant-integration-2023_1d5020a6-en.html). Aynı şekilde OECD verileri, yüksek eğitimli göçmenlerin yaklaşık üçte birinin aşırı nitelikli (overqualified) pozisyonlarda çalıştığını ortaya koymakta (https://www.migrationpolicy.org/article/credential-recognition-trends). Bu durum yalnızca istihdam değil, gelir düzeyine de yansımaktadır. OECD ülkelerinde göçmenlerin işgücü piyasasına girişte yerli nüfusa kıyasla ortalama yüzde 34 daha düşük gelir elde ettiği gösterilmiş (https://www.oecd.org/en/publications/international-migration-outlook-2025_ae26c893-en/full-report/immigrant-integration-the-role-of-firms_db745b4c.html).

Bu durum yalnızca bireysel bir uyum problemi olarak değerlendirilemez. Brain waste, aynı zamanda ekonomik ve akademik bir kayıptır. Yüksek eğitimli bireylerin bilgi ve becerilerinin etkin kullanılamaması, hem işgücü piyasasında verimsizlik yaratmakta hem de toplumların inovasyon kapasitesini sınırlamaktadır. Özellikle akademisyenler ve eğitimciler söz konusu olduğunda, bu kayıp daha da derinleşmektedir. Çünkü burada sadece bir meslek değil, aynı zamanda bilgi üretimi, eleştirel düşünce ve akademik süreklilik de kesintiye uğramaktadır.

Zorunlu göç bağlamında bu süreç daha dramatik bir boyut kazanıyor. Akademik özgürlüğün kısıtlanması, iş güvencesinin ortadan kalkması ve siyasi baskılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan bireyler, yeni bir hayata başlarken aynı zamanda mesleki kimliklerini de yeniden inşa etmek zorunda kalmaktadır. Ancak bu yeniden inşa süreci çoğu zaman eşit koşullarda gerçekleşmemektedir. Dil bariyerleri, bürokratik süreçler, sosyal ağ eksikliği ve yapısal ayrımcılık, bu bireylerin potansiyellerini gerçekleştirmelerini zorlaştırmaktadır.

“Tutunanlar” serisi bu açıdan yalnızca bireysel hikâyeleri belgeleyen bir çalışma değil, aynı zamanda daha geniş bir yapısal sorunun sahadaki yansımalarını gösteren önemli bir veri kaynağı. Bu hikâyeler, göçmenlerin “başarısızlığına” değil, sistemlerin bu bireyleri nasıl konumlandırdığına işaret ediyor. Göçmenler iş bulamıyor değildir; çoğu zaman hayatta kalmak için, sahip oldukları niteliklerin çok altında işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır.

Göç veren ülkelerde beyin göçü (brain drain) gerçekleşirken göç alan ülkelerde de brain waste olması, Avrupa’da görünmeyen ancak derin etkileri olan bir akademik ve toplumsal kayıptır. Bu kayıp yalnızca bireylerin yaşadığı statü düşüşü ile sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumların bilgi üretme kapasitesini, kurumların verimliliğini ve akademinin sürekliliğini de etkilemektedir. Bu durum, yerinden-yurdundan edilenin yalnızca insanların olmadığını, aynı zamanda bilginin ve akademik emeğin de yerinden edildiğini göstermektedir.

Otokrasi Karşıtlığı El Kitabı: Hakikati Susturan Rejimler Üniversiteden Başlar

0

Haziran 2025’te yayımlanan The Anti-Autocracy Handbook: A Scholars’ Guide to Navigating Democratic Backsliding başlıklı kapsamlı çalışma, demokratik gerilemenin akademi üzerindeki etkilerini sistematik biçimde analiz ediyor. Bu metin dikkate alınmalı ve gündemde tutulmalı: https://zenodo.org/records/15696097

El kitabı doğrudan ABD’deki gelişmeler üzerinden yazılmış olsa da, ortaya koyduğu kavramsal çerçeve Türkiye gibi otoriter özellikler gösteren ülkeler için de son derece tanıdık ve öğretici. Raporun en çarpıcı tespiti, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığı, asıl kırılmanın yazılı anayasa maddelerinden önce yazılı olmayan normlarda başladığıdır. Demokratik teamüller aşındığında, karşılıklı meşruiyet ilkesi zayıfladığında ve iktidar sahipleri rakiplerini sistem dışı görmeye başladığında, gerileme süreci hızlanmaktadır. Bu süreçte popülizm, kutuplaşma ve hakikat-sonrası siyaset birlikte işler. “Halk” adına konuştuğunu iddia eden yönetimler toplumu böler, bilgi alanını bulandırır ve hesap verebilirliği zayıflatır. Eleştirel düşünceyi ve kanıta dayalı hakikati temsil ettiği için akademi de hedef haline gelir.

El kitabı, bilimin otoriterleşme sürecinde neden ilk hedeflerden biri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Araştırma alanlarının ideolojik olarak damgalanması, fonların kesilmesi, uluslararası işbirliklerinin engellenmesi, “sadakat” beklentileri, hukuki soruşturmalar ve itibarsızlaştırma kampanyaları bu sürecin parçalarıdır. Türkiye’de son on yılda yaşanan ihraçlar, pasaport iptalleri, disiplin süreçleri ve üniversite özerkliğinin aşınması düşünüldüğünde, benzerlikler daha kolay anlaşılmaktadır.

Raporun dikkat çektiği bir diğer kavram “süreç olarak cezalandırma”dır. Amaç çoğu zaman mahkûmiyet değil, soruşturmanın kendisidir. İtibarın zedelenmesi, kamuoyu önünde hedef gösterilme, uzun süren belirsizlikler ve hukuki baskı başlı başına caydırıcı bir mekanizma üretir. Bu atmosferde en tehlikeli sonuç öz-sansürdür. Metin, öz-sansürü otoriterliğin davranışsal mimarisinin temel taşı olarak tanımlıyor. İnsanlar konuşmamayı, yazmamayı, araştırma alanlarını değiştirmeyi ya da sessiz kalmayı seçtikçe, baskı daha görünmez ama daha kalıcı hale gelmektedir.

El kitabında kullanılan “Serengeti stratejisi” metaforu özellikle çarpıcı. Otoriter baskı çoğu zaman tüm sürüye değil, sürüden ayrılmış görünen tekil akademisyenlere yönelir. Buradaki amaç yalnızlaştırmak, diğerlerine gözdağı vermek ve dayanışma refleksini kırmaktır. Akademik özgürlük alanı bu şekilde adım adım daralır. Türkiye’de belirli disiplinlerin, özellikle insan hakları, toplumsal cinsiyet, göç ve azınlık çalışmaları gibi alanların daha yoğun baskıya maruz kalması bu stratejinin bir yansıması olarak okunabilir.

Metnin önemli katkılarından biri, akademisyenlerin içinde bulundukları risk düzeyine göre nasıl hareket edebileceklerine dair öneriler sunması. Bu önerilerin özünde yatan temel fikir şu: Hiç kimse tamamen yalnız değildir ve dayanışma, risk düzeyi ne olursa olsun mümkündür. Kimi zaman medya açıklamaları, kimi zaman verileri arşivlemek, kimi zaman küçük ama bilinçli itirazlar geliştirmek, kimi zaman da hikâyeyi anonim olarak anlatmak bir direniş biçimi olabilir. Direniş her zaman yüksek sesli bir meydan okuma değildir; bazen hakikate sadık kalmak bile başlı başına politik bir eylemdir.

Rapor, otoriterliğin kalıcı olmadığını da hatırlatıyor. 1900–2006 arasındaki kitlesel hareketleri inceleyen çalışmalara atıfla, nüfusun yüzde 3,5’inin katıldığı çoğu hareketin başarıya ulaştığı aktarılıyor. Bu bilgi, umudu romantik bir teselli olmaktan çıkarıp stratejik bir ihtimal haline getirmektedir. Dayanışma nicelikle de ilgilidir; görünürlük ve kolektif cesaret eşik değerler yaratır.

Akademik dayanışma açısından bu el kitabı yalnızca bir analiz değil, bir çağrı olarak görülmeli. Akademiyi savunmak kurumsal bir refleks değil, etik bir zorunluluktur. Sürgündeki, baskı altındaki ya da öz-sansüre zorlanan akademisyenlerin deneyimleri yalnızca bireysel hikâyeler değildir; demokratik gerilemenin erken uyarı sinyalleridir. Hakikat alanı daraldığında en önce üniversiteler susar. Üniversiteler sustuğunda toplumun geri kalanı çok daha geç konuşur.

Akademiyi savunmak, yalnızca bir meslek grubunu korumak değildir. Bu, kamusal aklı, eleştirel düşünceyi ve geleceğin demokratik ihtimalini korumaktır. Sessizlik bulaşıcıdır ama dayanışma da öyledir. Otoriterleşme adım adım ilerlediğine göre direnç de o şekilde inşa edilmelidir.

Epstein Dosyaları Akademinin de İmtihanı

0

Son dönemde Jeffrey Epstein ile ilgili milyonlarca belge kamuoyuna açıklandı. Bu dosyalar salt cinsel istismar ve suç örgütü ağını ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda akademi, güç ve etik arasındaki kırılgan ilişkiye dair çok önemli bir ayna sunuyor. Yazılan belgeler, finans, elit siyaset ve akademi çevrelerinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğini gösterirken, üniversitelerin etik sınırlarının nerede zorlandığını da görünür kılıyor (https://www.nature.com/articles/d41586-026-00388-0).

Epstein’in akademi ile ilişkilerinin en çarpıcı örneklerinden biri, Harvard University ve Massachusetts Institute of Technology (MIT) ile olan bağları. Harvard’a 1998–2008 arasında milyonlarca dolar bağış yaptığı ve bu bağışların bir kısmının Program for Evolutionary Dynamics gibi üniversite içi birimlere aktarıldığı belgelendi. Üniversite, bu bağışların görünen kısmını araştırıp 2008 sonrası bağış kabul etmediğini açıklamış olsa da geçmişteki kararların etik yansımaları hâlâ tartışılmakta (https://www.harvard.edu/president/news-and-statements-by-president-bacow/2020/report-regarding-jeffrey-epstein-s-connections-to-harvard/).  

MIT’den gelen raporlar da benzer bir tabloyu gösteriyor: yıllar boyunca Epstein’in isimli ve isimsiz bağışlarının kabul edildiği, bağışların bir bölümünün medya laboratuvarı gibi araştırma alanlarına ulaştığı ve bunun sonucunda bazı akademik liderlerin görevlerinden ayrıldığı ortaya çıktı (https://news.mit.edu/2020/mit-releases-results-fact-finding-report-jeffrey-epstein-0110).  

Bu örnekler, akademik kurumların finansman arayışında etik kırılganlıklarla karşılaşabileceğini gösteriyor. Para, prestijli bir kurum için sürekli aranan bir kaynak iken, paranın kaynağı etik ilkelerle çeliştiğinde neler olacağı meselesi çoğu kez yüzleşilmek istenmeyen bir mesele hâline geliyor.

Epstein dosyalarında sadece para değil, aynı zamanda akademisyenlerle olan yazışmalar, akademik toplantılar ve kişisel bağlantılar da yer alıyor. Örneğin, bazı profesörlerin Epstein ile uzun yazışmalar yürüttüğü, birlikte etkinliklere katıldıkları belgelerde görünüyor (https://www.insidehighered.com/news/faculty-issues/2026/02/03/nine-more-higher-ed-names-epstein-files).  

Bu tür bağlantılar, “akademik özgürlük” ve “akademik bağımsızlık” iddialarıyla savunulabilir mi? Akademik özgürlük; düşünceyi serbest bırakma, araştırmayı cesurca yürütme ve gücü sorgulama demektir. Ancak burada karşılaştığımız mesele, akademinin etik sorumluluk bilincini koruyup koruyamadığıdır. Akademik özgürlük, yalnızca araştırma ve ifade serbestliği değil, aynı zamanda güç ilişkilerine eleştirel mesafeyi koruma sorumluluğunu da içerir.

Epstein gibi figürler, para ve bağlantıları sayesinde akademik kurumlara girdiğinde şu sınama gündeme gelir: Akademi, para karşısında eleştirel mesafesini koruyabilecek mi, yoksa paraya teslim mi olacak?

Bu olay sadece “akademi bir hata mı yaptı” sorusundan öte daha derin bir etik körlüğü gösteriyor: bir suçlunun parayla ve bağlantıyla prestijli kurumlara nüfuz etmesi, kurumların bunu açıkça sorgulayamaması ve sonuçlarının uzun süre gündeme gelmemesi… Bir bağışı kabul etmemek gerektiğini söylemek kolaydır; zor olan, kabul etmeme kararının verilmesini sağlayacak standartları oluşturmak ve bu uygulamaları sürdürebilmektir.

Akademik dayanışmayı salt dış baskılara karşı bir savunma mekanizması olarak görmemeliyiz. Etik krizlerde en büyük sorumluluk daima içerideki akademik topluluğa düşer. Akademi, kendi içindeki güç ilişkilerini, finansman kaynaklarını ve etik önceliklerini sürekli sorgulamalı; para, prestij ve bağlantı ile etik ilkeler arasında denge kurmalıdır. Etik krizler çoğu zaman suça ortak olmaktan değil, suçu görmezden gelmekten doğar.

Ahmet Turan Alkan: Otoriter Bir Rejimde Susturulan Bir Münevver

0

Ahmet Turan Alkan’ın vefatı bütün aydınları üzdü. Onun son yılları otoriter siyasal sistemlerin eğitimli, eleştirel ve kamusal sorumluluk taşıyan bireylerle kurduğu sorunlu ilişkinin somut bir örneği olarak değerlendirilmelidir. Bu tür rejimlerde baskı yalnızca hukuki yaptırımlar veya hapis cezalarıyla sınırlı değildir; daha çok, uzun vadeli ve çok katmanlı bir entelektüel etkisizleştirme süreci söz konusudur.

Bir akademisyen ya da yazarın tehditle özür metni yazmaya zorlanması (https://youtu.be/fJbmMudSVi4), “sembolik itaat” mekanizmalarına karşılık gelir. Bu uygulamaların amacı yalnızca bireyi cezalandırmak değil, kamusal alanda eleştirel düşüncenin meşruiyetini zedelemek ve diğer entelektüeller için caydırıcı bir örnek oluşturmaktır. Bu bağlamda baskı, doğrudan fiziksel şiddetten ziyade, daha kalıcı etkiler yaratan sembolik şiddet biçimleriyle işler (https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S0176268022001574).

Cezaevi sürecinin ardından Ahmet Turan Alkan’ın akademik ve edebi üretiminin kesintiye uğraması, bireysel bir tercih ya da içe kapanma olarak yorumlanabilir. Oysa bu durum, otoriter “öğrenilmiş sessizlik” olarak da değerlendirilebilir. Akademik özgürlüğün formel olarak var olduğu, ancak fiilen sınırlandığı sistemlerde, üretimin durması rasyonel bir savunma refleksidir (https://repository.library.northeastern.edu/files/neu%3Acj82nr72n/fulltext.pdf).

Romanının, yıllarca birlikte çalıştığı yayınevi tarafından basılmaması ise sansürün yalnızca devlet eliyle işlemediğini açık biçimde göstermektedir. Otoriter rejimlerde kültürel ve akademik alanlar, korku, belirsizlik ve uyum baskısı nedeniyle oto-sansür mekanizmalarıyla şekillenir. Böylece yayınevleri, üniversiteler ve kültürel kurumlar, çoğu zaman açık bir talimat olmaksızın iktidarın uzantısı hâline gelir. Bu süreçte münevverler yalnızca siyasal iktidar tarafından değil, kendi sosyal ve kurumsal çevreleri tarafından da marjinalleştirilir.

Bu bireysel örnek, daha geniş ve yapısal bir sürecin parçasıdır. Otoriter yönetimlerin hâkim olduğu ülkelerde eleştirel akademisyenler, yazarlar ve sanatçılar giderek artan biçimde ülkeyi terk etmekte ve demokratik ülkelere sığınmaktadır. Bu durum “beyin göçü” olarak tanımlansa da, aslında kamusal aklın ve eleştirel düşüncenin zorunlu sürgünüdür.

Aydını baskı altına alınan veya sistematik biçimde dışlanan toplumlarda entelektüel üretim yavaşlar; üniversiteler ve kültürel kurumlar eleştirel işlevlerini kaybeder. Bu durum siyasal iktidarın denetlenebilirliğini azaltırken, otoriter yapının daha da kökleşmesine zemin hazırlar. Entelektüel yoksullaşma ile siyasal baskı arasındaki bu ilişki, kendi kendini besleyen ve kırılması zor bir kısır döngü yaratır.

Ahmet Turan Alkan’ın yaşamının son yılları, bu döngünün bireysel düzeyde nasıl işlediğini göstermesi bakımından önemlidir. Vefatından sonra farklı siyasi kesimlerden taziye yazıları yazıldı. Onun hikâyesi, yalnızca bir yazarın susturulmasını değil; otoriter sistemlerin yaşarken değeri bilinmeyen, kaybedildikten sonra hatırlanan münevverler üretme eğilimini de gözler önüne sermektedir.

Uluslararası akademik camia yalnızca sürgündeki akademisyenleri desteklemekle kalmamalı, aynı zamanda otoriterliğin entelektüel maliyetini de görünür hale getirmelidir. Bu şekilde münevverlerin susturulması kısırdöngüsünün kırılmasına katkı sağlanabilir. Çünkü münevverlerini susturan toplumlar uzun vadede düşünsel üretimlerini, eleştirel kapasitelerini ve demokratik geleceklerini kaybederler.

Davos Sonrası Dünyada Küresel Belirsizlikler ve Akademinin Kırılganlığı Arttı

0

Her yıl olduğu gibi Davos Dünya Ekonomik Forumu, küresel siyasi ve ekonomik elitlerin dünyayı nasıl okuduğunu ve hangi önceliklerle hareket ettiğini gösteren önemli bir vitrin işlevi gördü. Ancak bu yılki tartışmalar, sadece ekonomik büyüme veya teknolojik yenilikler etrafında değil; güvenlik, jeopolitik rekabet, demokratik gerileme ve küresel eşitsizlikler etrafında yoğunlaştı.
Dünya giderek daha fazla kutuplaşan bir yapıya evriliyor. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki istikrarsızlık, ekonomiyi artık klasik piyasa dinamiklerinden çok jeopolitik hesapların yönlendirdiği bir alana dönüştürüyor. Enerji güvenliği, gıda arzı, yarı iletkenler ve yapay zekâ gibi alanlar yalnızca ekonomik değil, stratejik güç unsurları olarak ele alınıyor.
Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya düzenlediği askeri müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılması, uluslararası hukuk açısından geniş bir tartışma yarattı. Birçok hükümet bu müdahaleyi egemenlik ihlali olarak nitelendirirken, ABD yönetimi bunu “ulusal güvenlik” gerekçesiyle savundu. Bu durum, dünya siyasetinde artık uluslararası normların değil, doğrudan güç siyasetinin belirleyici olduğuna dair endişeleri güçlendirdi.
Bununla birlikte Grönland üzerinde yeniden alevlenen diplomatik gerilim, küresel aktörlerin kendi çıkarlarını dünyanın çıkarlarının önüne koyduğunu gösteriyor. Danimarka’ya bağlı özerk bölge Grönland’ın ABD tarafından “stratejik” gerekçelerle ele geçirilmesine yönelik eğilim ve buna karşılık verilen sert retler, Avrupa’nın güvenlik politikasını ve transatlantik ilişkilerini sorgulatıyor. Grönland’ın yerel liderleri, “satılık değiliz” mesajını vurgularken, Avrupa ülkeleri bu tür girişimlere karşı birlik mesajı vermeye çalışıyor. Almanya’nın yeni partner arayışlarına girdiği dikkati çekiyor.
Bu dönüşümün akademi üzerindeki etkileri giderek daha görünür hale geliyor. Bir yandan üniversiteler, devletlerin güvenlik önceliklerine ve şirketlerin kâr beklentilerine daha bağımlı hale gelirken; diğer yandan eleştirel düşünce, bağımsız araştırma ve akademik özgürlük alanı daralıyor. Sosyal bilimler, insan hakları, demokrasi ve göç çalışmaları birçok ülkede ya fon kaybına uğruyor ya da siyasi baskılara maruz kalıyor.
Özellikle otoriterleşmenin arttığı ülkelerde akademisyenler için üniversiteler güvenli alanlar olmaktan çıkıyor. Bunun sonucu olarak zorunlu akademik göç, sürgün akademisyenlik ve kırılgan entegrasyon süreçleri yaygınlaşıyor. Bu durum sadece bireysel bir insan hakları sorunu değil; aynı zamanda küresel bilgi üretiminin kalitesini ve çeşitliliğini tehdit eden yapısal bir problemdir.
Davos’ta sıkça vurgulanan yapay zekâ ve dijitalleşme söylemi de üniversiteler açısından ikili bir karakter taşımaktadır. Bir yandan bilimsel üretkenliği artırma potansiyeli sunarken, diğer yandan akademiyi büyük teknoloji şirketlerinin Ar-Ge uzantısına dönüştürme riski barındırmaktadır. Bilginin ticarileşmesi, etik sorumluluk ve kamusal fayda tartışmalarını daha da acil hale getirmektedir.
Bu tablo içinde akademik dayanışma ağlarının önemi her zamankinden daha büyüktür. Academic Solidarity gibi girişimler, yalnızca sürgün akademisyenlere destek sunmakla kalmamakta; aynı zamanda bilginin bağımsızlığını, akademik özgürlüğü ve evrensel değerleri savunan alternatif kamusal alanlar oluşturmaktadır. Küresel belirsizliklerin arttığı bir dönemde, üniversitenin toplumsal sorumluluğunu yeniden hatırlatmak ve sınır ötesi akademik dayanışmayı güçlendirmek, yalnızca etik bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/
https://decode39.com/13228/italy-and-germany-double-down-on-competitiveness-and-defense-at-rome-summit/
https://www.deutschland.de/en/news/germany-and-india-seek-to-deepen-their-relationship